‘Kadın hayvandır’dan ‘hayvan kestim’e…

‘Kadın hayvandır’dan ‘hayvan kestim’e…

Erkeği kibirli bir şekilde yüceltip kadını da diğer canlıları da aşağılayan dinsel yaklaşım ve bu yaklaşımın siyasal ifadesi kadın düşmanlığını körükleyen en önemli nedenlerden biridir

Zehra Çaldağ

Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve katliamlar; eril düşünce, eril-faşist gerici egemenler tarafından meşrulaştırılıyor. Önü açılıp, korunup kollanıyor.

Kadın nedir?” sorusunu masaya yatıran gerici İslam “alimleri” tarafından sonunda bir cevap bulunmuş ve kadının “memeli bir hayvan olduğu” tespiti yapılmıştı. Kadının bir kedi, köpek, yunus balığı ya da herhangi bir hayvandan farksız olmadığı ilan edilmişti.

Doğayla ve diğer canlılarla kibirli bir ilişki kurarak, erkeği-erkekliği biricikleştiren bu yaklaşımın hastalıklı ruhuna söyleyecek söz bulmak güç. Kadını hayvanla özdeşleştirerek aklınca aşağılayan bu kafanın hayvanlara-doğaya verdiği zararı her gün yinelenen pratiklerden biliyoruz. Bu zihniyetin sözümona Allah’ın yarattığı en değerli mahlukat olarak tanımladığı insanın diğer parçası olan kadını da aynı kibirli ve saldırgan yaklaşımla ele alması şaşırtıcı değil. Olmadığı gibi de erkeği bu denli büyük bir kibirle yücelten bu dini yaklaşımın toplumdaki toplam şiddeti ve kadına dönüş düşmanlığı IŞİDvari bir düzeye tırmandırmasında da şaşılacak bir şey yoktur.

Kadını “hayvan” olarak tanımlayan ve hayvana yaklaşımı da malum olan bir zihniyetin tavuk keser gibi bir soğukkanlılıkla kadın doğraması son derce doğal bir sonuç olur. Bu kafadan evde, sokakta, işyeri çıkışında, kafede, parkta, hastane yatağında, otobüste … kısacası toplumsal yaşamın her alanında yaşanan kadın cinayetleri karşısında o aşağıladıkları hayvanların kesilmesi karşısında duydukları “olağanlık” duygusu dışında bir şey beklemek boştur.

Topluma bu kafayı aşılamaya çalışan gerici güruhun yarattığı sonuçları izleyip görüyoruz. Bu zihniyet en son Emine Bulut katliamında katilin bindiği takside şoförün üzerindeki kanı sormasına “hayvan kestim” yanıtı vermesiyle ironik bir şekilde dile geldi.

İslamiyet’in (Hristiyanlık veya diğer dinlerde de kadının yeri farklı değildir, ama toplumsal gelişmeyle İslam coğrafyasındaki kadar kaba biçimlerle kusulmamaktadır) ve onu yorumlayan zamane din “alimlerinin” kadın cinayetlerinin bu kerteye ulaşmasında büyük rolü olduğu çok açık ve nettir.

“(…) Din, bunalmış mahlukun iç çekişi, merhametsiz bir dünyanın ruhu ve aynı zamanda akılsız bir Çağın aklıdır. Din halkın afyonudur. (…)” der Marx. Egemenlerin aklı, sorgulama ve düşünmeyi berhava ettiği yerde devreye giren ve onların çıkarları temelinde sürekli olarak yorumlanan dini kurallar, kaideler, yaklaşımlar tam da böyledir.

Dini siyasallaştıran kesimlerin güncel yorumlamalarındaki en hassas konulardan birinin aile, kadın, toplumsal yaşam olduğunu biliyoruz. Zamane fetvalarıyla çözülen aileye, “benim de iradem-tercihlerim var” diyen kadına nasıl bir ayar çekildiğini ve bunun sarsılan erkek egemenlik düşünüş ve ona göre belirlenmiş toplumsal yaşayışı nasıl etkilediğini yaşayıp, görüyoruz. Din tüm bu sarsıntılara ayar veren bir afyon olarak rolünü oynamaya devam ediyor kısacası.

Bu eril zihniyet için kadına yapılan her şey mübahlaştırılarak, kendi ölçütlerine göre “yoldan çıkmış yola getirilir ya da haddi bildirilir!”. Tecavüz de bu “yoldan çıkmışların” hakkettiği ve kibirle yücelttikleri erkek için hak olarak görülen bir saldırganlık şeklinde karşımıza çıkar. Erkeğin kadına hatta hayvanlara, ölü kadın bedenine tecavüz etmesi bile hak görülür. Eşeğe tecavüz eden adamın “kadın yoktu” demesi, köpeğe tecavüz edenin “cahillik ettim” demesi, çocuğa tecavüz edenin “şeytana uydum” demesi ve af görmesi bundandır.

Bu böyleyken geç saatlerde sokakta dolaşan kadının darp edilmesi, taciz ve tecavüze maruz kalması şaşırtıcı değildir. Bunun; “O saatte sokakta ne işi varmış!” şeklinde meşrulaştırılarak hak haline getirilmesi de öyle…  Kadının tacize, tecavüze , şiddete maruz bırakılmasının giydiği kıyafetle bağdaştırılmaya çalışılması; mesela şort, askılı giydiği ya da yolda yürürken sakız çiğnedi için şiddete maruz kalması ve bunun devletin başındaki siyasi iradenin söylemi haline gelmesi bu anlayışın güncel ifadesidir.

Sokakta şiddete, tacize, tecavüze uğrayan kadınlara yardım edilmemesi, bunu yapan erkeğin engellenmeye çalışılmaması devletin Türk-İslam senteziyle bütünleşmiş dindar kindar ideolojisinin toplumsal karşılığıdır.

Son bir haftadır video görüntülerinin sosyal medyaya düşmesiyle gündeme oturan Emine Bulut cinayetine karşı kadınların harekete geçmesiyle birlikte aynı saatlerde yayın yasağı getirilmesi, videoyu çekenin gözaltına alınması devletin bu ideolojik-siyasi tutumunun ifadesidir.

Yine aynı gün CNN Türk kanalında kadın sorunun tartışıldığı bir programda tek bir kadına bile söz verilmemesi de aynı yaklaşımın tezahürüdür.

Daha birkaç yıl önce 45 erkek çocuğa taciz ve tecavüz olayının gündeme oturmasıyla birlikte kendisi de kadın olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın “bir kereden bir şey olmaz” sözleri bu anlayışın çarpıcı ifadelerinden biridir. Ahlaksız çürümüşlüğü ortaya çıkan Ensar Vakfı başkanıysa devlet eliyle adeta ödüllendirilerek, hakim yapıldı! Bu ödüllendirme devletin ideolojik tutumunun tipik ifadesidir.

Yine dün Emine Bulut katliamının sosyal medyada yer alması ve tepkilerin büyümesine karşılık Boşanmış Babalar Derneği Başkanı, ahlaksız mafya bozuntusunun yerel bir gazeteye yaptığı açıklamada “Aslan parçası meydanlarda karıyı bogazlamış.  yüreğim buz gibi oldu. biz bu kadar kahraman olamadık” diyerek methiyeler yağdırması, bu kadın düşmanlığının nerelerden güç aldığını göstermektedir.

Sosyal Doku Vakfı Başkanı bir TV kanalında, “Kadın dayak yediği için şükretsin. Allah erkeğin rahatlaması için kadını dövmesine müsaade ediyor” diyerek gerici dayanağını ortaya koyuyor. Bu ucube bir taraftan da “Eğer kadını nasıl döveceğinizi bilmiyorsanız bir zahmet emniyet müdürlüklerine bir dilekçeyle başvurun, size öğretsinler” diyecek kadar pervasız bir saldırganlık sergileyebiliyor.

Emine Bulut kadın katliamında son olmayacak, bunu biliyoruz. Ki hemen ardından gelen yeni katliam haberleri de bunu adeta haykırıyor. Kadın katliamları seri toplumsal cinayetlere dönüşmüş durumda.

Emine Bulut cinayeti nedeniyle tepkiler sürerken ve ardı ardına yeni cinayet haberleri gelirken devlet erki Emine Bulut’un ailesine taziye telefonu etti. Ne büyük onur! Devletimizin şefkati kadınların, çocukların üzerinde! Sanırım öyle olduğu için Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı danışmanları toplumun psikolojisini düşünerek Emine Bulut’un görüntülerinin sosyal medyada yayınlanmasına ilişkin parmak sallayan açıklamalar yaptılar. Kadın cinayetleri dışında her konuyu gündem yapan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ise Emine’nin 10 yaşındaki kızının eğitimi ve psikolojisi için gerekenleri yapacaklarını söyleyerek içimize su serpti!

Yine bu günlerde devletin Diyanet İşleri görevlilerinden biri olan Mustafa Karataş bir TV programında kendisine kocasının durmadan şiddet uyguladığını, boşanma aşamasında olduklarını, ailesinin evine gittiğini, kocasının bir çok kere “bir daha yapmayacağım” dediği için eve döndüğünü ve yine şiddete maruz kaldığını hiç bir şeyin değişmediğini anlatan kadının sözünü keserek “annenin evinde ne işin var? Kocanın evinden ayrılmamalısın. Evcilik mi oynuyorsun? Seni terbiye edememişler” diyebiliyor.

Devlet ne kadar “şefkat” gösterisinde bulunursa bulunsun esas zihniyeti Karataş’ın alenen dile getirdiği işte bu kadın düşmanlığında saklıdır! Karataş da işte bu bilinçle böylesine pervasız sözler edebiliyor.

Emine Bulut ilk değildi elbette, hafızalarımızı tazeleyelim. Hatırlayan var mı N.Ç ‘yi? 13 yaşında bir kız çocuğuydu ve erkekliğin her türlü değerin üstünde olduğu pervasızlığıyla hareket eden 43 “sapık” tarafından defalarca tecavüze uğramıştı. Bunlardan kimi okul müdürü,  kimi temizlik görevlisi,  kimi muhtar, kimi emniyet görevlisiydi. Korkudan bağıramadığı için “rızası var” denilmişti.

Güldünya’yı hatırlayanınız var mı?  Ya da Münevver Karabulut’u… Özgecan Aslan’ı hatırlarsınız sanırım. Bunlar sadece basına yansıyanlardan, toplumsal tepkilerin gösterildiği, sosyal medya gündemine oturan hemen hepsinde de yayın yasağı falan konulmuştur. Emine Bulut olayında olduğu gibi.

Bütün bu yaşadıklarımız aslında bir sonuçtur ve bu sonuçlar yine başka şeylerin başlangıcı olacaktır.

Neyin sonucu? Çürümüş kapitalist sistemin Türkiye gibi çarpık gelişen adreslerinde siz buna bir de Türk-İslam sentezli devlet aklıyla kadın düşmanı söylem ve eylemleri eklerseniz olacağı budur. Bu akla, bu aklı üreten temele ve toplumsal ilişkilere karşı örgütlü mücadeleyi toplumsal bir niteliğe kavuşturacak olan da tam da budur.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar