Kadınlar ayağa kalktığı gün yeni bir dünya başlayacak

Kadınlar ayağa kalktığı gün yeni bir dünya başlayacak

Yenilere eğitim veren ajan şunları söylüyor: “Hayatını seven önce kadınları vursun. Kadın teröristler davalarına o kadar bağlı, kafaları o kadar net ki, lider konumundaki erkekler dahi ölümle yüz yüze geldiklerinde tereddüt yaşarlarken kadınlar hiç düşünmeden silaha sarılıp ateş açarlar…”

Kadına dönük topyekün bir savaş yürütülüyor. Aralıksız ve dünyanın her yerinde! NEDEN peki? Sistemin kadınlarla alıp veremediği ne?

Neden bütün sömürücü sistemlerde kadınlar hep ikinci sınıf, ezilenin ezileni durumundadır? Proletarya ve ezilenler üzerinde zincirler sağlamlaştırılırken neden kadınlara prangaların en zorlusu düşüyor? Neden ömür boyu kürek mahkumu olması istenenler onlar? Neden önce kadınlar vuruluyor?

Çeşitli ülkelerde burjuva devlete ve sisteme karşı mücadele yürüten kadınlarla röportajlardan oluşan bir kitap vardı: “Önce Kadınları Vurun”du adı. Başlık, Almanya’da RAF’a (Kızıl Ordu Fraksiyonu) karşı savaş yürüten vurucu timlerinin eğitiminde dile getirilen bir direktif.

Yenilere eğitim veren ajan şunları söylüyor: “Hayatını seven önce kadınları vursun. Kadın teröristler davalarına o kadar bağlı, kafaları o kadar net ki, lider konumundaki erkekler dahi ölümle yüz yüze geldiklerinde tereddüt yaşarlarken kadınlar hiç düşünmeden silaha sarılıp ateş açarlar. Hem operasyonun güvenliği hem de kendi güvenliğiniz için önce kadınları etkisiz hale getirmeye bakın!”

Haklılar, kadınlar tehlikelidir! Belli bir siyasal bilince erişmiş öncü kadınlar onlar için gerçek anlamda bir tehlikedir.

Çünkü o kadar çok zorlu eşikler aşarak gelebilmişlerdir ki bu aşamaya, bilinç ve irade o kadar güçlü ve pekişmiştir ki, tereddüt ve korkularının büyük kısmını geride bırakmıştır onlar. Ok gibi menzile varma dışında hiçbir şey düşünmeyecek şekilde amaçlarına kilitlenirler.

Kadınlar kendilerini örgütledikçe çevrelerini katarlar mücadeleye, ailelerini, arkadaşlarını, çevrelerini… Dünyayı örgütlemeye yönelirler, dönüp geriye bakmazlar genellikle, hedefe dikerler bakışlarını…

Dile kolay, çağlar boyunca…

Tarihte sınıflı toplumların ortaya çıkışının şafağında önce kadınlar köleleştirildi. Ve o günden itibaren kadınlar bütün sınıflı toplumlarda yok sayıldılar, baskı gördüler, ezildiler, köleleştirildiler. Sistemler değişti, üretim tarzları değişti, kadının konumu da biçimsel olarak değişti ama “öz olarak” değişmedi. Tarihsel bir süreklilik halini aldı makus “kaderleri”…

Kadını köleleştiren sistemler ve sınıflar o denli iki yüzlüdürler ki, bir taraftan kadını güya yücelten bir sürü deyiş, aforizma, tez ortaya atarlar; ama bunların hepsi laftadır. Yaşamda karşılıkları yoktur. Hatta yaşamdaki gerçeklik o süslü sözlerin tam tersine bir cehennemdir. En vahşi biçimde katledilen onlar olur. Tecavüz edilen, işkenceyle itaate zorlanan -kurşunun “yetmediği” düşünülmeli ki-, bıçak, satır ve baltaların devreye sokulduğu cinayetler rahatlıkla işlenebilir. Kılıçla bile yok edilirler, evlerinde bomba patlatılır. Vahşice yakılan, üzerine beton dökülerek yok edilmeye çalışılan bedenler sıradanlaşmış vakalar halini alır.

Türkiye’de kadın cinayetleri yüzde 1.400 artmış durumda, taciz ve tecavüzlerdeki artış yüzde 700. Üstelik bu sadece AKP Türkiyesi’nde acımasızca kanatılan bir yara değil. Genellikle gözden kaçırılır ama “gelişmiş” ülkelerde bile tablo değişmez: Örneğin Fransa ya da Almanya’daki kadınların maruz kaldığı saldırıların oranı Türkiye’den çok farklı değildir. Avrupa Birliği ülkeleri içinde Almanya, önceki sene kadın cinayetleri sıralamasında ilk sırada yer aldı. Fransa’da 6 dakikada bir tecavüz yaşanıyor, her 8 kadından biri tecavüze uğruyor. 3 günde bir kadın katlediliyor. 2019’da cinayete kurban giden kadın sayısı 109. İsveç’te kadınlar ek iş olarak bedenlerini pazarlıyor.

Kadın düşmanlığı değişmiyor; biçimler değişmiyor, kullanılan aletler değişmiyor, değişen sadece sayılar! Dozu küçük farklar gösterebilir fakat kadına yönelik taciz, tecavüz ve cinayet dünyanın bütün ülkelerinde ivmesi yükselen bir grafik çiziyor.

Kapitalizmin neoliberal biçimi her şey gibi kadını da metalaştırdı. Bir taraftan kadını toplumsal olarak düşkünleştirirken öte yandan tüketim çılgını bir müşteri haline getirdi. Ne zaman deniz bitti, neoliberalizm tıkandı bütün işçiler emekçiler gibi fatura kadınlara çıkarıldı. Önce kadın işçi ve emekçiler kapının önünde buldular kendilerini. Burjuvazi ve gericilik kadını eve kapatmak için dört koldan harekete geçti, aileyi geçindirmenin derdi, çocuk ve yaşlı bakımı yine kadının omuzuna bindi, erkekler öfkelerini yine kadından çıkarmaya yöneldiler. Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet ve tecavüz patlama yaptı. Kapitalizmin krizi derinleştikçe burjuva hükümetler ve gericilik dünyanın her tarafında kadına yönelik saldırılara hız verdi. Ölçü sınır tanımayan bu saldırganlık, karşıtını da büyüttü. Kadınların tepkisi ve öfkesi de artık sınır tanımıyor.

Gericileşen dünyada kadın uyanışı

Kriz derinleştikçe kadınların boyunduruğunu ağırlaştırma, kadınları teslim alma ve bunu kalıcılaştırma kapitalist sistem açısından vazgeçilmez hale gelmiştir. Kapitalist çarkı tekletecek, aileyi sorgulatacak, erkek egemenliğinin üstüne yürüyen irili ufaklı adımlar iktidarı yeni tedbirler almaya yöneltiyor. Toplumsal mücadelenin en geniş bileşeni, hayatın her alanında en acımasız biçimde köleleştirilen dinamiği olan kadınlar ayağa kalkıyor.

Çünkü kadınlar için birlik bir istek ve talep değildir, bir zorunluluktur. Nasıl işçi sınıfı için kurtuluşunun temel koşulu bu birlikse, kadınlar için de bu böyledir. Ve nasıl ki işçi sınıfını fabrika birleştirir, işçi orada koşullarının da çıkarlarının neredeyse tıpatıp aynı olduğunu görür… kadınlar açısından da durum budur. İster evde ister çalışma alanında olsun yaşadıkları sorunlar o kadar ortaktır ki, çıplak gözle bile kolaylıkla saptanabilir.

Kadın kitleleri korkmak ve susmanın değil ayağa kalkıp sesini yükseltmenin, kendi hayatları ve gelecekleri için mücadele etmenin bilincine her geçen gün daha fazla varıyor.

Usul usul mayalanıyor bu birikim. Yangının büyüklüğünü dünya aleme gösteren bir kapsayıcılık, yaygınlık ve süreklilik gösteriyor. Özellikle 2017-2018 yıllarında gerçekleşen uluslararası kadın grevleri, kadına yönelik şiddete karşı Arjantin’den başlayarak tüm Latin Amerika’yı saran “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” hareketi, Polonya’da kürtajın yasaklanması yasasına karşı “kadın grevi”, geçtiğimiz günlerde yine Polonya’da devasa kalabalıkların “kürtaj” karşıtlığından sistem sorgulamasına dönüşen kararlı eylemleri… İzlanda’da, İsviçre’de ücret eşitsizliğine karşı gerçekleştirilen grev. 2017 8 Mart’ında, bir dizi ülkede gerçekleşen kitlesel kadın grevleri. 2018 8 Mart’ında dünya ölçeğinde gerçekleşen kitlesel 8 Mart eylemleri. İspanya’da 5 milyon kişinin katıldığı “kadın grevi”… İtalya, İrlanda, Güney Kore ve bir dizi ülkede, kadına yönelik şiddete karşı kitlesel eylemler… Kobane’de, Rojava’da Kürt kadın savaşçıların gözü dönmüş bir kadın düşmanlığının da temsilcisi olan dinci gerici IŞİD çetesine dünyayı dar eden savaşları… Türkiye’de kız çocuklarının tecavüzcüleriyle evlendirilmesinin amaçlandığı yasayı geri çektiren, İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekileceği tehditlerine karşı iktidara geri attıran, OHAL pandemi demeden, polis copuna ve hakaretlere rağmen sokakları terketmeyen kadınlar… Sudan’da, Lübnan’da, İran’da protestoların en önünde yürüyen kadınlar… İster istemez insanın aklına Komün günlerinden bir saptamayı getiriyor: “Kadınların ‘artık yeter’ dediği gün eski dünyaya iyi bakın. Bu kadınlar gevşemeyecek. Kuvvet içlerinde barınıyor, daha yorgun düşmediler… şimdiye kadar olanlardan bıkmış kadınlar ayağa kalktıklarında onlara iyi bakın. O gün, bu [dünya] sona erecek ve yenisi başlayacak.”

O gün” geldi, bu dünyayı sona erdirelim!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar