Kalemler, Renkler, Resimler

Kalemler, Renkler, Resimler

Gelsen zaman, gitmesen zaman… arada bir dursan zaman… çocukları duysan zaman… duyup da dinlesen zaman… bir eski yıl sonuna üç yanık gece kala akmasan donsan zaman… abim on dört olana bir kısacık gün kala gitmesen kalsan zaman… işte o zaman… tam o zaman… abim on dört olduğu zaman… eksilmesen, çoğalsan zaman…

Hülda Öklem Süloş

Boğuluyordu! Karanlık bir kuleye dönen göğüs kafesinin ortasında bir yük asansörü bir aşağı iniyor bir yukarı çıkıyor, boğazıyla midesi arasında gelip geçtiği ne kadar yer varsa yakıp kavuruyor, bir çekimlik nefes için bile hiçbir boşluk bırakmıyordu. Havasız kalıp içi patlayacak gibi olduğunda can havliyle resim defterine uzandı, ilk sayfasını açtı. Boyalarındaki en kırmızıyı bulup çıkardı. Beyaza can verecekti. Sayfanın en soluna kıpkırmızı düz bir çizgi çizerken biraz olsun içi aydınlandı. Kırmızının sevinci sayfaya aktı. Sonra kalemi büyük bir özenle tekrar başladığı noktaya koydu. Biraz durakladı ve yanaklarını kemire kemire kocaman bir yarım daire çizmeye koyuldu. Yuvarlamayı bitirdiğinde yer gök zangırdadı, tel dolabın kapakları açıldı kapandı, tekrar açıldı, gümmm diye duvara çarpıp durdu. İçinde ne varsa, tabak çanak, çatal, kaşık, bıçak etrafa yayıldı. Uzandığı yerden kalktı, dizlerinin üzerinde emekledi, kırılan camla havalanan perdenin arasından kafasını uzatıp dışarı baktı. Bahçe toza boğulmuş, vadi bozla kavrulmuş, koca dağlar görünmez olmuştu. O arada kalem de elinden uçmuş, bir yerlere girip kaybolmuştu. Kırmızının sevincinden utandı. Suçlu suçlu sağına soluna bakındı. İşte oradaydı, sedirin altında. Kaleme uzanırken alnını buruşturdu, kaşlarını çatıp yere oturdu. Dizine bir cam parçası batmış, canı yanmıştı. Kırmızı kırmızı kanıyordu. Acının rengi de kırmızıydı demek! Ağı çiçeğininki de! Ateşinki de! Kanınki de! Resim defterinin yanına süründü. Dizinden akan kanı elleriyle, ellerini de kazağının lime lime olmuş kollarıyla temizledi. Kanın durduğundan emin olunca gevşedi. Yine de, ikinci yarım yuvarlağı döndürürken elinin titremesine hâkim olmak için aşırı bir çaba sarfetti. Dönüşü tamamladığında şekil de tamamdı. Geriye çekilerek eserine baktı. “Muhtarın kara gözlüklerine benzedi,” diye düşündü ciddi ciddi, “onunkileri de kırmızıya boyasam ne güzel olurdu!” Gülümseyivermişti farkına varmadan…

Turuncuya uzanırken abisiyle su kenarına kurdukları çadır geldi aklına. Yaylada, elma ağacının altında. Geceleri içinde uyurlar, anlattıkları her masalın sonunda ağaçtan düşecek üç elmayı bekleyip gülüşürlerdi. Bir an için bakışları buğulandı, sonra dikkatini yeniden, yaptığı resimde topladı. İkinci harfin birbirine doğru eğik iki kenarını üst noktalarından kavuşturdu. Altını açık bıraktı. Çadırın duvarları gibi.Orta noktalarından bir çizgi çekti. Abisinin “bak ne kadar geniş!” diyerek iki yana upuzun açtığı kolları gibi dümdüz ve güçlü olsun diye üzerinden bir daha bir daha geçti. O sırada hava bir karardı, bir aydınlandı, bir aydınlandı, bir karardı. Yanıp sönen gürültü yukarılardan gelmişti, çaka çaka yok olup gitti. Anasının sesi kulağına çalındı. “Korkma oğul! Havan topudur, Çakal geçmiştir. Yanlışlıktır!” Yanlışlık nerdeydi? Kimdeydi? Çakalda mı? Pofladı. İkinci de bitmişti.

Yeşili çekip çıkardı. Üçüncüye başladı. Yukarıdan aşağıya dümdüz indi yeşille. Elini kaldırdı ve kalemi çizginin tepesine kondurdu usulca, kocaman bir yarım yuvarlak döndürdü sonra. “Ayağı unutma,” demişti abisi. “Bak şöyle, asker yürüyüşündeki gibi dümdüz olacak, öne uzanacak, sert vuracak! Rap-rap-rap!” Ses kulağında yankılandıkça bacağı uzattı, uzattı da uzattı.Çoğu şeyi abisi öğretmişti ona. Bir de öğretmeni. “Yağmur” olan abisiydi, o da “Rüzgâr”. Adları anlamlarında gizliydi. Sesleri ve isimleri bütün gün vadide yankılanır dururdu. Sabahtan akşama yağmur gibi yağar, tazı gibi koşarlardı, tabii eğer okul yoksa. Son zamanlarda okulun açık olduğu güne de pek rastlanmaz olmuştu ya! Devam etti, rap-rap-raaaa…Tam bitirecekken durdu. Üçüncü gümbürtü kopmuştu. Abisinin “Bu da geçer, korkma,” dediğini duyar gibi oldu. Ama geçmiyordu! Alışamamıştı. Gökten düşen üç elma değildi ki bunlar alışsındı! Öfkeyle kalemi fırlattı. Asker yeşili harf de hazırdı.

Temkinli hareketlerle pencereye yanaştı, sessizce etrafına bakındı. Uzun süredir kediler, köpekler, hatta tavuklar bile ortalıkta görünmüyordu. Sokaklar ıssızdı. Sıkıldı. Evde kimse yoktu. Anasını düşündü. Her günağarışında evden çıkıp, günbatımında eve dönen anasını… Dünyanın bütün yükünü omuzlarında taşıyan anasını… Sabahlara kadar kapı önünde kıpırdamadan oturup karanlığı bekleyen anasını… Usulca yanına ilişir, başını onun mahlep kokulu omzuna yaslar, derin bir uykuya dalardı. Sabah gözlerini yatağında açtığında ocağa odunları atmış, çoktaaan evden çıkmış, doğanın bağrında bir yerlerde işe koyulmuş olurdu. İçi sızladı. Kızgınlıkla zayıf gövdesini yere attı. Anasının renklerbirahenk kilimi üzerinde bir o yana bir bu yana yuvarlandı durdu. Yuvarlanmaktan yorgun düşünce, resim defterinin tozlanmış sayfasının yanına kolunu gerdi uzattı, güneşten esmerleşmiş küçük sarı başını çelimsiz çocuk omzunun üzerine yasladı, alnına düşen bir tutam perçemi de elinin tersiyle ittikten sonra açık bir kahverengi seçti çıkardı. Ağaç koktu oda, toprak koktu, yağmur koktu. Meşe palamutlarını taşıyan dağ rüzgârı geldi onu buldu. Gülümsedi. Dışarı çıkıp palamut toplayası geldi. Bir gün kocaman bir meşe ağacının altında durup uzun uzun dallarını seyretmişler, yapraklarının arasından gökyüzünü görmeye çalışmışlardı. “Bu ağaç,” demişti abisi, “neden bu kadar büyük ve güçlü, biliyor musun? Güzel büyümüş de ondan! Köklerini toprağın derinlerine güzel salmış da ondan!” Güzel büyümek ne demekti? Nasıl güzel büyünürdü? Ya kökler? Kökler toprağa nasıl güzel salınırdı? Kalemi yeniden eline aldı. Uzun bir çizgi çekti yukarıdan aşağıya. O ağacın gövdesi gibi dümdüz ve upuzun bir çizgi olsun diye aşırı gayret sarfetti. Dördüncü gümbürtü koptuğunda hiç kılını kıpırdatmadı, “Çakaldır, havan topudur, insan yoktur!” diye mırıldandı öğrenilmiş bir ses tonuyla, “Güçlüyüm ben!” Dördüncü şekil bittiğinde odaya dolan kesif yanık kokusu ona çakalı da palamutları da meşe ağacını da unutturdu.

Sıra beşincisinde, çizmesi en zevklisindeydi. Abisiyle içinde yüzdükleri küçük derecikteydi. O kıvrım kıvrım, büklüm büklüm şekildeydi. Aklından dere geçtiği anda su koktu oda. Serin koktu. Sarıya uzandı. Bir çırpıda çizgiyi dalgalandırdı. Küçücük de bir kuyruk yaptı. Birden canı sıkıldı. Köyün ortasından geçen suyun rengi neden mavi değildi ki? Ya da yeşil? Çamur gibi bir şeydi. “Yaralı akıyor da ondan,” demişti anası bir kere gözlerini ondan kaçırarak. İçindeki yük asansörü yeniden inip çıkmaya başladı. Tam o sırada kıyamet koptu ve hızla odaya doldu. En şiddetlisiydi. Defterinin üzerine koyu bir toz bulutu indi. Masanın üzerindeki renkli dünya, aksından çıktı, kilimin üzerinde yuvarlandı, odanın içinde tıngır mıngır dolandı, sedirin ayağına çarparak durdu. Bir tarafı içine çökmüş, üzeri kömür karası bir tozla kaplanmış, ovaları, dağları, denizleri solmuştu. “Bunun adı yerküre. Senin memleketin bunun neresinde, köyün neresinde, evin neresinde? Hadi evlat, göster bize!” demişti öğretmen okulun açık olduğu günlerden birinde derste. Dışı başka cevap verirken içi başka haykırmıştı. “Dünyanın her yanı böyle çakıp çakıp söner mi, her köyü sönüp sönüp yanar mı? Öğretmenim, sen söyle!” Yanık kokulu bir duman girerken odaya, beşinciyi de tamamladı. Artık hepsi tamamdı…

Gökyüzünden düşen yaralı bir sığırcık cama çarptığında kalemi kağıdı bırakmış uzak dağları seyre dalmıştı. İrkildi. İçi titredi. Ürperdi. Gözlerini sımsıkı yumdu. Akşam iniyor, hava kararıyordu. Yaralı kuşlar ile karanlık, düşlerini de karartıyordu. Oysa eskiden öyle miydi ya! Akşam olur olmaz başlardı masallarla oyunlar. Bazen şaşırıyor, bunları hiç yaşamadıklarını düşünüyordu. Artık karanlığı sevmediği için siyahı da sevmez olmuştu. O yüzden siyah kaleme bir türlü eli gitmiyordu. Birden anasının nehir güllerini çok sevdiğini hatırladı. O güller simsiyah açarlardı. Fikrini değiştirdi. Boya kutusuna uzandı, siyah kalemi çekti çıkardı. Başını tekrar çelimsiz kolunun üzerine dayadı, çıplak ayaklarını kilimin üzerine gerdi uzattı, büyük emek ve çabayla çizdiği o kocaman beş harfin etrafına minik siyah balonlar kondurmaya başladı. İşi bitince siyah kalemi sedirin üzerine bıraktı. Karton kapağından bir sürü neşeli çocuğun kendisine gülümsediği boya kutusunu yere doğru salladı. Birahenk renkler, renkler birahenk kilimin üzerine saçıldı. Şimdi sayfayı renkli uçurtmalarla dolduracak, her bir siyah balonu bir uçurtmanın kuyruğuna dolayacak; sarı, kırmızı, turuncu, yeşil, mor uçurtmalar uçuracaktı. Boyadı, boyadı… Bakışları buğulanıncaya, otuz dördü tamamlayıncaya, çakır gözlerindeki keder iki damla yaş olup akıncaya kadar boyadı…

Kağıda düşen iki minik damlayı kazağının yeniyle sildi ve usulca “Şimdi mavi!” dedi. Mavi, renklerin en güzeliydi! Gökyüzü maviydi. Hiç görmediği deniz maviydi. Yarasız akan bütün dereler maviydi. Bir de özgürlük maviydi. Öyle diyordu abisi. Gözlerinde çakır bir hüzün, en güzel renge daldı. Kalemlerinin değmediği her noktayı maviye bulayacaktı. Noktalar mavinin içine bulut olup dağılacaklardı. Kağıdın beyazı her kalem hareketiyle biraz daha biraz daha maviye dönerken göğsündeki o kocaman karanlık biraz daha biraz daha azaldı. Burnunun ucuna yapışıp kalan yanık kokusu hafifledi. İçi abisinin muzip bakışlarıyla doldu, gök oldu, deniz oldu. Gözleri bir yandı, bir söndü; bir söndü, bir yandı; dolup dolup boşaldı… İncecik parmaklarıyla tek tek saymaya başladı. Bir daha, bir daha saydı. Baştan saydı, sondan saydı… Hepsi birlikte otuz dört candı… Yılın son gecesine üç gece vardı… Abisinin on dördüne ise sadece bir gün…

Etraf sakinleşmiş, patlamalar kesilmişti. Resim defterini yerden kaldırdı, usulca kapıyı açtı, dışarı çıktı, iki basamak indi, üçüncüye oturdu. Resminin üzerindeki tozları silkeledi. Sonra eserini iki bulutun arasından bir yol bulup süzülen güneş huzmesine tuttu ve etrafı otuz dört siyah balon ve otuz dört renkli uçurtmayla çevrili beş kocaman harfi yavaşça okudu. B-A-R-I-Ş.

Gelsen zaman, gitmesen zaman… arada bir dursan zaman… çocukları duysan zaman… duyup da dinlesen zaman… bir eski yıl sonuna üç yanık gece kala akmasan donsan zaman… abim on dört olana bir kısacık gün kala gitmesen kalsan zaman… işte o zaman… tam o zaman… abim on dört olduğu zaman… eksilmesen, çoğalsan zaman…

Alnına düşen ilk damlalarla gözlerini açtı. Nerede olduğunu şaşırdı. Hangi zaman ve mekândaydı kafası karıştı. Etrafındaki her şey sessizdi şimdi. Uzak dağlar eski sükunetlerine kavuşmuşlardı. Az önceki karmaşanın toprakta bıraktığı ufuneti almak isteyen bir yağmur, sakin sessiz yağmaya başlamıştı. Yeni görüyormuş gibi çevresini tararken bakışları tam karşıda bir noktaya takıldı kaldı. Gözlerini o noktadan ayırmadan kalktı, birkaç adımda yıkıntı tepeciğine vardı. Eğildi, molozun arasındaki bal rengi üç küçücük yuvarlağı yavaşça yerden aldı. Uzak dağlardan kopup gelen sert rüzgârlar, ormanlardan topladıkları meşe palamutlarını önlerine katıp köylere indirirlerdi her sonbahar. İki avucunu birleştirip çanak yaptı, üç palamudu düşürmeden ancak böyle kavradı. Sonra kollarını giderek hızlanan yağmurun altına doğru dümdüz uzattı ve sıkı sıkı kapattığı parmaklarını dikkatle açtı. İri damlalar önce parmaklarına değdi. Ordan meşe palamutlarına, palamutlardan avuçlarına, avuçlarından bileklerine, bileklerinden yün kazağının içlerine aktı, ta dirseklerine ulaştı. Hiç umursamadı, hiç kıpırdamadı, soluk bile almadı. Tohumların suya doymalarına dalıp kaldı. Bir an için gözleri ışıldadı, yüzü aydınlandı, içinde renkler birahenk çiçekler açtı.“Gökten üç palamut düştü,” dedi sonra usulca, “Biri sana, biri bana… Birisi de BARIŞ’a…”

Kitap-lık

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar