Kadınlar -I

Kadınlar -I

Farklı coğrafyalardan, ahir zamanlardan, yakın geçmişten… her yaştan her sınıftan kadınlar… Kimi büyük kimi küçük eylemlerle, kimi konuşarak kimi yalnızca susarak, yaparak ya da yapmayarak tarihin akışını değiştirmiş kadınlar… Engizisyona, senatoya, kiliseye, sömürgecilere, faşizme direnen kadınlar… Binlercesi, çağlarcası…

“Bizim baş düşmanımız korkudur”

Baş düşman hangisi? Askeri diktatörlük mü? Bolivya burjuvazisi mi? Emperyalizm mi?

Hayır, yoldaşlar. Size sadece şunu söylemek istiyorum: Bizim baş düşmanımız korkudur. Onu içimizde taşıyoruz.”

Domitilia, Catavi kalay madeninde sadece bunları söyledi ve ardından diğer dört kadın ve yirmi kadar çocukla birlikte başkente geldi. Açlık grevine Noel’de başladılar. Kimse onlara inanmadı. Birçok kişiye bu güzel bir şaka gibi göründü:

Beş kadın bu şekilde diktatörlüğü devirecek!”

Papaz Luis Espinal onlara ilk katılan kişi oldu.

Kısa sürede tüm Bolivya’da aç kalanların sayısı bin beş yüz kişiye ulaştı. Doğduklarından beri açlığa alışmış olan beş kadın suya tavuk ya da hindi, tuzaysa pirzola diyorlardı ve gülmek onları besliyordu.

Bu arada açlık grevi yapanların sayısı giderek artıyor ve yemeyi, çalışmayı bırakan Bolivyalıların sayısı üç bine, on bine, sonra da sayılamaz miktarlara ulaşıyordu ve açlık grevinin başlangıcından 23 gün sonra halk sokakları işgal edecekti ve artık bunun önüne geçmenin imkânı yoktu.

Beş kadın askeri diktatörlüğü devirdi.

Komüncü kadınlar

Bütün iktidar mahallelere verildi.

Her mahalle bir meclisti. Ve her tarafta kadınlar vardı: işçi kadınlar, terzi kadınlar, fırıncı kadınlar, aşçı kadınlar, çiçekçi kadınlar, bakıcı kadınlar, temizlikçi kadınlar, ütücü kadınlar, büfeci kadınlar.

Düşman, kendilerine sürüyle görev yükleyen toplumdan henüz vermediği hakları talep eden bu ateşli kadınlara, yangın çıkarıcılar anlamına gelen pétroleuses adını takmıştı. Oy kullanmak talep ettikleri o haklardan biriydi. Bir öncekinde, 1848 Devrimi’nde, Komün Hükümeti bire karşı sekiz yüz doksan dokuz oyla bunu reddetmişti.

Bu İkinci Komün de kadınların taleplerine kulaklarını tıkamaya devam ediyordu, ama iktidarı elinde tuttuğu kısa süre boyunca kadınlar, boyunlarına bağladıkları taburlarının simgesi kırmızı eşarpla, her tartışmada kirlerini beyan ettiler, barikatlar kurdular, yaralıları tedavi ettiler, askerlere yemek verdiler, ölenlerin silahlarını alıp onların yerlerini doldurdular ve savaşırken öldüler.

Daha sonra bozguna uğradıklarında, karşısında savaştıkları iktidarın intikam saati gelince, binden fazla kadın askeri mahkemelerde yargılandı.

Sürgüne mahkum edilen kadınlardan biri Louise Michel’di. Bu anarşist öğretmen mücadeleye eski bir karabinayla katılmış ve çarpışmada yeni bir Remington tüfek kazanmıştı. Son kargaşada ölümden kurtuldu ama onu çok uzaklara gönderdiler. Sürgün cezasını çekmek üzere Yeni Kaledonya’ya gitti.

Louise

Ben onların bildiklerini bilmek istiyorum,” demişti.

Sürgün arkadaşları bu vahşilerin insan eti yemekten başka bir şey bilmedikleri konusunda onu uyardılar: “Oradan sağ çıkamayacaksın.”

Ancak Louise Michel, Yeni Kaledonya yerlilerinin dilini öğrendi, selvaya daldı ve oradan sağ çıktı. Yerliler ona üzüntülerini aktardıktan sonra oraya niye gönderildiğini sordular: “Yoksa kocanı mı öldürdün?”

Onlara Komün’le ilgili her şeyi anlattı: “Ah! Şimdi tamam,” dediler. “Demek sen de bir mağlupsun.

Aynen bizim gibi.”

Yayınlama tehlikesi

2004 yılında Guatemala Hükümeti iktidarın ceza muafiyeti geleneğini ilk kez çiğnedi ve Myrna Mack’ın ülkenin devlet başkanının emriyle katledilmiş olduğunu resmen kabul etti.

Myrna yasak bir araştırmaya girişmişti. Askeri katliamlardan kurtulduktan sonra kendi ülkelerinde sürgün hayatı yaşayan yerlilerin izini bulmak için, tehditleri hiç umursamadan selvalara ve dağlara dalmıştı. Ve o yerlilerin seslerini kaydetmişti.

1989’daki bir toplumsal bilimler kongresinde, Birleşik Devletler’den bir antropolog sürekli bir şeyler üretmeleri konusunda üniversitelerin yaptığı baskıdan şikâyet ediyordu:

Benim ülkemde,” demişti, “eğer yayınlamazsan ölürsün.Myrna’nın buna yanıtı şöyle oldu:

Benim ülkemde, eğer yayınlarsan ölürsün.”

Myrna yayınladı.

Onu bıçak darbeleriyle öldürdüler.

Plaza de Mayo Anneleri 1977, Buenos Aires

Kendi evlatları tarafından dünyaya getirilmiş kadınlar olan Plaza de Mayo Anneleri, bu trajedinin Yunan korosunu oluşturuyorlar.

Kayıplarının fotoğraflarını havaya kaldırıp pembe hükümet sarayının önündeki piramidin etrafında kışlaları, karakolları ve kiliseleri dolaşırkenki inatçılıklarıyla dönüp dururken, gözleri onca gözyaşından kupkuru ve eskiden varken artık olmayanları ya da kim bilir belki de hâlâ olanları beklemekten umutları kırılmış:

Uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum,” diyor içlerinden biri ve herbiri. “Sabah vakti geride kalırken umudum yavaş yavaş tükeniyor.

Öğlen olduğunda ölüyorum.

Akşama doğru diriliyorum. O zaman geleceğine yeniden inanıyor ve masaya onun için bir tabak koyuyorum, ama o yeniden ölüyor ve gece olduğunda umudum tamamen tükenmiş olarak uyuyakalıyorum. Uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum…”

Onlara deliler diyorlar. Normalde kimse onlardan bahsetmiyor. Durum normale dönünce dolar ucuzluyor, aynı şekilde bazı insanlar da. Deli şairler ölüme gidiyorlar, normal şairlerse kılıcı öpüp övgüler düzüyor ve sessizliğe gömülüyorlar.

Ekonomi Bakanı çok normal bir şekilde Afrika selvasında aslan ve zürafa avlarken, generaller Buenos Aires’in kenar mahallelerinde işçi avlıyorlar. Yeni dil kuralları askeri diktatörlüğü Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci olarak adlandırmaya mecbur ediyor.

Charlotte

Bir kadın sabah erkeğe dönüşmüş olarak uyandığında ne olacaktı? Şayet aile ortamı antrenman sahası olmasa erkek çocuk hükmetmeyi, kız çocuksa boyun eğmeyi nereden öğrenecekti? Ya çocuk yurtları olsaydı? Ya evin erkeği temizlik ve mutfak işlerini paylaşsaydı? Ya masumiyet saygıdeğer olsaydı? Ya akıl ve duygu kol kola gitseydi? Ya vaizler ve gazeteler doğruyu söyleselerdi? Ya kimse kimsenin sahibi olmasaydı?

Charlotte Gilman sayıklıyor. Kuzey Amerika basını ona nikahsız anne diyerek saldırıyor; ruhunda ikamet eden ve onu içten kemiren hayaletlerin saldırısıysa çok daha acımasız oluyor. Onu bazen devirmeyi başaranlar, Charlotte’un içinde taşıdığı bu korkunç düşmanlar. Ama o düşüyor, sonra kalkıyor, tekrar düşüyor ve tekrar kalkıp yeniden yola koyuluyor. Bu inatçı yürüyüşçü durup dinlenmeden Birleşik Devletler’i dolaşıyor ve hem yazılı hem de sözlü bir biçimde tersine bir dünyayı ilan ediyor.

Concepción

Bütün yaşamını cezaevleri cehennemine karşı canla başla mücadele ederek ve ev kılığına girmiş cezaevlerinde tutsak olan kadınların itibarı için çalışarak geçirdi.

Genelleyerek aklama alışkanlığına karşı o, ekmeğe ekmek, şaraba da şarap diyordu:

Suç herkesin olduğu zaman, aslında hiç kimsenindir,” diyordu. Böylece çok sayıda düşmanı oldu. Uzun vadede tartışmasız bir saygınlık kazanacak olsa da, ülkesinde ve yaşadığı dönemde bunu elde etmesi hiç de kolay olmadı.

Concepción Arenal, 1840’larda Hukuk Fakültesindeki derslere, göğüslerini çift korseyle gizleyip erkek kılığına girerek devam etmişti.

1850’lerde, uygunsuz saatlerde uygunsuz konuların tartışıldığı Madrid toplantılarına katılabilmek için erkek kılığına girmeye devam ediyordu.

Ve 1870’lerde, saygın bir İngiliz örgütü olan Cezaevi Reformu İçin Howard Topluluğu onu İspanya temsilcisi olarak atadı. Atama belgesi Sir Concepción Arenal adına düzenlendi.

Kırk yıl sonra bir başka Galiçyalı kadın, Emilia Pardo Bazán, bir İspanyol üniversitesindeki ilk kadın öğretim üyesi oldu. Hiçbir öğrenci onu dinlemeye layık bulmuyordu. Derslerini boş sınıflara veriyordu.

Tamara iki kez uçuyor

Ayağa kalkmasını emreden bir doktorun kontrolü altında Rosa işkence gördü, tecavüze uğradı ve kuru sıkı mermilerle kurşuna dizildi.

Herhangi bir mahkeme olmadan ve herhangi bir açıklama yapılmadan sekiz yıl hapis yattı, ta ki geçen yıl Arjantin’den kovulana dek. Şimdi Lima Havaalanı’nda bekliyor. Kızı Tamara, And Dağları’nın üzerinden uçarak ona doğru geliyor.

Tamara onu bulan iki ninesinin refakatinde uçuyor. Tek bir ekmek kırıntısı ya da şeker tozu bırakmadan uçakta ikram edilen her şeyi silip süpürüyor.

Lima’da Rosa ve Tamara birbirlerini keşfediyorlar. Aynada kendilerine bakıyorlar ve tıpatıp aynı olduklarını görüyorlar: Aynı gözler, aynı ağız, aynı yerde bulunan aynı benler.

Gece olunca Rosa kızını yıkıyor. Onu yatırırken burnuna sütümsü, tatlı bir koku geliyor ve onu tekrar yıkıyor. Sonra bir kez daha. Ne kadar sabun sürerse sürsün o kokuyu çıkarmak mümkün olmuyor. Tuhaf bir koku… Ve birden Rosa hatırlıyor. Bebeklerin annelerini emdikten sonraki kokuları bu: Tamara on yaşında ve bu gece yeni doğmuş bebek gibi kokuyor.

İlk kadın amiral

Salamis Muharebesi, İsa’dan beş asır önce oldu.

Dünya tarihinin ilk kadın amirali Artemis, Pers Kralı Serhas’ı uyarmıştı: Çanakkale Boğazı ağır Pers gemilerinin çevik Yunan titremelerine karşı savaşması için uygun bir yer değildi.

Serhas onu dinlemedi.

Ama savaşın tam ortasında, donanması büyük bir darbe yemek üzereyken komutayı Artemis’e bırakmaktan başka çare bulamamış ve bu sayede bazı gemilerinin yanı sıra bir parça onurunu da kurtarabilmişti.

Serhas utanç içinde kabul etti: “Erkekler kadınlara, kadınlar da erkeklere dönüştüler.” Bu arada, oradan uzaklarda, Herodot adında bir çocuk ömrünün beşinci yılını dolduruyordu. Yıllar sonra bu savaşı bize o anlatacaktı.

Ayakkabı

1919’da, devrimci Rosa Luxemburg Berlin’de katledildi.

Katiller onu dipçik darbeleriyle öldürüp bir kanalın sularına attılar.

O esnada ayakkabısının teki yere düşmüştü.

Bir el ayakkabıyı çamurun içinden aldı.

Rosa ne özgürlük adına adaletin ne de adalet adına özgürlüğün feda edildiği bir dünya istiyordu.

Bir el her gün, tıpkı o tek ayakkabıya yaptığı gibi, bu bayrağı da çamurun içinden çıkarıyor. (Sürecek)

[Eduardo Galeano, Kadınlar]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar