Kadınlar: Sistemin önemli mevzusu-II

Kadınlar: Sistemin önemli mevzusu-II

Kadınlar binlerce yıllık erkek egemen kültür tarafından “akılsız” olarak kodlandıkları gibi, kendilerine çizilen sınırların dışına çıktıklarında da “erkekten daha tehlikeli” olarak tanımlandılar.

Hejar Baran

 

Sanayileşmeyle birlikte kapitalist üretimde yaşanan sıçramalı gelişme alışılmış tüm toplumsal ilişkileri yerle bir etti“Burjuvazi, egemen olduğu yerde, bütün feodal, ataerkil, pastoral ilişkileri yok etti. İnsanı doğal üstlerine (Vorgesetzte) bağlayan çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı.” (Komünist Manifesto)

 

Bu kopuş süreci, aynı zamanda tüm ilişkilerin, olgunlaşan kapitalist nesnellik üzerinden yeniden kurulması anlamına geliyordu.

 

Burjuva devrimlerin demokratik karakterinin kapitalizmin egemen sisteme dönüşmeye başlamasıyla birlikte çözüldüğü ve burjuvazinin tarih sahnesinde kendi sistemini pekiştirmiş bir sınıf olarak yer almaya başladığı andan itibaren kadınlar da sistemin ve yeni egemen sınıfın (burjuvazi) özel hedefi oldu.

 

Burjuvazi, proletaryayla sınıf olarak karşı karşıya geldiği ilk işçi ayaklanmalarından başlayarak (1830’lardan itibaren) işçi kadının “zaptedilmesi” için özel bir çaba ve yönelime girdi. Çünkü kadınlar, tüm o ayaklanma ve isyanların özel bir dinamiği, erkeği de teşvik edip güçlü kılan motor gücüydü.

 

Oluş içindeki kapitalist üretim ilişkileri, aynı zamanda burjuvazinin kendi sistemini ideolojik-siyasal-kültürel boyutlarıyla da inşa ettiği, karşılaştığı her yeni gelişmeye yanıt olarak bu bütünlüğü derinleştirdiği diyalektik bir süreç olarak işliyordu. Devrim ve karşı devrim, kendi yasalarını, kültür ve bütünsel olarak değerler sistemini oluşturuyordu.

 

Burjuvazinin heybesinde tüm toplumsal güçleri daha ileri bir geleceğe taşıyacak ilerici dinamikler yoktu. Bu, artık kendi sistemini kurmuş ve o sistemin temeline emek gücü sömürüsünü koymuş bir sınıfın tabiatına aykırıydı.

 

Proletarya ise kendi sınıfsal çıkarları temelinde ideolojik-siyasal-kültürel bir sınıfsal bütünlüğü henüz oluşturamamış, “oluş halinde” bir sınıftı. Feodal gericiliğe karşı ittifak kurduğu burjuvaziyle kopuşu ve karşı karşıya gelişi şimdi başlıyordu. Ondan farklı olarak yüzü ileriye dönüktü ve zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyinin olmamasının özgürlüğünü yaşıyordu.

 

Burjuvazi, sınıfsal kimliğini ve yönünü henüz tam oluşturamamış bu sınıfın kendisi açısından taşıdığı o yıkıcı gücünün farkındalığıyla toplumsal ilişkileri düzenlemeye çalışıyordu. Temeli atılan sistemini şimdi tamamlıyordu. Devasa işçileşme dalgasının yaşandığı bu sürecin, burjuvaziyle-proletarya arasında yaşanacak çatışmalar zinciriyle ilerleyeceğini biliyor, yaşıyordu.

 

Bu açıdan da proletarya, henüz kendisi için sınıf ol(a)madan ya da bu merhaleleri ideolojik-siyasal düzeyde tamamla(ya)madan ona gömlekler biçmeye soyunmuştu. Kendinden önceki tüm egemenlik biçimlerinin oluşturduğu deneyim hazinesi elinin altındaydı. Üretim gelişip tekelleşmeye evrildikçe, ortaya çıkan tüm toplumsal sonuçları, kapitalist üretimin ihtiyaçları temelinde örgütlemek onun için tarihsel bir zorunluluktu.

 

Bu minvalde, burjuvazinin yardımına koşan en büyük güç, “modern kötülüklerin yanı sıra, dünün mirası olan bir sürü kötülük”tü. Bu açıdan da o, sadece ‘oluş halinde bir sınıf’ değil, geçmişin bütün kötülüklerini güncelleyerek uygulamaya sokan tüm egemenlik biçimlerinin güncellenmiş temsilcisiydi.

 

Bu açıdan da proletarya, özelde de kararlılık ve gözüpeklikleriyle kadın kitleleri, “yalnızca yaşayanlardan değil, ölülerden de acı çekecek” bir “mühendislik” saldırısıyla karşı karşıyaydı. Geçmişin tüm gericilik zincirlerinin pası, şimdi burjuvazinin elinde parlatılıyordu. En çok da kadınlar için…

 

Zincirin en kritik ilmiğini ise aile oluşturuyordu.

 

Tüm feodal ilişkilerin yerle bir olduğu bu çağ döngüsünde, kadın da, aile kurumu da, çocuklar ve ebeveynlerle ilişkiler de ahlaki bir çöküntü yaşıyordu. Bu depremin ve kitlesel işçileşme dalgasının en acımasız faturası kadınlar ve çocuklara çıkarılıyordu. Çözülen feodal ailenin kapitalist ilişkiler içinde işçi ailesine dönüşmesi, burjuvazi için de, o çözülme sürecinin tüm ahlaki-ruhsal-insani çöküşünü yaşayan işçi için de tarihsel bir ihtiyaca dönüşüyordu.

 

İşçi ailesi, 19. yüzyılın kitlesel göç ve işçileşme dalgası içinde çöken eski toplumsal ilişkilerle birlikte yersiz yurtsuz kalan işçilerin sığındığı ve vahşi koşulların hüküm sürdüğü o “yoksullar evlerinin” içinden doğuyordu. Her türlü saldırıya açık kadının “çaresizliğinin” erkek proleterin yeniden üretim için gereksinim duyduğu ihtiyaçların çakışmasıyla doğan bu aile, giderek bütünlüklü bir sisteme dönüşen kapitalist üretim içinde burjuvazi için de bir zorunluluktu.

 

Bu kurumu, erkek egemenliğinin derin zincirleriyle kendi düzenine bağlamanın sayısız aracını devreye sokacaktı. İsyanlarda en önde yer alan ve burjuvazinin özel nefretini kazanan işçi kadını da, boynuna doladığı o zincirlerin bekçisi yapmayı özel bir uğraş haline getirecekti.

 

Bu uğraşın içeriğine teslim olmayan, tersine onun çizdiği sınırları cinsinin tüm tarihsel birikimi ve sınıfsal öfkesiyle çiğneyip geçen, kendisine giydirilmeye çalışılan toplumsal cinsiyet rollerinin hepsini devrimin ateşini harlayacak kadar keskin bir kılıçla parçalayıp geçen kadınlar, düzen için erkeklerden daha tehlikeliydi. Burjuvazi, kadınların katılmadığı hiçbir devrimin başarılı olmadığının bilinciyle hareket ediyor, onları kendi sistemine özellikle din üzerinden bağlamak için çabalıyor, bu eşikleri aşıp geçtiklerinde neler olabileceğini tarihsel deneyimlerden biliyordu. Fransız ihtilalindeki rollerini ve kendilerini görmeyen ihtilale tepki göstererek kiliseye yöneldiklerinde, o devrimin nasıl bir kırılma yaşadığını yakın zamanda deneyimlemişti.

 

1800’lerin ortalarında patlak veren ve binlerce işçinin ölümüyle bastırılan tüm işçi ayaklanmalarında en önde olan ve dahası o ayaklanmalardaki varlığıyla motor güç işlevi gören kadın işçi kitlelerine olan burjuva düşmanlık ve bu düşmanlığı büyüten korkuları, en saf haliyle ilk işçi “devleti” olan Paris Komünü sırasında ve sonrasında görürüz. Komün süreci işçi sınıfı için olduğu kadar burjuvazi için de kapitalist sistemin bütünsel bir siyasal-ideolojik-kültürel temele oturmasının dönüm noktalarından biri oldu. Bu tarihsel kesit, işçi sınıfından kadınlara karşı burjuva düşmanlığının tüm ideolojik argümanlarının oluşturulduğu, bunların imgelere dökülerek derinleştirildiği bir süreç oldu aynı zamanda.

 

Bu imgelemi ya da o dönemin kadına dönük söylemlerini incelediğimizde, kadının taşıdığı dinamiklerin egemen sınıf burjuvazi için nasıl bir kabusu ifade ettiğini anlamamız da güç olmayacaktır. O dönemin zincirlerini kırarak ilk işçi devletinin ve o devleti oluşturan isyan sürecinin temel dinamiği haline gelen kadınların nasıl bir öcüleştirme, aşağılama saldırısıyla karşı karşıya kaldıklarını, burjuvazinin erkeklerin davranışını toplumsal cinsiyet rolleri içinde “anlaşılır”, bulurken kadınları “akılsız” olarak tanımlayıp tehlikeli gördüğünü ve kadınların özel olarak nasıl canavarlaştırıldıklarını Gay L. Gullickson Komün’ün Asi Kadınları kitabındaki geniş anlatım ve örneklerde bulabilirsiniz. O dönemin tüm aşağılayıcı söylemlerinde kadına gösterilen adres “evine dönmesi”, ailesinin hizmetkarı olmasıdır. Erdemli olmak budur! Bunun dışına çıkanlar her türlü işkenceyi, idamı, katliamı hakeder!

 

Kadınlar binlerce yıllık erkek egemen kültür tarafından “akılsız” olarak kodlandıkları gibi, kendilerine çizilen sınırların dışına çıktıklarında da “erkekten daha tehlikeli” olarak tanımlandılar.

 

Nitekim akılla duygunun özdeşleştiği noktada kadınlar gerçekten de tehlikeliydi. Paris Komünü ya da diğer işçi ayaklanmaları, Ekim devrimi... hepsinin ortak özelliği, kadınların ebeliğinde doğmuş olmalarıdır. Kadınlar ya askerleri durduran manevi gücü ya korkusuzca barikatların önüne fırlamaları ya çözülmeye başlayan erkek iradesini toparlayıp yeniden ateşleyen tutumlarıyla onları nasıl korkutmasın ki?..

 

Günümüze geldiğimizde, kadınlar tam da bu nedenlerle zaptedilmeye, din ve tarihsel gericilik birikiminin tüm karanlığıyla sisteme zincirlenmeye çalışılıyor. Kapitalist sistemin her açıdan ciddi bir krizle sarsıldığı fakat işçi ve emekçi kitlelerin kendi sınıf çıkarları temelinde örgütlü bir güç olamadıkları bu koşullarda bile geleceği öngörerek hazırlık yapıyor. Burjuva karşı devrimin bu hazırlığı içinde kadının evine, kocasına, sisteme ruhunu köleleştirerek bağlaması özel bir yerde duruyor. Tarihsel krizin, Türkiye’deki gibi ciddi bir rejim krizi, dahası toplumsal kriz olarak karşımıza çıktığı günümüz koşullarında bu onlar için bir zorunluluktur.

 

Fakat kadınlardaki dönüşüm ve farklılaşma, tüm o gericilik zincirlerine rağmen engellenemiyor. Eşyanın tabiatı gereği bu engellenemeyecek! En ücra yerleşim alanlarındaki kadınlar bile, kadının yaşadığı evrensel dönüşümün parçası oluyor. O nedenle örneğin, en tutucu yörelerde dahi HES’ler için verilen toplumsal mücadelenin ön saflarında kadınların olması şaşırtıcı değil. Keza dindar-muhafazakar kesimlerden kadınlardaki boşanma oranlarının artması ya da itiraz etmeye başladıkları noktada şiddete uğramaları benzer başka bir örnek olarak verilebilir. Kadını din ve faşizmin penceresinden bakarak düşmanlaştıran Trump’a karşı gelişen kitlesel kadın öfkesi ya da kiliselerin kontrolünde gündemleştirilen kürtaj hakkının gaspına dönük dünya ölçeğindeki eylemler ya da eşit işe eşit ücret talepli gösteriler, sadece Türkiye’ye değil dünya çapında  kadın dinamiğinin nasıl bir öfke biriktirdiğini açıkça gösteriyor.

 

[sürecek]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar