‘Kara Ölüm’ün günümüzdeki izdüşümleri

‘Kara Ölüm’ün günümüzdeki izdüşümleri

Floransalı hümanist Giovanni Boccaccio’nun Decameron’da Kara Ölüm’ü betimleyişi pandemi altında yaşayan bir toplumun en düşünceli anlatımlarından biridir

Paula Findlen

Vebayı, elbette on dördüncü yüzyılın ortalarında doruğuna ulaşan meşum veba salgını Kara Ölüm’ün merceğinden biliyoruz. Felaket Avrasya ve Kuzey Afrika’nın büyük kısmını etkiledi; hatta Afrika’nın Sahra-Altı’na ve Hint Okyanusu’na dek ulaşmış da olabilir. Ama beraberinde getirdiği yıkımın en canlı kayda geçirilişlerinden bazıları, on dördüncü yüzyıl hümanisti Giovanni Boccaccio’nun insanlık tarihinin en ölümcül pandemisinde en öndeki koltuklardan birinde yer aldığı Floransa gibi Avrupa kentlerinden gelir. O kentlerde Kara Ölüm damgasını her şeyin üzerinde öylesine bıraktı ki, zaman, vebadan öncesi ve sonrası olarak bölünebilir.

1348’de Boccaccio’nun dünyası aniden ve dramatik biçimde değişti. Floransalı zengin bir tacirin gayrimeşru oğlu olan Boccaccio, otuzlarının ortalarında, babasından bağımsızlığını kazanmaya çalışan ve Floransa’yı geride bırakmayı umut eden, yoksul bir yazar ve zaman zaman da ticari vekildi. “Ölümcül salgın hastalık” memleketine eriştiğinde muhtemelen orada değildi ama hemen sonrasında geri döndü. Onu kesintiye uğramış yaşamların kaosuyla baş etmekte yalnız bırakarak, babası ve üvey annesi dahil nüfusun ez az üçte biri öldü.

Boccaccio, Decameron’da sosyal mesafelenmenin on dördüncü yüzyıldaki dengi normal ilişkileri dönüştürüp gererken, güvenin ne kadar hızlı çöktüğünü tasvir ediyor. Boccaccio bu yıkılmış manzaraya yaratıcı bir yanıt olarak, deneyimlerini hemen kağıda dökmeye başladı. Decameron’u -kentten kaçan yedi genç kadın ve üç erkek tarafından anlatılan yüz öykü- 1351’de tamamlamış olması olasıdır.

Toplumun meraklı bir gözlemcisi olan Boccaccio, Decameron’da sosyal mesafelenmenin on dördüncü yüzyıldaki dengi, normal ilişkileri dönüştürüp gererken, güvenin, arkadaşlar ve komşular arasında bile, ne kadar hızlı çöktüğünü tasvir eder.

Korku insanları sarıp sarmaladı ve bir dizi yoldan ifadesini buldu. Boccaccio, birçok insanın tek başına ya da yabancıların arasında ölmesine ağıt yakıyordu. İnsanların açıkta bir araya gelememesinden ya da hastalığa yenilen sevdiklerinin, akrabalarının ya da arkadaşlarının bedenine sarılamamasından dolayı eskiden olduğu gibi yas tutmadıklarını belirterek ölü gömme uygulamalarındaki değişimleri belgeledi. İnsanlar gündelik hayatlarında karşılaştıkları her şeyin enfeksiyon barındırdığını fark ettikçe, sıradan etkinlikler muazzam bir kaygı kaynağı haline geldi ve onların hayatta kalamamaları ihtimaliyle takıntılı bir biçimde vasiyetlerini değiştirmesiyle, noterler işlerinin açıldığını gördü. Hastalık kentin toplumsal dokusuna sızdığında ve onu dönüştürdüğünde, bu tüzel kişilik bütünlüğünü sürdürmek için mücadele etti.

Decameron devletin ne kadar kusurlu bir biçimde müdahale ettiğini de yansıtır – bu, Boccaccio’nun çok iyi anladığı bir şeydir; yakın geçmişte ölen babası, son derece uygun bir Orwell’yen isimle, “Bolluğun Memuru” (Ufficiale dell’Abbondanza) olarak tanımlanan, yedek kaynaklardan sorumlu kişiydi. Tahıl önemlidir, tuvalet kâğıdı değil. Özellikle bu iş için oluşturulmuş geçici komiteler, savaş zamanlarında olduğu gibi, normal hukukun üstünlüğünün ötesinde sıra dışı yetkiler iddia ederek, acil durum önlemleri aldı.

COVID-19’un aksine, hıyarcıklı veba insan temasıyla değil – hıyarcıkları neşterle kesen bir cerrah değilseniz ya da enfeksiyon bölgesiyle doğrudan temasınız yoksa – pireler ve onları taşıyan hayvanlar tarafından bulaştırılıyordu. Ama Rönesans Floransa’sı bu hastalığın nasıl işlediğini bilmiyordu. Hekimler ilk başlarda hastalığın kaynağının kentin yaz aylarındaki sıcak, nemli havası olduğunu kabul etti. Kente bulaş taşıyan malların ve kemirgenlerin girişini engelleme imkanını gerçekten taşıtan karantinayla karşılaştırıldığında, hastaları evlerine hapsederek yalıtmaya yönelik doğaçlama önlemler, hastalığın seyrini yavaşlatmaya çok az katkıda bulundu.

Yaygınlaşan korku, yoksulların, yabancıların ve toplumun ayrıcalıksız kesimlerinin -kaçma lüksüne sahip olmayanların- daha fazla kötü muamele görmesinin temeli haline geldi. Onlar zehirli havanın kaynağı mıydı? Önceki kuşaklar kafirlerin, Yahudilerin ve cüzzamlıların nefesleriyle insan öldürebildiğine inanıyordu. Bu tehlikeli fikir bu yeni hastalığın ahlaki açıklamalarını ve korkunun yönlendirdiği, toplumun saf olmayan unsurlarından arındırma çabalarını -Floransa’da değil, dini ve iktisadi gerilimlerin vebanın gelişini öncelediği İspanya, İngiltere ve Kuzey Avrupa’da- esinlendirdi.

Bunun yerine en sofu Floransalılar dua etti. Kendilerini kurtarmak için kentten kaçmayan ruhban sınıfı, yeri geldiğinde insanları en iyi şekilde davranmaya cesaretlendirerek, yeri geldiğinde de her şeyin nedeni oldukları için cezalandırarak, başkalarını kurtarmak üzere kentte kaldı. Devleti aradan çıkaran muhalif vaizler, ilahi lütfa müracaat etmeksizin iyi bir son hayal etmenin olanaksız olması nedeniyle, inananları ibadete topluyordu. Elbette işler durma noktasına geldi. İnsanlar ve bölgeler arasındaki ticaret, risk alacak ve sonuçlarına katlanacak kadar cesur ve gözü kara olanları kurtararak, fiilen durdu.

Boccaccio ve çağdaşları için veba, açgözlülük ve şefkatin sınırlarını tanımladığı ölçüde, bilgiyle cehalet, hakikatle aldatma arasındaki ince çizginin nihai sınaması haline geldi. Ünlü hekimler baş döndürücü bir çelişkili açıklamalar silsilesi sunarak – otorite ve eğitimin ağırlığıyla desteklenen, fantastik bir biçimde detaylandırılmış astrolojik kartlar, beden sıvılarının dengesi ve dengesizliğinin karmaşık tıbbi kuramları – deneyimlerini tüm güçleriyle boca ettiler. Bulaşıcı hastalık kuramına sahip değillerdi. Aksine hastaları ve ölümü önemseyen en kabiliyetli tıp pratisyenleri en iyi ilacın, başlangıçta kıt olan deneyimden kaynaklandığı sonucuna vardı. Daha alçakgönüllü sağaltıcılar ve sağaltımı sofu bir yardımseverlik edimi olarak görenler, ıstırapları hafifletmek için yaşamlarını tehlikeye attılar. İnsanlara boş vaatlerde bulunan şarlatanlar insanların çaresizliğinin üzerine pusuya yattı.

Aksine herkes, ortak bir deneyim olduğu için Boccaccio’nun doğru sözcükleri bularak ürkütücü ve kesin ayrıntılarıyla betimlediği belirtileri tanımakta ustalaştı. Onun, Floransa vebasının “Doğu’da aldığı biçimi almadığına” dair keskin gözlemi, bir hastalığın tek bir şey olmak yerine insanlar, hayvanlar ve böceklerle göç ederken evrim geçirebilen ve değişen farklı belirtilerin bir karmaşası olduğunun farkına varmak için modern çağı beklemek zorunda olmadığımızın hatırlatıcısıdır. Toplum bulaş yollarını anlamamış olsa da, insanlar bunun dışavurumlarını yakından gözlemliyordu.

Boccaccio, veba Floransa’ya varmadan önce farklı bir şey olduğunu bilmekle kalmadı, veba kentte bahar ve yaz ayları arasında evrim geçirdiğinden, “hastalığın belirtilerinin değiştiğini” de kavradı. Hıyarcıklı veba muhtemelen zatürre ve septik çeşitlemelerine yol verdi – buna, insanlar enfekte hayvanları yedilerse gastrointestinal çeşitlemesini de kesinlikle ekleyebiliriz. Biri sağlıklı bir bireyin yakınlarında kan öksürdüyse, o birey hasta olabilirdi ve herkes bu korkunç gelişmeyi not etti. Hastalığı anlamak, sadece belirli bir uzmanlığı ya da otoritesi olduğunu iddia edenlerin değil, tüm toplumun bir projesi haline geldi. Bu Boccaccio’nun Decameron’un girişine yazdığı bir dersti.

Başlangıçta veba on dördüncü yüzyıl tıbbının yetersizliklerini açığa çıkarırken hekimleri de daha iyi tavsiyeler sunmaya ve gelecek yıllarda farklı çözümlerin peşine düşmeye zorladı. Vebanın ne tür bir zehir olabileceğini düşünmeye başladılar ki bu bir bulaş modeline doğru atılmış ilk adımdır. Şüphesiz önleyici önlemlerinin hiçbiri vebayı ortadan kaldırmadı ama ilk başta geçici ve sonra da yarı kalıcı olarak, tıp pratisyenleri ve devlet arasında kamu sağlığı önlemlerinin tasarlanması konusunda yeni bir ortaklığın kurulmasına yardımcı oldu.

Boccaccio, vebanın öldürücülüğüne rağmen okuyucularını umutsuz bırakmaz. Acı bir ironiyle insanlık tarihinin uzun yürüyüşünde, vebanın “kısa bir tatsızlık” – süreci kısa, etkisi uzun – olduğunu ilan etti. Toplumunun felaketten çıkışını ve felaketin yeniden geri dönüşünü görecek kadar yaşadı. Bununla beraber 1351’de ihtiyatlı bir biçimde iyimserdi: Gelecekte, daha iyi hazırlanmak, 1348’deki yüksek ölüm oranlarını azaltabilirdi. “Biraz yardım alsalar hayatta kalabilecek olan birçok büyük insanın öldüğü” sonucuna vardı.

Bu tür bir felaket karşısında Floransa, temel gereksinimlere -sıradan hayatlarının narinliğinden kopanlar için yiyecek, giysi ve yatak gibi- uygun bir biçimde karşılık veremedi. Kent karantinayı etkili bir biçimde uygulayamadı, çok sayı hasta ve ölmekte olana uygun tıbbi bakımı sağlayamadı ve ölüleri, yaşayanlardan güvenli ve sıhhi bir mesafede gömemedi. Boccaccio, sadece birkaç sayfa içinde, sonucu belirleyen şeyin sadece ilahi irade olmayıp, hastalığın başka araçlarla sürdürülen bir savaş olduğu ve hastalığa çoğu zaman savaşın eşlik ettiği düşmanca ve öngörülemez bir ortama karşı insani farkındalık ve müdahale edebilirlik meselesi de olduğunu anlatarak, gelecekteki pandemilerle mücadele için bir tasarı ortaya koydu.

On dördüncü yüzyılda vebaya verilen bu tepki, miadı dolmuş bir eski kalıntı değildir: insanların bulaşıcı hastalıklar hakkında nasıl düşündüğü ve, gerçekten de, bir pandeminin ortasında ne türden insanlar haline geldiğimiz hakkındaki kavrayışımızı belirlemeye hala devam eder.

Boccaccio’nun tıbba eleştirel müdahalesi, bilgi sistemlerinin, bilinmeyeni açıklamakta ilk başta nasıl başarısız olduğu konusundaki şüpheciliğinin basit bir yansıması değildir sadece. Floransa yıkımı denetim altına almaya başladıkça, kentin önermeye başladığı çözümlerin eşit derecede önemli bir hedefle çatışmasından da endişe etmiştir: Kentin gönenmesini sağlayan kolektif esenlik algısı nasıl eski haline getirilebilir? Gerilmiş toplumsal ilişkileri ve parçalanmış ekonomisiyle karantina altındaki bir toplum temelden sağlıksızdır. Floransa, organları, yavaş yavaş ama kesin olarak, ölmekte olan bir bedendi. Bir kenti canlandırmak için ne yapmak gerekir?

Kara Ölüm’ün doğrudan sonuçlarından biri tıp pratiğinin kendisi üzerinde oldu. Pandemi sırasında öylesine çok sayıda tıp pratisyeni öldü ki, sonraki kuşak sağlık bakımının ön cephesinde çalışmaya isteksiz oldu. Harap olmuş tıp topluluğunu yenilemek için boşluğu göçmenler doldurdu. Ama etkilenen tek meslek elbette bu değildi. Boccaccio, geleceğin hekimlerinin, hemşirelerinin, acil tıp teknisyenlerinin ve diğer önemli personelin eğitimine yatırım yapmanın, toplumun yeniden inşasında önemli bir adım olduğunu hatırlatabilir.

Son olarak, girişin sonrasını okuduğumuzda Boccaccio’nun en önemli sorularının, bu korkunç pandeminin nitelikleriyle uğraşmadığını, aksine, şimdi parçalanmış ve bu nedenle de eleştirel incelemeye açık olan toplumun bizatihi dokusuyla ilgilendiğini keşfederiz. Öncesinde epidemik hastalıklar görmüştü ama hiçbiri, normalliğe karşılık gelen mutlak anlamda her şeyi böylesine hızlı ve böylesine yıkıcı bir biçimde kesintiye uğratmamıştı. Veba öncesindeki zamanın sıradanlığı, incelemesinin nesnesi haline geldi, böylece Kara Ölüm’ün özlü anlatımından çok daha fazla sayfayı doldurdu.

Decameron, Akdeniz ağları, İtalya Yarımadası üzerinden, Kuzey Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı birbirine bağlayan hareketli, gönenmiş ve ahlaki olarak tehlikeli bir ticaret toplumu hakkında öykülerle doludur. Bu ağlar, insanların uzak mesafelere seyahat etmesine ve ticaret yapmasına izin vererek ve iktidar ve kârın sonsuz döngülerine dolaşan kilise ve devleti daha da yozlaşmaya teşvik ederek, geç Ortaçağ dünyasının farklı bölgelerini birbirine dokudu. Marco Polo Asya’ya gidip gelebiliyorsa, hastalığın dünyayı dolaştığını hayal etmek hiç de zor olmasa gerek. Sorunu teşhis etmek -ve kolay bir tedavinin olmadığını anlamak- için hekim olmak gerekmiyordu; sorunu, bir tacirin oğlu teşhis edebildi.

Boccaccio’nun dünyayı, olması gerektiği gibi değil, olduğu haliyle, net bir biçimde görüşü, hakikaten tüyler ürpertici bir hastalığa katlanmış bir kuşağa nihai armağanıdır. Boccaccio Floransalı yoldaşlarına -ve öykülerinden haz alan her yerdeki birçok kuşaktan okuyucusuna- vebanın, yıldızlar kötü bir biçimde sıralandığı ya da tanrının iradesi bu şekilde olduğu için değil, sürekli hareket halinde, yorulmak nedir bilmez ve tüketici bir toplumun kaçınılmaz bir sonucu olarak kente geldiğini, kalemiyle kurnazca hatırlatır. 1351’e doğru vebanın geleceğini ve gideceğini biliyordu. Komşu yerleşim birimi Siena, veba sırasında, her düzeyden devasa insan kaybının neden olduğu meydan okumalara rağmen, kurumlarının devamlılığını sağlamakla kalmadı; hemen sonrasında hayırsever bağışlarda artış olduğunu bildirdi ve 1353’e doğru bütçesini iktisadi olarak dengeleyecek kadar iyileşti. Paradoksal bir biçimde, hayatta kalanlar için Floransa fırsatlarla doluydu; kentin yeniden inşasına vakit kaybetmeksizin girişildi.

Toplumun değerlerinin, özellikle bu tür bir derin parçalanma uğrağından sonra değişip değişmeyeceği, Boccacio’nun baki kalan sorusu haline geldi. Bu soru bir kez daha, bu sefer bizim sorumuzdur.

Dünyada Çeviri’den kısaltarak yayınlıyoruz, Çeviren: S. Erdem Türközü

Kaynak: https://bostonreview.net/arts-society/paula-findlen-what-would-boccaccio-say-about-covid-19


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar