İsyanın Kör Gardiyanlığı: Belarus örneği *

İsyanın Kör Gardiyanlığı: Belarus örneği *

Biz elbetteki yığınların hareketini baz alırız, o bizi coşkulandırır ama onun içerdiği zayıflıklardan yararlanarak Batı’nın da desteğiyle nereye evrildikleri ortada olan bütün Turuncu Devrimler ve Ukrayna örneklerini nasıl unutabiliriz?

Cihan Çetin

Belarus’ta 14 Ağustos’tan beri sular durulmuyor. Hileli olduğu her yanından belli olan seçimi kazanmasına (!) rağmen muhalefet Lukaşenko’ya elinde silahla şov yaptıracak bir güçle sokaklara döküldü. Belarus muhalefeti zaman zaman geri çekilse de gerilim yüksek biçimde hâlâ sürüyor.

Belarus üzerinden isyanlara dair pekçok yazı kaleme alındı. Bu yazıların ortak özelliği Belarustaki gelişmeleri teorik değil romantik algılardan yola çıkarak ele alıp taraflardan birinin kör gardiyanlığına soyunmalarıdır. Liberal olanlar meseleyi Batı tarzı demokrasi romantizmi ile ele alıp gözlerinin önündeki muhalefet gerçekliğini eğip bükerek değerlendirirken; kendisine ML diyenler ise sorunu Sovyet-isyan romantizmi ile ele alarak yanlışlar silsilesine ulaştılar.

İsyanların niteliği

Son 10 yılda dünyanın hemen her köşesinde kısa süreli ama çok sert isyanlar ortaya çıktı. Bu durum en başta isyanlar döneminin bittiğine, kapitalizmin tarihin sonu olduğuna dair ilanların bizzat kitleler eliyle çöpe atıldığını gösterir.

Son yıllarda sıklığı giderek artan isyanların hiçbiri henüz mevcut kapitalist ilişkileri aşmayı hedefle(ye)medi. Kitleler bir yandan Sovyet revizyonizminin çöküşüyle prestiji de dibe vuran sosyalizme hâlâ uzak ve güvensizler. Diğer yandan sosyalizmi hedefleyen bir örgütlülük ve öncülüğün yokluğu da bu hedef yoksunluğunun önemli nedenidir. Hal böyle olunca, özgül farklılıklarına rağmen kapitalizmin sınırları aşamayan bir isyan dalgası dönemindeyiz.

Mevcut üretim tarzının işleyişi sonucu bütün çelişkilerin keskinleştiği kriz kesitlerinde iktidarı elinde tutan egemen kliğin dışında kalan diğer sınıflar (kapitalizmi yok etme tarihsel becerisine sahip ama  kendisi için değil kendinde sınıf halindeki işçi sınıfı dahil) yeni üretim ilişkilerine karşı eski üretim ilişkilerini talep edecek noktaya gelir. Örneğin İngiltere’de 19. yüzyılda kapitalizmin ürünü olan makineleşmenin keskinleştirdiği sınıf çelişkilerine karşı el emeğine dayalı üretim yapan tekstil işçileri tekstil makinalarını kırmak için örgütlenmiştir.

Marx-Engels’in Alman İdeolojisi’nde gösterdiği gibi sınıfsal olarak iktidar olmak isteyen her sınıf kendisini tüm toplumun temsilcisi olarak göstermeye çalışır. Marx ve Engels’in gösterdiği bu tarihsel kural egemen sınıf içindeki kliklerin mücadelesi için de geçerlidir. Kapitalizmde de iktidar olmak isteyen egemen her sınıf kliği kendisini tüm toplumun temsilcisi olarak sunmak zorundadır.

Bu nedenle son yıllarda ortaya çıkan en radikal isyan bile sonunda kapitalizme dokunmayan, sadece iktidarın el değiştirdiği bir isyan olmanın ötesine geçemiyor. İşbaşına gelenlerse emperyalist işbölümünde biçilen role hızla adapte olarak kapitalist sistemi sürdürmeye devam ediyor. İsyanlarda ortaya çıkan talepler de bundan dolayı ya çok esnetilen ya da koşullara göre hızlıca üzeri çizilen talepler olarak kalıyor..

Güncel somut durum

H. Selim Açan, Alınteri sitesinde yayınlanan Yetmez Ama Evetçiliğin Yeni Sürümü yazı dizisinde 1999 yılında yayınlanan bir yazısına atıf yaparak, 90’lardan itibaren artık kendisini net biçimde gösteren burjuvazinin yeni tipteki devlet mekanizmasını şöyle tarif ediyor:

Ana hatlarıyla: Klasik burjuva ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin yerine iktidar gücü ve yetkilerinin merkezileştirildiği ve ordunun belirleyici bir konumda olduğu çekirdeksel kurum ve organların elinde toplandığı, parlamentoların yanı sıra artık hükümetlerin bile iyice işlevsizleşip göstermelik bir konuma itildiği, yargının politik bir silah ve düzenleme aracı olarak kullanıldığı, değil burjuva ‘Hukuk devleti’ olmak ‘yasa devleti’ olarak bile nitelenemeyecek, görünüşte ‘sivil’ ve ‘parlamenter’ ama gerçekte ne ‘sivil’ ne de ‘parlamenter’ sayılabilecek keyfi, bürokratik, zorba bir yönetim tarzı ve rejim modelidir bu. (Açan, agm)

’90’lardan sonra hızlanan ve Açan’ın da altını çizdiği gibi sadece burjuva devletin yeniden yapılanmasıyla sınırlı kalmayan neoliberal yeniden yapılanma sürecinin derinleştirip keskinleştirdiği çelişkiler temelinde patlak veren isyan dalgası 2010 sonrası belli aralıklarla kendisini iyice göstermeye başladı. Ancak bu isyanlar henüz kapitalizmi hedeflemeyen, daha çok siyasal sistemi reforme etmeyi hedefleyen isyanlar niteliğini aşamadı. Bundan dolayı hem isyana katılan kitleler hem de isyanların başını çeken ya da süreç sırasında öne çıkan siyasi aktörler için ’90 öncesinin ilişkilerine geri dönme talebinin ötesine geçemedi. Bu nedenle bugün öne çıkan serbest seçim, bağımsız yargı, özgür basın gibi siyasi talepler tarihsel olarak aslında ’80 öncesinin burjuva liberal demokrasisini talep etmekten başka bir şey değildir.  Bugünün sistem içi muhalefeti eskiye ait olanı talep etmesi de aslında kökten dinci Müslümanlar’ın Ehl-i Beyt, Hıristiyanlar’ın İsa’nın dönemine dönme taleplerinden özde farkı yoktur.

Son yıllarda ortaya çıkan isyanların mevcut sınıf ilişkilerini aşamamasından dolayı isyana dahil olan her sınıf ve katman eninde sonunda kendi tarihsel ve güncel sınıf ilişkileriyle baş başa kalıyor: Ya yeniliyorlar ya da başarıya ulaşsalar bile hızlıca mevcut kapitalist üretim biçimine adapte oluyor, eskisinden çok daha beter bir yoksulluk, işsizlik, gelecek güvencesizliğine vd. sürükleniyorlar. Özellikle bütün emekçi sınıflar “demokrasi” talebiyle peşinden gittikleri örgütlü güçlerin kurduğu vahşi bir kapitalizm ve hırsızlık rejimleriyle karşı karşıya kalıyorlar.

Tarih doğrusal değil helezonik ve zigzaglı ilerler. Bugünkü durumun sabit kalacağını kimse söyleyemez. Kitleler de hem öğreniyor, hem de öğretiyor. Asıl mesele de burada başlıyor. İsyanlar bize ne gösteriyor, biz isyanlardan ne öğreniyoruz?

İsyanın Kör Gardiyanları: Romantizmin birkaç yüzü

Toplumdaki her mekanizmanın tekelleşmesinin getirdiği çelişkiler o kadar büyümüş durumda ki, Belarus gibi kendisi de hükümet olsa aynı davranacağı bugünden belli  faşist eksendeki bir muhalefet seçim hileleri üzerine kitleleri peşinden sürükleyebiliyor. Ancak TDH’de Belarus’ta olan bitenlere dair yapılan analizler, alınan pozisyonlar meselenin hem yerel hem de genel bağlamda hiç anlaşılmadığını gösteriyor.

Bir isyan değerlendirilirken hem genel hem de özel bağlamda birbiriyle iç içe geçen ve ayrılmaz şu üç bileşenle birlikte el alınmalı öncelikle: Tarihsel, güncel, gelecek. Eskinin yıkımı bu üç alanı da kapsayacak az çok tutarlı bir bütünlük içinde yeninin inşası anlamına geliyorsa o isyana ancak o zaman devrimci bir nitelik atfedebiliriz.

Belarus’taki son süreçte yaşanan gelişmelerde muhalafetin başını çektiği iddia edilen figürler ve örgütlenmelerin programına ve taleplerine bakmak dahi Belarus’ta olup bitenlere nasıl ihtiyatla ve çok yönlü yaklaşmak gerektiğini net biçimde gösterir. Ama önce gelişmelerin tarihselliğine ve bugününe kısaca bakmakla başlayalım.

Belarus’ta 26 yıldır iktidar olan diktatör Lukaşenko’nun karşısında neo-faşist niteliği baskın bir muhalefet var. Lukaşenko, Sovyetler’in diğer parçalarında işçi sınıfı ve emekçi kitlelere yıkım ve çok daha beter bir yoksullaşma getiren dağılma sürecine karşılık Belarus’ta devlet kapitalizmi ekseninde bir dönüşüm sürecinin mimarı ve yürütücüsü olarak 26 yıldır iktidar. Lukaşenko, ekonomi ve sosyal yaşamda neo-liberal uygulamalara uzak durmuş olsa da siyaseten tam da neo-liberalizmin ruhuna uygun bir iktidar tekeline sahip. Yasama, yargı, yürütme hepsi onun elinde ve tekelinde. Ona karşı çıkan muhalefet ise demokrat gözüken tüm taleplerine karşılık aslında Lukaşenko’nun elindeki tekelci yapının yeni sahibi olmayı istiyor. Çünkü programının özünü oluşturan ekonomide dizginsiz ve hızlı bir neoliberal dönüşüm yapabilmek için o güce ihtiyacı var.

Özetle Belarus’ta karşı karşıya olanlar aynı tekelci sınıfın iki kliği. Bunun en net göstergesi işbaşındaki diktatör Lukaşenko’nun arkasında Rus, muhalefetin arkasında ise AB-ABD emperyalizmin açık desteği. Tam da bundan dolayı her iki kliğin geleceğe dair programı tekelci sınıf olarak iktidar olmak.

Şimdi hangi romantiklerin Belarus’taki gelişmeleri nasıl değerlendirdiğine bir göz atalım.

Liberal Romantikler

Vakti zamanında Radikal-2’de AKP’ye çokça nasıl demokrat olmaları gerektiği konusunda vaazlar veren Birikim yazarlarından Ahmet İnsel’in Barış Özkul ile birlikte kaleme aldığı Belarus: Silah bir diktatörün elindeki son çare mi? başlıklı yazıda Belarus’taki gelişmeleri “Batı tarzı demokrasi namına kalan kırıntıların da yok edildiği bir süreç” olarak tanımlanıyor. Bu arada Belarus’ta Lukaşenko’nun muhalefeti bastırmak için başvurduğu yöntemler bütün bir Sovyet tarihine mal edilerek sosyalizme olan nefreti kusmayı da ihmal etmiyor.

Ahmet İnsel ve çırağının yazısını analiz etmek konumuz dışında. Ama yazının omurgasını Batı medyasından derlenmiş üstünkörü bilgi kırıntılarına dayanarak Belarus’taki son gelişmelerin kaba bir diktatörlük karşıtlığıyla aynı düz mantıkla liberal bir kitle hayranlığı ekseninde okunması oluşturuyor. Türkçe olarak da ulaşılabilecek başka kaynakların dikkat çektiği kimi gerçeklerden eser dahi yok o yazıda. Yani derinlemesine ve çok yönlü bir araştırmaya dayalı nesnellik ve konuya hakimiyeti ara ki bulasın.

Nedir bu gerçekler? Lukaşenko’ya isyan eden kitlenin önemli bir kesimini lümpen proletaryanın oluşturması, bunların -tıpkı yakın geçmişte Ukrayna’da olduğu gibi- faşist örgütlenmelerin peşinden gidiyor olmaları, muhalefetin öne çıkan bütün isimlerinin ateşli bir neoliberal program ve özelleştirme yanlısı olması, İnsel’in “Batı tarzı demokrasi” dediği şey adına sokak çağrısı yapan Nexta’nın arkasındaki destek ve para kaynakları şaibeli bir provokatör örgütlenme olması. Öte yandan ne Lukaşenko destekçisi ama ne de açıkça Batı yanlısı bu neoliberal muhalefetin peşinden giden kesimlerin bulunması. Özellikle bu damarın fabrikalara dayalı işçi-emekçi bir karakter taşıması. Bunların hiçbirinin izi bile yok A.İnsel ve ortağının kaleme aldıkları “Batı tarzı demokrasi” peşinde koştuğunu iddia ettikleri muhalefet güzellemesinde. (Belarus gerçeğinin daha nesnel bir aktarımı için bkz: Hazal Yalın, Belarus’taki Gelişmeler Üzerine, sendika.org,  https://sendika63.org/2020/08/belarustaki-gelismeler-uzerine-594282/)

Ahmet İnsel ve ortağı “Batı tarzı demokrasi”ye karşı besledikleri liberal hayranlık nedeniyle  ortadaki gerçekleri yazmayarak yok edeceklerini sanacak kadar aptallık içindeler.

Aynı liberal budalalığın bir başka örneği Ümit Kıvanç. Gazete Duvar sitesinde yayınlanan Refleksler başlıklı yazısında Kıvanç, Belarus muhalefetinin başını çeken 3 kadından yola çıkarak feminist romantizm yapıyor. Ve buna dayanarak aynı Ahmet İnsel gibi muhalefetin “ajan olmadığını” saptıyor.

Neymiş? Bu üç kadın da “zorluklar içindelermiş, eşleri ya da patronları hapistelermiş” ve bu nedenle de “ortada “Batı’nın elemanı”, “emperyalizmin ajanı” filan diye nitelenebilecek bir “güçlü kişilik” ya da “milliyetçi-faşizan söylemlerle halkın bir kısmını peşine takmış popülist lider filan yok”muş!!! İnanmayacaksınız ama, yazısının başlığını başkalarına çemkirmek için “Refleksler” olarak koyan Ümit Kıvanç’ın sergilediği ‘demokratik refleks’in dayanakları bunlar. Birisinin “muhalif’ olarak hapishaneye girmesi onun faşist ya da ajan olmamasının biricik ve tartışılmaz kanıtı olabiliyor. Yok artık, demeyin, Kıvanç için kesinlikle öyle.

Ancak Kıvanç’ın yazısının esas meselesi, “özgürlük-demokrasi şiarı üzerinde sahiplik iddiasını hiç elden bırakmayan birçokları, bu isyanı yüzleri hiç gülmeden, aksine, kaşlarını kaldırarak, dudaklarını büzerek izliyorlar diyerek her zaman yaptığı bir torbaya sokuşturduğu sola küfretmek. Belarus analizini bile bunun bahanesi yapıyor: “Belarus’ta isyan var. Solcular siz isyanı, ayaklanmayı seversiniz,  bari bunun nur suyu hürmetine azıcık sevineydiniz.”

Kıvanç solun da her isyanı, ayaklanmayı, grevi onunla aynı liberal budalalık gözlükleriyle görüp kendisiyle birlikte halaya durmasını bekliyor. Her birini aynı coşkuyla karşıladığı “Turuncu devrimler”in nasıl gidenleri aratacak rahmette despotik hırsızlık rejimlerine dönüştüğünü hadi unuttu diyelim, resmi kurumlar hatta parlamento binası bile Nazi döneminin simgelerini taşıyan bayrakların asıldığı Ukrayna örneğini de mi hatırlamıyor?.. “Demans çağın hastalığı” sözü doğru galiba.

Devrimci Romantikler

TDH’nin Belarus analizleri ise devrimcilerin ve komünistlerin bir isyana nasıl bakmamaları gerektiğini gösteren trajikomik yaklaşımları içeriyor. Bu cenahta da taraflardan birinin kör gardiyanlığına soyunan yaklaşımların biri isyan romantizmine, diğeri Sovyet romantizmine dayanıyor.

HDP içindeki Marksist isimlerden biri olan Alp Altınörs Artı Gerçek sitesinde yayınlanan Belarus’ta Neler Oluyor başlıklı yazısının hemen girişinde, “Aslında ne Lukaşenko sosyal devletçi, ne de sağ muhalefet demokrat. Lukaşenko’nun ilgilendiği tek şey iktidarını korumak, sağ muhalefetin ilgi odağı ise özelleştirmeler ve Batı’ya entegrasyonuyarısını yapmasına rağmen bir sonraki cümlesinde isyan romantizmine geçiyor: “Ancak burada kadrajın merkezine geniş halk kitlelerini oturttuğumuzda Lukaşenko iktidarına karşı olağanüstü bir memnuniyetsizliğin biriktiğini görüyoruz. Bu memnuniyetsizlik, herhangi bir dolayım kanalına akmıyor, doğrudan Lukaşenko’ya yöneliyor” ( https://artigercek.com/yazarlar/alp-altinors/belarus-ta-neler-oluyor)

Alp Altınörs’ün eldeki bilgileri daha doğru verme ve kullanma becerisine rağmen isyanın heyecanına kapılıp muhalefetin başını çeken güçlerin bariz faşist karakterini yok sayarak Belarus muhalefetini toptan ‘sağ muhalefet’ olarak tanımlayıp onlara da “sürgün hükümeti” görevini veriyor. Belarus’taki muhalefetin faşist karakteri başta Belarus kaynaklı yazılarda vurgulanmasına rağmen Altınörs yazısında faşist tanımını sadece 2014 Ukrayna’da Yanukoviç’i deviren darbeyi tanımlamak için kullanıyor.

Ancak Altınörs’ün esas bulanıklığı Belarus’taki isyan sürecinde işçi sınıfının katılımına dair yorumunda ortaya çıkıyor. Altınörs her ne kadar muhalefetin de işçi sınıfını arkasına almak istediğini vurgulasa da Belarus’taki işçi sınıfının bu isyan sürecinde taleplerinin ne olduğuna dair hiç bir sorgulama yapmadan, Lenin’in ‘kendinde sınıf- kendisi için sınıf’ ayrımına bile girmeden  işçi sınıfına isyanda kendiliğinden bir güç ve rol biçiyor. Altınörs’ün Belarus işçi sınıfında şu an tek gördüğü ise Lukaşenko’nun işçi sınıfı içindeki desteğini kaybetmiş olması. Devamına dair ne bir tahmin ne de bir öngörü var.

Mücadele Birliği ise Belarus’un kapitalist bir üretime sahip olması ve Lukaşenko’nun da bu sürecin baş mimarı olduğuna dair şerhler düşmelerine rağmen Lukaşenko sayesinde ayakta kalan kırıntı düzeyindeki Sovyet’lerden kalma biçimsel durumları merkeze koyarak isyancıları desteklemedikleri ilan ediyor. Ama Mücadele Birliği yazarları bazen pozisyonlarını tarif etmekte o kadar zorlanıyorlar ki paragraflar boyunca Sovyet biçimlerini koruyan Lukaşenko övgüsü yapmaktan da kaçınamıyorlar. Mücadele Birliği’nin Sovyet romantizmi hem yazılarına kaynak olan Belarus merkezli kaynakları sorgulamasını engelliyor hem de Belarus muhalefetine ‘Karşıyız!’ demenin dışına çıkamıyor.

Mücadele Birliği’nin 24 Ağustos 2020’de tarihli sayısında yayınlanan Karşıyız! yazısında ise karşımıza şöyle bir pozisyon çıkıyor:

Sosyalist harekette kim ne derse desin, burada ve dünyada, proletaryanın evrensel çıkarlarına uymayan hiçbir girişim, gazetemizde “anlayışla” karşılanmayacak!

Dünyanın dört bir yanında darbeler, “yargı darbeleri”, çeşitli “renkli devrimler”, el altından finanse ettikleri “özgürlük savaşları”, “diktatörlüğe karşı demokrasi” talepli yığın eylemleri… tertipledi emperyalist sermaye, ve hala bunları düzenlemeye devam ediyor.

Hiç tartışmasız, bu tür saldırıların hepsinin karşısındayız!” (boldlar yazara ait)

Belarus’taki muhalefetin ne olduğuna dair doğru tespitler yapmasına rağmen Mücadele Birliği mesele Lukaşenko’ya karşı ne yapılması gerekir sorusuna tek bir cevap bile vermiyor. Tek meselesi var: Sokağa çıkan sağcı muhalefeti mahkum etmek. Sonrası yok!

Daha tehlikeli olan ise Mücadele Birliği yazılarında Bolivya’da Morales, Venezüella’da Maduro ile Lukaşenko’yu  örtük de olsa aynı torbaya sokup, bu ülkelerde ortaya çıkan sağcı gösterilerin arkasındaki Sorosçuluğa işaret etmenin ötesine geçemiyor.

Böyle olunca da Minsk Sokaklarındakiler Kimler? yazısında yer alan “Halkların ‘devrim hakkını’ ödünsüz savunuruz… Tartışılması gereken yön, ‘sokaktaki hareketin’ siyasal niteliğidir, ‘devrim hakkını’ kullanan emekçi yığınlar olup olmadığıdır” argümanı hoş bir sedanın ötesine geçemiyor.

Özellikle son yıllarda patlak veren isyanları ayakları yere basacak biçimde biçimde değerlendirirken öncelikle sadece iktidardakilerin alçaklığına bakarak pozisyon belirlenmesi halinde Polonya’dan Ukrayna’da ortaya çıkan vehametlerin de parçası olunur. Aynı şekilde Tahrir, Tunus hatta farklı açıdan Syriza örneği için de geçerlidir bu durum. Biz elbetteki yığınların hareketini baz alırız, o bizi coşkulandırır ama onun içerdiği zayıflıklardan yararlanarak Batı’nın da desteğiyle nereye evrildikleri ortada olan bütün Turuncu Devrimler ve Ukrayna örneklerini nasıl unutabiliriz? En azından ders çıkarma anlamında bu risklere gözümüzü kapatma şansımız asla yoktur.

Yukarıdaki liberal yaklaşımın tersine sol-sosyalizm adına ortaya çıkan zıt yaklaşımlarda benzer sakatlıkları içeriyor. Bolivya, Venezüella, Uruguay, Meksika’da Zapatistalar gibi neo liberalizmin tekerine çomak sokan kitle ve siyasi hareketlerin her şart altında desteklenmesi de başka bir ideolojik savrulmadır. Çünkü örnek verdiğimiz bu ülkelerde de kapitalizmin sınırları aşılmadığı gibi yerli hatta emperyalist tekellerin işçi ve emekçi sınıfları, yerlileri, ülkenin doğal kaynaklarını yağmalayıp sömürmesi, bunun sonucu olan sınıf kutuplaşması ve çelişkiler sürüyor. Bunun yarattığı tepki birikimi çoğu kez işine içine giren emperyalist ülkelerin provokasyon ve kışkırtmalarıyla iç içe geçen kitlesel patlamalara dönüşünce o yığınsal tepkinin nereden nasıl kaynaklandığına gözlerimizi kapatıp işin sadece kışkırtmalar yönünü öne çıkararak iktidardaki güçler nasıl tereddütsüz desteklenebilir? Özellikle de kendisini Marksist olarak tanımlayan siyasetler diyalektik ve tarihsel materyalizmi yok sayarak kimi halkçı uygulamalardan hareketle o rejimlere hak etmedikleri sıfatları verir, göndere büyük bayraklar çekebilir?

Belarus’ta olanlar egemen özetle sınıfa ait iki kliğin muharebesidir. Bu muharebeye iktidarda elindeki devlet aygıtlarını, özellikle de polis gücünü, muhalefet ise kitlelerin tepki birikimi ve hoşnutsuzluğunu sömürerek katılmaktadır. Taraflardan birinin kötülüklerini öne çıkararak karşısındakinin niteliğine gözlerini kapatan her tutum ve yaklaşım Belarus işçi sınıfı ve emekçilerinden yana taraf olmak değil iktidar savaşına tutuşmuş burjuva kliklerden birisine kör gardiyanlık yapmak olacaktır.

(*) Blind Guardian (Kör Gardiyan): Metal müzik yapan Alman müzik grubu. Grup isminin nereden geldiğine dair  dair çeşitli söylentiler olsa da, grup epik fantezi romanı olan Yüzüklerin Efendisi’nden esinlenerek ironi yapmak için ‘Kör Gardiyan’ ismini seçtiklerini söyler.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar