Kadınlar: Sistemin önemli mevzusu-I

Kadınlar: Sistemin önemli mevzusu-I

Kadının en küçük bir özgürleşme adımı, kapitalist sistemin alışılmış tüm değerler sistemini, oluşturduğu tüm toplumsal statükoları sarsacak bir nirengi noktasını ifade etmektedir

Hejar Baran

 

Kadınlar sadece AKP’li Türkiye’de değil, tarihin hemen her döneminde toplumsal cinsiyet rollerini kabullendikleri oranda “makbul” sayıldılar. Ne zaman ki kendilerine biçilmiş toplumsal rollerin dışına çıkıp, tüm o toplumsal gericilik zincirlerine, cinsiyetçi-ataerkiye meydan okudular, o zaman “düşman”, “canavar”, “sapkın” olarak damgalandılar.

 

Feodal sistemde “cadı” ilan edildiler.

 

Kapitalizmin ekonomik-siyasal-kültürel bir bütünlükle devasa bir üretim sistemine dönüşmeye başladığı yıllarda da hedefe en fazla onlar çakıldılar.

 

Tarihin özellikle krizli ya da büyük altüstlerin yaşandığı dönemlerini irdelediğimizde bu gerçeğin defalarca tekrarlandığını görürüz.

 

Bu nedenle Türkiye’de gerek siyasal gerekse toplumsal boyutlarda tırmanan kadın düşmanlığını tek başına AKP’nin, özellikle de son yıllarındaki özel saldırganlığıyla sınırlı okumak doğru değildir. Bu saldırganlığın din ve faşizmin kadına dönük yaklaşımlarıyla iç içe geçen ekstra boyutlar kazanmış olması işin esasını değiştirmez. Olup biteni tek başına onun ideolojik-siyasal kimliğine bağlamak bizi eksik ve oldukça sakat sonuçlara götürür.

 

Keza kadın sorununu sadece AKP’nin kadına dönük özel saldırganlığına indirgemek ve onu da genel bir “laiklik”, “sekülerizm” sınırlarında savunmak, en başta onu üreten sistemin temellerinden kopmayı getirir. Dahası, sistemin kendisine ilericilik atfetmek ve onun tüm gerici ruhunu, sömürücü ve her türlü eşitsizliği derinleştirici doğasını ‘bugün var yarın yok’ AKP’ye yüklemek anlamına gelir.

 

Bu hatırlatmalarımız tabii ki, AKP’nin ideo-siyasal kimliğinin bu saldırganlığa eklediği özel boyutları görmemek anlamına gelmiyor. Neoliberal birikim politikalarını gözüdönmüşçe hayata geçiren AKP, bu politikaların yarattığı kapsamlı yıkımı, dayandığı toplumsal desteğin gücüne de güvenerek; sırtını tarihsel gericilik birikime dayayıp, din ve faşizm kırması bir ideolojik hegemonyayla “yatıştırma”, kontrol atlında tutma yolunu izliyor. Kriz derinleştikçe bu politikaları da daha agresif bir nitelik kazanıyor.

 

Fakat aslolan bu değildir. Aslolan, kapitalist emperyalist sistemin yaşadığı bütünlüklü krizin ciddi bir toplumsal krize dönüşmüş olmasıdır. Bu krizin Türkiye gibi katmanlı ve yoğun bir tarihsel gericilik birikimi zinciriyle sarmalanmış bir ülkede en ağır haliyle karşımıza çıkıyor olmasıdır. Çarpık kapitalistleşme sürecinin her sıçramalı eşiğinde çözülen toplumsal ilişkilerin, süreklilik taşıyan bu gericilik duvarlarına çarpmasıdır. Bu çarpmaların en şiddetli sonuçlarının, söz söylemeye, karar almaya başlayan kadın nezdinde yaşanmasıdır.

 

Haritaların yeniden belirlendiği, emperyalist güçler arasındaki dengenin hegemonya savaşlarını kızıştıracak şekilde sarsıldığı bir kriz ve kaos dönemine uygundur bugün yaşanan her şey.

 

Bu zemin, militarize edilmiş bir toplumu ve buna uygun hegemonya biçimlerini adeta zorunlu kılıyor. Toplumun militaristleşmesinde, şovenizm ve tarihsel gericilik birikiminin diri tutulmasında -üzerinde sörf yapılan önemli bir dinamiktir bu burjuvazi için- burjuvazi ve temsilcileri kadına özel roller yüklüyor. Kadın kitlelerinin bu ihtiyaca yanıt verecek bir denetim ve kontrol altında tutulması, daha özel bir önem ve anlam kazanıyor. Bunu anlamak için Hitler’in kadın politikalarına bakmak bile yeter.

 

Çünkü kapitalizmde kadının toplumsal konumu, burjuvazi için yaşamsal önemdedir. Ona ailenin bekçiliği, erkeğin “jandarması”, çocuğun alışılmış ve sistem için statükolaşmış toplumsal değerlerle şekillendirilmesi gibi önemli misyonlar yükler burjuvazi.

 

Ona yüklediği bu devasa misyonlara rağmen onun özgür bir birey olmasına, kendi hayatıyla ilgili kararlar almasına da asla müsamaha göstermez. Kadına verdiği “değer”, aslında kadının kendisi için kurulmuş idam sehpasının altındaki tabureyi tekmelemesi anlamına geldiği halde bunu da binbir söylem ve güzellemeyle bir onur nişanesi haline getirir. Elbette ki çizdiği sınırlara riayet edenler açısından. O sınırları az biraz zorlayan, dışına çıkan tüm kadınlar (isterse kendi üyeleri olsun) düşmandır!

 

Çünkü kadının en küçük bir özgürleşme adımı, kapitalist sistemin alışılmış tüm değerler sistemini, oluşturduğu tüm toplumsal statükoları sarsacak bir nirengi noktasını ifade etmektedir. Bu sadece ailenin çözülmesi, bu açıdan da emek gücünün yeniden üretildiği en önemli kurumun, burjuvazi açısından dayanağın ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Bununla birlikte üretimin ve bir bütün olarak sistemin soluk alıp verebildiği toplumsal istikrarın, ideolojik-kültürel hegemonyanın da sarsılması, önemli bir yerden sökülmeye başlaması anlamına da geliyor.

 

Bu açıdan da kadını “onore” ederken mezara gömer; ama onun yörüngesine giren kadının bunu anlaması oldukça katmanlı bir süreç sonrasında olur.

 

AKP’nin bugün kadınlara özel krediler vermesi, yoksulluk yardımlarını bizzat kadının hesabına yatırması, çalışmasını istemese de aile bütçesi onun denetimindeymiş gibi yanıltıcı atraksiyonlar içine girmesi kadının nasıl bir toplumsal anlam taşıdığının anlaşılması için kafidir. O bunu, kendisine dönebilecek bir bumerang olabileceğini bile bile yapıyor. Kadının kendi özgücüyle değil, AKP’ninmiş gibi görünen “yardımlar” eliyle ailenin “temel direği” haline getirilmesinin AKP gibilerinin iradesi dışında bir “özneleşme” duygusu yaratması kaçınılmazdır keza. Bu noktada da ülkede ve evde reis kültünü diri tutacak bin takla atıyor. Tıpkı Hitler politikalarında olduğu gibi…

 

Yine hemen her semte kurduğu İSMEK’ler, kadın sağlık merkezleri, sosyal tesisler… kadını belirlediği sınırlar içinde sosyalleştirirken, kendisine minnet duymasını sağlamak içindir. Ama bunların sonunda da kadın aslında eski kadın olmaktan çıkar. Bu riske rağmen kendisiyle çelişmesi pahasına kadını dört duvar arasından çıkarmış oluyor. “Kendi kadınlarını” yaratmak için bitmez tükenmez bir çaba harcıyor, harcamak zorunda… Kapitalizmin derin bir krizle sarsıldığı, fakat (bu arada) üretimin kadın kitlelerini de kapsayacak şekilde toplumsallaşma düzeyi ve iletişim olanaklarının sunduğu zemin düşünüldüğünde aslında buna mecbur kalıyor. Çünkü yaşanan gelişmeler, toplumsal dönüşümü, özelde de kadının dönüşümünü giderek daha kontrolsüz bir şekilde farklılaştırıyor. Sistemin alışılmış değerler sistemini, toplumsal ilişkilerin özünü onun da iradesi dışında değiştirip, dönüştürüyor. Tam da bu nedenle olmakta olan ve engelleyemediği bu gidişatı, bizzat kendisinin ürettiği araç ve yöntemlerle kontrol altına almak durumunda kalıyor. Attığı her adımsa “kendi kadınlarının” bile bu süreçlerde kazandığı kapitalizmle uyumlu bir sosyalleşme yaratıyor. Kadınlar bir araya geldikleri ortamlarda yaşadıklarını paylaşıyor, çıkardıkları dersleri birbirine aktarıyor, onlardan yola çıkarak bir diğerine yardım etmeye çalışıyor, edindikleri çeşitli bilgilerle istihdam piyasasına giriş yaparak aslında ev ve sınırlı sosyal çevrenin de dışına çıkmanın anahtarına ulaşıyor.

 

Bu sosyalleşmenin, onun içinde edinilen özgüvenin yarın nereye evrilebileceğini ise sınıf mücadelesinin gücü ve kurucu toplumsal dinamizmi belirleyecektir. AKP bunların önlemini giderek agresifleşen dinselleşme, gericileşme, militarizmi-şovenizmi ve her türlü tarihsel kötülüğü diri tutarak sınırlarda tutmaktan vazgeçmiyor. Bu açıdan da tüm toplumu olduğu gibi kadınları da kutuplaştırıp bölerek bu süreçleri yönetiyor.

 

Fakat bunları tek başına AKP ve Türkiye’ye mahsus süreçler olarak görmek için dünyayı Türkiye’den, burjuvaziyi ve kapitalist sömürü sistemini de AKP’den ibaret görmek gerekir!

 

Erkek egemen kültün, aile kurumu ve cinsler arasındaki alışılmış ilişkilerin sarsılıp krize sürüklenmesi sadece Türkiye gibi ülkelerde değil, emperyalist kapitalist sistemin bütünündedir ve bu sistemin yaşadığı tarihsel krizin de nirengi noktalarından biridir.

 

Öyle olmasa, Avrupa gibi kapitalizmin beşiği sayılan ve kadın sorununun demokratik anlamda az çok çözüldüğü düşünülen ülkelerde tecavüz oranları bu kadar yüksek olmaz, eğitimli kadınların (daha fazla itiraz edebilen kadın!) uğradığı şiddetin oranları her yıl bir öncekini aratacak düzeyde tırmanmazdı.

 

Ya da Avrupalı emperyalistler kadınlar doğursun diye teşvik üstüne teşvik sunmaz, aile kurumu kalabildiği kadarıyla toparlansın diye devasa bir aile danışmanlık merkezleri ağı oluşmazdı.

 

Sadece bu gerçekler bile, biçimsel ve niceliksel farklılıklar olsa da sorunun dünya düzleminde aynılaştığını gösteriyor. Sistemle birlikte onun temel toplumsal sacayaklarından biri olan erkek egemen kültün, ailenin de derin bir krizle sarsıldığının, krizin faturasının üretime daha kitlesel biçimlerde katılan ve bunun içinde nispi bir özgürleşme yaşayan kadının hedefe çakılmasına yansıdığının ifadesidir. Bu sarsıntının sistemin yaşadığı toplumsal krizi daha bir derinleştirdiğidir…

 

Kapitalist sistemin her adımının, kendi elleriyle kazdığı mezarının çukurunu daha da derinleştirmesi doğası gereğidir. Günümüzde kadın sorununun bu denli görünürleşmesi, onunla birlikte geleneksel aile kurumu ve erkek egemenliğine dayanan cinsler arasındaki ilişki ve dengenin bu denli sarsılmış olması, üretimin toplumsallaşma düzeyinden, bu düzeyin kadında yarattığı nispi özgürleşmeden ve en önemlisi de sistemin yaşadığı bütünsel krizden bağımsız ele alınamaz.

 

Tarihin hemen tüm sıçramalı dönemeçlerinde bu kriz farklı biçimlerle zuhur etmiştir. Kapitalist üretimin bu ölçekte toplumsallaştığı günümüz koşullarında da kadının yaşadıkları, krizin derinliğinin turnusolüdür. Bu gerçek hemen tüm sınıflı toplumlarda böyledir. (Sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar