Kadınlar -III

Kadınlar -III

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni ilan edildi. Devrimci militan Olympe de Gouges, Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni teklif edince hapse atıldı, Devrim Mahkemesi onu yargılayıp hakkında hüküm verdi ve giyotin kafasını kesti. İdam sehpasının dibinde Olympe sordu: “Eğer biz kadınlar giyotin sehpasına çıkma kapasitesine sahipsek, neden halka hitap edilen kürsülere çıkamıyoruz?”

Marie

Nobel ödülünü kazanan ilk kadın oldu ve bu ödülü iki kez kazandı.

Sorbonne’un ilk ve uzun yıllar boyunca da tek kadın profesörü oldu.

Ve daha sonra, bu dünyayı terk ettiğinde, erkek olmamasına ve Polonya’da doğup büyümüş olmasına rağmen, Fransa’nın büyük adamlarına ayrılan olağanüstü mozole Pantheon’a kabul edilen ilk kadın oldu.

19. yüzyılın sonlarında, Marie Sklodowska ve kocası Pierre Curie uranyumdan 400 kez fazla radyasyon yayan bir element keşfettiler. Marie’nin ülkesine atfen ona polonyum adını verdiler. Kısa bir süre sonra radyoaktivite sözcüğünü icat ettiler ve uranyumdan 3 bin kez daha güçlü bir element olan radyumla deneylerine başladılar. Ve birlikte Nobel ödülünü kazandılar.

Pierre’in daha o zamandan şüpheleri vardı: Acaba cennetten mi yoksa cehennemden mi bir armağan getirmişlerdi? Stockholm’deki konuşmasında, bizzat dinamitin mucidi Alfred Nobel’in davranışının bir örnek teşkil ettiği konusunda uyarıda bulundu:

Güçlü patlayıcılar insanlığın hayranlık uyandıran projeleri gerçekleştirmesini sağladılar. Ama bunlar halkları savaşa sürükleyen büyük canilerin ellerine geçtiklerinde korkunç yıkım araçlarına dönüşmektedirler.”

Kısa bir süre sonra, Pierre dört ton askeri malzeme taşıyan bir at arabasının altında kalarak öldü.

Marie yaşamaya devam etti ve bedeni bilimsel alanda elde ettiği başarıların bedelini ödedi. En sonunda kan kanserinden ölene dek, maruz kaldığı radyasyon bedeninde yanıklara, yaralara ve şiddetli ağrılara neden oldu.

Yeni radyoaktivite krallığındaki buluşlarıyla yine Nobel ödülü kazanan kızı Irene’i ise lösemi öldürdü.

***

Kadın gazetecilerin anası

Nellie Bly yolculuğuna 14 Kasım 1889 sabahında başladı. Jules Verne bu güzel kadıncağızın dünya turunu tek başına ve 80 günden kısa bir zamanda tamamlayacağına inanmıyordu.

Ama Nellie gezegeni 72 günde kucakladı ve bu arada gördüğü, yaşadığı şeyleri köşe yazılarında kaleme aldı.

Bu genç gazetecinin ilk meydan okuyuşu değildi, sonuncusu da olmadı.

Meksika hakkında yazmak için o kadar Meksikalılaştı ki çok korkan Meksika Hükümeti onu kovdu.

Fabrikalar hakkında yazmak için fabrika işçisi olarak çalıştı.

Cezaevleri hakkında yazmak için kendini hırsızlıktan tutuklattı.

Tımarhaneler hakkında yazmak için delirmiş gibi yaptı ve rolünü o kadar iyi oynadı ki, hekimler onun zırdeli olduğuna hükmettiler.

Bu sayede, maruz kaldığı ve herhangi bir insanı delirtebilecek psikiyatrik tedavi yöntemlerini gözler önüne serebildi.

Nellie 20 yaşındayken Pittsburgh’da gazetecilik erkek işiydi.

İşte o dönemde ilk köşe yazılarını yayınlama densizliğini yaptı.

Otuz yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın ateş hattında mermilerden sakınarak sonuncuları yayınlayacaktı.

***

Frida

Tina Modotti soruşturmacılarının karşısında tek başına değil. İki yanında ona eşlik eden yoldaşları, Diego Rivera ve Frida Kahlo var: Devasa vücutlu ressam ve onun ufak tefek Frida’sı; o da bir ressam ve gizemli bir Doğu prensesine benzemesine rağmen Jaliscolu bir mariachiden* daha küfürlü konuşan ve daha çok tekila içen Tina’nın en iyi arkadaşı.

Frida kahkahalarla gülüyor ve bitmek bilmez acıya mahkum olduğu günden beri olağanüstü yağlıboya tablolar boyuyor.

İlk acıyı uzak geçmişte, çocukluğunda, anne babası onu melek kılığına soktuklarında ve samandan kanatlarıyla uçmaya kalkıştığında yaşadı; ama asla bitmeyecek acı sokaktaki bir kazayla, bir tramvay demirinin tıpkı bir mızrak gibi yan tarafından vücuduna girip kemiklerini parçalamasından sonra geldi.

O günden beri o yaşayan bir acıdan ibaret. Birçok kez ameliyat oldu ama nafile; hastane yatağında otoportrelerini yapmaya başladı ve bunlar elinde kalan yaşam karşısında onun çaresiz saygı duruşları.

* Meksika halk ezgilerini çalan ve söyleyen geleneksel müzisyen

Olympia

Fransız Devrimi’nin sembolleri dişidir: mermerden ya da bronzdan kadınlar, kudretli çıplak memeler, Frigya başlıkları, rüzgârda dalgalanan bayraklar.

Ama Devrim, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni ilan etti ve devrimci militan Olympe de Gouges, Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni teklif edince hapse atıldı, Devrim Mahkemesi onu yargılayıp hakkında hüküm verdi ve giyotin kafasını kesti.

İdam sehpasının dibinde Olympe sordu:

Eğer biz kadınlar giyotin sehpasına çıkma kapasitesine sahipsek, neden halka hitap edilen kürsülere çıkamıyoruz?”

Çıkamıyorlardı. Konuşamıyorlardı, oy kullanamıyorlardı. Konvansiyon, yani Devrimci Parlamento, bütün politik kadın derneklerini kapatmış ve kadınların erkeklerle eşit biçimde tartışmalarını yasaklamıştı.

Olympe de Gouges’un yoldaşları akıl hastanesine kapatıldılar.

Ve onun infazının hemen ardından sıra Manon Roland’a geldi.

Manon, İçişleri Bakanı’nın karısıydı, ama bu bile onu kurtaramadı. Onu doğaya aykırı bir biçimde politik etkinliklerin içinde olma eğilimi gerekçesiyle mahkum ettiler.

O, ev işlerini yapmak ve cesur evlatlar yetiştirmek için yaratılmış olan kadın doğasına ihanet etmiş ve burnunu erkeklere ait olan devlet işlerine sokarak ölümcül bir küstahlık sergilemişti.

Ve giyotin bir kez daha indi.

***

Giyotin kurbanı kadınlar

Giyotinde yalnızca erkekler başlarını kaybetmediler. Onun öldürüp unuttuğu kadınlar da oldu, zira onlar Kraliçe Marie Antoinette kadar önemli değildiler.

İşte üç örnek:

Olympe de Gouges’un kafası, kadınların da vatandaş olduklarına inanmayı sürdürmesin diye 1793’te Fransız Devrimi tarafından uçuruldu;

Marie-Louise Giraud, Fransız ailesine karşı suç teşkil eden davranışlarda bulunmaktan, yani kürtaj yapmaktan ötürü, 1943’te Paris’te idam sehpasına yürüdü;

O sırada giyotin Münih’te bir kız öğrencinin Sophie Scholl’un kafasını, savaş ve Hitler karşıtı el ilanı dağıttığı için kesiyordu:

Ne üzücü,” demişti Sophie. “Böylesine güzel bir gün, böyle bir güneş ve ben gitmek zorundayım.”

***

Marianela

Her sabah, şafak sökerken sıraya giriyorlardı. Onlar, El Salvador’daki kayıpların akrabaları, dostları ya da sevgilileriydiler. Herhangi bir bilgi bulmaya ya da bilgi vermeye geliyorlardı: Sorularını soracakları ya da bildiklerini aktaracakları başka bir yerleri yoktu. İnsan Hakları Komisyonu’nun kapısı her zaman açıktı; ayrıca son bombanın duvarda açtığı gedikten de içeri girilebiliyordu.

Gerilla El Salvador taşrasında büyüdüğünden beri, Ordu artık hapishaneleri kullanmıyordu. Komisyon dünyanın gözü önünde açıklama yapıyordu: Temmuz: Terörizm suçlamasıyla tutuklanmış olan on dört yaşından küçük 15 çocuk kafaları kesilmiş olarak bulundu. Ağustos: Yılbaşından beri 13 bin 500 sivil katledildi ya da kaybedildi…

Komisyon çalışanlarının en güleç yüzlüsü Magdalena Enríquez ilk düşen oldu. Askerler onu derisi yüzülmüş halde deniz kıyısına attılar. Onun ardından sıra, yoldaki çamurun içinde delik deşik edilen Ramón Valladares’e geldi. Geriye Marianela García Vilas kalmıştı:

Ayrık otu asla ölmez,” diyordu.

Onu La Bermuda köyünün yakınlarında, Cuscatlán’ın yanmış topraklarında öldürdüler. Fotoğraf makinesi ve ses kayıt cihazıyla dolaşarak, Ordu’nun ayaklanan köylülerin üzerine beyaz fosfor attığını dünyaya duyurmak için kanıt toplamaktaydı.

***

Yasak kuşlar

Uruguaylı siyasi mahkumlar izin almadan konuşamaz, ıslık çalamaz, sırıtamaz, şarkı söyleyemez, hızlı yürüyemez ve başka bir mahkumu selamlayamazlar. Aynı şekilde, hamile kadınların, çiftlerin, kelebeklerin, yıldızların ve kuşların resimlerini ne çizebilir ne de hapishaneye sokabilirler.

İdeolojik kirleri olduğu için işkence gören ve tutuklanan öğretmen Didaskó Pérez, bir Pazar günü 5 yaşındaki kızı Milay tarafından ziyaret edilir. Kızı ona üzerinde kuşların olduğu bir resim getirir. Sansürcüler hapishane girişinde onu yırtarlar.

Ertesi Pazar Milay ağaçların resmini getirir. Ağaçlar yasak değildir, resim geçer. Didaskó resmi överken kızına ağaçların yaprakları ve dalları arasındaki rengârenk küçük yuvarlakların ne olduğunu sorar:

Bunlar portakal mı? Meyveler mi?” Küçük kız onu susturur: “Şşşittt.” Ve kulağına sessizce fısıldar: “Şaşkın. Onların göz olduklarını göremiyor musun? Sana gizlice getirdiğim kuşların gözleri.”

[Eduardo Galeano, Tepetaklak]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar