Kadın düşmanı politikalar ve erkek şiddeti

Kadın düşmanı politikalar ve erkek şiddeti

Kadınların Birleşik Devrimci Hareketi / AVRUPA, “Faşizmi Yıkacağız Özgürlüğümüzü Kazanacağız!” hamlesi kapsamında 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nü militan bir kampanyayla karşılıyor

Kadınlar sadece AKP Türkiye’sinde değil, tarihin hemen her döneminde toplumsal cinsiyet rollerini kabullendikleri oranda “makbul” sayıldılar. Ne zaman ki kendilerine biçilmiş toplumsal rollerin dışına çıkıp, toplumsal gericilik zincirlerine, cinsiyetçi-ataerkiye meydan okudular, o zaman “düşman” olarak damgalandılar.

Kadının çizilen sınırlarda tutulması onun toplumsal yeniden üretim içindeki rolünün baki kalmasıyla sınırlı değildir. Kadın, toplumsal hiyerarşide sistem açısından çok önemli ideolojik kodların taşınmasında da kritik bir yerde durmaktadır. Toplumun militaristleşmesinde, şovenizm ve tarihsel gericilik birikiminin diri tutulmasında burjuvazi ve temsilcileri ona özel roller yüklüyor. Kadın kitlelerinin bu ihtiyaca yanıt verecek bir denetim ve kontrol altında tutulması da haliyle daha özel bir önem ve anlam kazanıyor.

Ona ailenin bekçiliği, erkeğin “jandarmalığı”, çocukların sistemin “bekası”nı garanti altına alacak değerlerle şekillendirilmesi gibi önemli misyonlar yüklenir. O nedenle de zincirlendiği yerde kalması, o zincirler her zayıfladığında sıkılaştırılması hayati önemdedir ve dünyanın bütün kapitalistleri ve devletleri için bu böyledir.

Erkek egemen kültün, aile kurumu ve cinsler arasındaki alışılmış ilişkilerin sarsılıp krize sürüklenmesi de sadece Türkiye gibi ülkelerde değil, emperyalist kapitalist sistemin bütünündedir. Farklılıklar olsa da sorun dünya düzleminde aynılaşmıştır. Fakat Türkiye gibi tarihsel olarak her açıdan çarpık bir gelişme serüvenine sahip ülkelerde krizin kapsamlı bir toplumsal krize dönüşmesinin nirengi notalarından birini kadın sorunu oluşturuyor ve sorun daha da ağırlaşmış bir kriz olarak karşımıza çıkıyor. AKP’nin dini, tarihsel gericilik birikimini ideolojik araç kullanmasıyla birleşerek bu daha da kaotikleşiyor.

Zincirlerinden boşanmış AKP-MHP faşizminden Türkiye manzaraları

Kadın cinayetlerinin -resmi rakamlarla- yüzde bin 400, çocuk istismarı vakalarının yüzde 700 oranında arttığı Türkiye’de kadın ve çocuklara yönelik taciz ve cinsel istismar tırmanışta. Son 15 yılda yargıya taşınan cinsel taciz dosyalarının sayısı 200 bin.

İktidara geldiğinden bu yana -yani tam 18 yıldır-, toplumu yeni bir kalıba döküp biçimlendirme işini esas olarak kadınlar üzerinden inşa etmeye çalışan AKP, ayrımcı, baskıcı ve cinsiyetçi politikalarla yol almaya çalışıyor.

Kadınlara boyun eğdirmek ve mutlak itaati dayatmak, onları kimliksizleştirerek nesneleştirmek, bunun dışındaki her tutum ve davranışı şiddete varan biçimlerle cezalandırmak, toplumda bunu yaygınlaştırmaya çalışmak onun başta gelen düsturu olmuştur.

AKP, iktidara geldiği ilk yıllarda topluma şirin gözükmek için kadınların hakları konusunda daha ılımlı bir politika tutturmuştu. Daha 2003 yılında çıkarılan bir yasa ile eşit işe eşit ücret ilkesi kapsamında cinsiyete dair ayrımcılık yasaklandı. 2005 yılında aile içi tecavüz suç kapsamına girdi. Çocukların cinsel istismarında “rızası vardır” tanımı kaldırılarak ceza ağırlaştırıldı.

2007’den başlayarak ise “ailenin bekası için kadının önemi”nin altı çizilmeye başlandı. 2011’de Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildi. Bununla da yetinilmedi. 2018’de Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na çevrildi.

2016’dan itibaren ‘evlilik mağdurları’ diyerek çocuk istismarını meşrulaştıracak düzenlemeleri gündeme getirdi. Çocukları alıkoyarak tecavüz eden ve bu nedenle cezaevlerinde bulunan 10 bin erkeğe af çıkarmaya çalışan AKP, taslağı Meclis’ten geçirmek için fırsat kolluyor. Son 10 yılda ‘reşit olmayanla cinsel ilişki’ başlığı altında 145 bin 939 çocuk istismarı davası Adalet Bakanlığı verilerinde yer aldı.

Meclis’te “Boşanma Komisyonu” oluşturdu. Aile kurumunun güçlendirilmesi için boşanmanın zorlaştırılması, kadının nafaka hakkının süreye bağlanması, kadının mal rejiminden kaynaklı yüzde 50 payının verilmek istenmemesi, aileye yönelik psikolojik rehberlik ve danışmanlık hizmetinin dini temele oturtulmak istenmesi gibi bir dizi adım attı ve fiilen uygulamaya başladı.

Eşcinselliği hastalık olarak tanımlayan söylemler eşliğinde LGBTi+ları hedef haline getiren politika ve uygulamalar trans kadınların IŞİD vari yöntemlerle katledilmesine, şiddete uğramalarına alan açtı.

Kadınların yıllar süren mücadelesiyle gündeme getirdiği İstanbul Sözleşmesi’ne 2011’de imza atan fakat daha sonra gerici, ayrımcı, kadın düşmanı politikalarını adım adım derinleştiren AKP, İstanbul Sözleşmesi’ni hedef alarak uygulanmasına engel olmaya, imzasını çekeceğini duyurmaya başladı.

Kadınlar: Bir türlü susturulamayan direniş dinamiği

Onlar, Türkiye ve Kürdistan’da bir türlü susturulamayan kadın direniş dinamiğine karşı besledikleri düşmanlığı, “ben” deme cesareti gösterebilen tüm kadınlara doğru genişlettiler. Kadın kırımı, düzenin çizdiği sınırları çiğneyen kadınların tümünü kapsayan resmi bir politikaya dönüştürüldü.

Kadınlara, “sınırları çiğneyen öldürülür” diyerek yine meydan okuyorlar. Şimdiye kadar zaten uygulanmayıp kağıt üzerinde kalan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartışmak, bu kıyasıya mücadelenin önemli bir eşiğidir.

Şiddete ve tecavüze uğrayan kadınlara, istismar, tecavüz edilen çocuklara, cinsel tercihleri ya da etnik farklılıkları nedeniyle ayrımcılıkla karşılaşıp saldırıların hedefi olan toplumsal kesimlere… kısacası en korumasız, en dezavantajlı konumda olan tüm kesimlere nispi can güvenliği ve koruma sağlayan sözleşmenin uygulanabilir olmasının ciddi bir mücadele ve toplumsal değişimle mümkün olacağı ortadadır.

Bu sözleşme aile birliğini bozuyor, erkekleri nafaka zulmüyle karşı karşıya bırakıyor dahası kadınlar sözleşmeden güç aldıkları için boşanmaya ya da başka şeylere yöneliyor ve bu onların öldürülmesinin esas nedeni oluyor” diyorlar. “Aile birliğinin bozulması” ya da “cinayetleri kışkırtması”ndan dem vuruluyor. O nedenle de kadın katillerini cezasızlık politikasıyla adeta koruyorlar. Tasarlanmış ve vahşi biçimler kazanan kadın cinayetlerinin ardından katillerin yargılanması süreci bile büyük mücadeleler gerektiriyor. Ama gerçekler bu kadar açıkken şimdi de kalkmış zaten uygulamadıkları bir sözleşmeden çekilmeyi tartıştırıyorlar.

Çünkü bu sözleşme esas olarak kadına yönelik şiddetin kadın erkek eşitsizliği ve kadınlara dönük ayrımcılığın bir sonucu olduğu felsefesine dayanıyor.

Kadının erkekle eşitlenmesine tahammül edemeyen, kadına sadece erkeğin malı/onun buyruklarına uymak zorunda olan bir köle gözüyle bakan gerici faşist iktidar ve çevrelerin düşmanca yaklaşımının dayandığı esas nokta bu felsefedir. Kadına dönük şiddet tanımını, görünür fiziksel şiddetin ötesine taşıyıp, ekonomik-cinsel-psikolojik şiddet düzlemine çıkarmasıdır. Sözleşmenin, bu şiddet biçimlerine karşı mücadelenin kapsamını “önleme, koruma, kovuşturma ve destek politikalarından” oluşan dört temel yaklaşımla genişletmesidir.

Kadının kendi hayatı üzerinde söz söylemesi, bir iradesi olduğunu hissettirmesi ölüm nedenidir. Sadece geçtiğimiz Ekim’de yirmi yedi kadın katledildi. Kadın cinayetleri yüzde bin 400 arttığı bir cehennemde kadınların katledilmesinin, çocuklara tecavüz edilmesinin önünü açan bu politikalar, yargı tarafından da failleri “iyi hal” zırhıyla koruyan kararlarla destekleniyor.

Kadınlar AKP-MHP faşizmine karşı isyan ettiler, susmadılar, itaat etmediler. Önceki gerici yasalardan, son İstanbul Sözleşmesinenin geri çekilmesine kadar bir çok konuda faşist devlete geri adım attırdılar, direnişin temel dinamiği oldular.

Susturulamayan direniş dinamiği, Kürt halkı, kadınları ve “özel savaş politikaları”

AKP, Kürt halkına, vekillerine, kurumlarına ve kadın aktivistlerine karşı baştan beri gözü dönmüş bir saldırı içindeydi. Son yıllarda bu saldırganlığın dozu iyice arttı. HDP, DBP başta olmak üzere eşbaşkanlar, milletvekilleri, belediye eşbaşkanları ve Kürt kadın hareketinden kadınlar tutuklanarak cezaevine konuldu.

Kadın düşmanlığı ve kadın düşmanı politikalar öyle başat görülüyordu ki, HDP’li belediyelere atanan kayyumların ilk işi belediyelerin bünyesindeki kadın kurumlarını, şiddete karşı kurulan yaşam evlerin kapatmak, kadınların güçlendirilmesi için üretilen projeleri iptal etmek oldu.

İktidarı süresince 50’den fazla Kürt kadın kurumunu kapatan AKP, 2020’de de erkek şiddetine karşı mücadele yürüten kadın örgütlerine yöneldi. Kadın ve çocuk haklarını savunan, yozlaştırma operasyonlarına, kadın cinayetlerine, şiddete karşı toplumsal duyarlılık oluşturmak için çalışma yürüten kadın örgütlenmelerine dönük sistematik bir savaş açtı. 8 Mart’a, 25 Kasım’a katılmak, kadın cinayetlerine, şiddete karşı mücadele etmek suç sayıldı.

Kürt halkına dönük kapsamlı saldırganlığı “Özel savaş politikaları” adıyla kadınlar ve çocuklar üzerinde yoğunlaştırdı. Kürt kentlerinde artan kadın ve çocuklara yönelik taciz ve tecavüzler, şüpheli kadın ölümleri sayılamayacak kadar arttı. Kürt illerinde görev yapan uzman çavuşların, Kürt çocukları ile kadınlarını hedef alan taciz ve tecavüz suçları ise yargının failleri koruyan cezasızlık kararlarıyla örtbas edildi. İpek Er’i tecavüz ettikten sonra intihara sürükleyen Musa Orhan serbest bırakıldı. Yıllar önce bir valinin “dağa çıkacaklarına, taş atacaklarına fuhuş yapsınlar” dediği bu topraklarda kurt işareti yaparak fotoğraf çektiren tecavüzcü uzman çavuş Musa Orhan tutuklanmazken intihar eden İpek Er gibi yine kadınlar oldu.

Erkek egemen sistemin, burjuvazi ve gericiliğin Türkiye’deki sözcüsü AKP-MHP bloğu, kadını eve kilitlemek, aileye prangalamak, hayatı ve geleceği hakkında sözünü söylemesinin, hak ve özgürlükleri için mücadele etmesinin önüne geçmek istiyor. Bu yüzden o, kadın katillerini salıveren mahkemeleriyle, kadınları aşağılayan karakollarıyla, devlet erkinin en tepesindekilerin eril söylemleriyle işbaşında.

Erkek egemen sistem sınırları çiğneyen kadınları itaate zorluyor, onların terbiye edilmesi için her türlü gericilik ve saldırganlığın yularını çözüyor. Kadınların kazandıkları nispi özgürlüğün sistemin temellerini oluşturan aileyi, alışılmış tüm gerici değerler sistemini ve dolayısıyla sistemin kendisini tehdit ettiğinin farkındalar.

Sınırları parçalayacağız, engelleyemeyecekler!

Onlar, kadının nasıl dönüştürücü bir güce sahip olduğunu tarihsel süreçlerden de çok iyi biliyorlar. Kadının bu gücünün sistem dışına çıkmasından ölesiye korkuyorlar. Ne yaparlarsa yapsınlar yaşanan toplumsal gelişmelerin, kadın kitlelerindeki özgürleşme arayışının ve bu arayışın gerici-faşist kalelerde yaratacağı gedikleri engelleyemeyecekler.

Biliyoruz ki, aileyi, sömürü ve ezme-ezilme ilişkilerini dizayn eden kapitalist üretim ilişkilerini ve onun köklendiği özel mülkiyeti, burjuva-faşist devleti hedef almaksızın özgürlük yolunu açamayız.

Kendi kaderimiz üzerinde söz söylediğimiz, üzerimize inşa edilen hücre duvarlarını yıkmaya yöneldiğimiz için adımıza fermanlar çıkaran ve bizi tarih kadar eski her türlü gericiliğin hedefi haline getiren bu düzeni de bu düzeni ayakta tutan her türlü gericiliği de kökünden kazıyıp atacağız!

Kadın mücadelesinin tarihsel birikiminin bir parçası, mücadelenin billurlaşmış hali olan Rojava kadın devrimi bizlere güçlü bir çağrıdır. Her alana taşımalı, her coğrafyada özgün biçimleri geliştirmeliyiz.

Özgürlüğümüze uzanan yolda kadın yoldaşlığının sınırları aşan birlikteliği, birleşik kadın hareketinin radikal politik mücadelesi olacaktır. Kadının kurtuluş mücadelesinin anahtarı, her türden kapitalist, gerici faşist iktidara karşı net duruş sağlayacak, onu yıkıp ortadan kaldıracak politik, askeri örgütlenmelerdir. Kadınların ortak mücadeleyi büyütmekten başka alternatifi yoktur. Alternatif kadının örgütlü mücadelesindedir.

Lübnan’dan Şili’ye, Sudan’dan Polonya’ya, Yunanistan’dan Rojava’ya kadar dünyanın her köşesinden yükselen özgürleştirici isyanların öznesi olan kadınların sıkılı yumruklarındaki güç, gücümüzdür!

Evlerden, sokaklardan, meydanlardan, dağlardan yükselen kadın çığlıkları birleşip dünyanın çehresini temizleyecek bir fırtınaya dönüşecek; bizler bunu görüyoruz.

İhtiyacımız olan şey, ısrarlı yönelim, kararlı örgütlenme, durmak bilmeyen/geri döndürülemeyen eylem hattı ve kazanma azmidir!

Özgürlüğün kıymetini anlayan hiçbir kadın bundan kolay kolay vazgeçmeyecektir!

Kadınların Birleşik Devrimci Hareketi / AVRUPA


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar