Kaz Dağları mücadelesi sınıf mücadelesidir

Kaz Dağları mücadelesi sınıf mücadelesidir

Kaz Dağları’ndaki mücadele burjuvazi ve temsilcilerinin yaşanan ekonomik-siyasi tıkanıklıkla önümüzdeki günlerde tüm Türkiye’nin yeraltı-yerüstü kaynaklarını yağmaya açma politikalarına karşı sınıfsal duruşun ilk adımı olabilir

Serhat Kızılırmak

Tabiata verilen zararın geri dönüşü yoktur. Bu gidişata dur denilemezse siyasi, iktisadi, bilimsel ve teknolojik alanlarda geri olan toplumların önümüzdeki yıllarda ölüm ve yaşam arasındaki çizgi arasında salınıp duracakları açık.

Karadeniz yaylalarıyla başlayıp, Kaz Dağları devam eden, Munzur’u, diğer Kürt dağlarını ve yerleşim alanlarını, İç Anadolu’nun bozkırlarını da içine alarak her gün daha fazla genişleyen doğa katliamı ve kırımı, burjuvazi ve temsilcilerinin nasıl bir siyasal ve iktisadi tıkanıklık içinde oldukları kadar, bu konuda nasıl bir zorunlu saldırganlıkla hareket ettiklerini de ortaya koyuyor. Bu açıdan da içi boşaltılmış “çiçek böcek sevdalılığı”ndan ileriye gidemeyen, vicdan sınırlarında dolanan pasifist bir çevre-ekoloji mücadelesinin soluğunun çok kısa olacağının netleştiği bir dönemdeyiz.

Devletin yani esas olarak burjuvazinin daha rahat hareket edebilmesi adına Kaz Dağları’nda başlayan yağmaya karşı geliştirilen ve geniş toplumsal kesimlerin dikkatini üzerine toplayan Su ve Vicdan Nöbeti’ne bu sınırlarda bile tahammül edilememesi bunun ifadesidir.

Bu eylemin gelinen noktada sembolik düzeye çekilmesi hatta eylemi sürdürmekte ısrar eden grubun bir başına bırakılarak hedef haline getirilmesi bu noktalardan bakınca affedilmez bir tutumdur. Bu tutumun çeşitli bahanelerle meşrulaştırılmaya çalışılmasıysa devletin söylemleri ve duruşuyla paralellik arzetmektedir.

Bu tahammülsüzlük aslında “Vicdan ve Su” sınırlarında kalsa da önümüzdeki günlerde devletin bu sınırlara bile tahammül göstermemesiyle başka bir noktaya sıçrama potansiyeli yüksek olan bir eylemin içerik olarak sıçramasının engellenmesinin ifadesidir.

Zaten desteği çekenler de doyurucu bir açıklama yapamayacaklarının farkındalığıyla devletle aynı söylemi kullanarak “yangın çıkabilir, kontrol edemeyiz” gibi bir gerekçeyle bu zorlu mücadelenin parçası olamayacaklarını ortaya koymuşlardır.

Belli ki önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin akciğerlerini-dağını-taşını-bitki örtüsünü-börtü böceğini-doğal yaşam alanlarının tümünü maden ve inşaat patronlarına peşkeş çekme hesaplarıyla şekilleniyor ekonomi politikaları. Kaz Dağları’nda başlayan eylemin oldukça zorlu-çatışmalı bir sürecin başlangıcı olacağı ve fakat bu yağma-talan politikalarına karşı önemli bir barikat oluşturacağı ortada. Kırılmış olması yağma ve talanın fütursuzlaşması dışında bir sonuç yaratmayacaktır.

Gelinen noktada dağların-ormanların talanıyla sermaye sahiplerine daha geniş yağma alanları yaratılmaktadır. Adeta izlenen yangınlar da bu sürecin bir parçasıdır. Onlarla da maden şirketlerine ya da yandaş müteahhit firmalarına daha geniş kullanım alanlarının açılması hedeflendiğini rahatça görebiliriz.

Tabiata verilen zararın yanında bundan birkaç ay ya da yıl sonra buralarda kurulacak maden ya da inşaat şantiyeleriyle sadece ekolojik değil sınıfsal bir sömürü alanının yaratacağı da açıktır.

Hal böyleyken olayı sadece “Su ve Vicdan” sınırlarında ele almayıp, yaşanacak olan katliam ve sömürüye daha şimdiden dikkat çekerek ve saldırının şiddetine uygun bir bilinç ve pratik hazırlık yaparak önümüzdeki döneme hazırlanmak tarihsel bir zorunluluktur. Bu saldırı pasifist bir tutum ya da “vicdan” sınırlarında bir yaklaşımla püskürtülemez. Elbette halkın daha geniş kesimlerinin desteğinin sağlanıp, dikkatinin çekilmesi için genel bir söylemin tutturulması anlaşılırdır. Fakat sorunun kapsam ve muhtevası düşünüldüğünde hem teoride hem de pratikte çok daha net bir sınıfsal duruşun oluşturulmasını hedefleyen bir yaklaşımın kaçınılmaz olduğu görülecektir.

Bu bölgelerde kurulacak maden şantiyelerinin sadece siyanürlü altın aramakla sınırlı kalmayacağı açık. Bu denli vampirce bir sömürü ve rant hırsıyla hareket edenlerin buraları da 3. Havalimanı’nda olduğu gibi işçi mezarlığına dönüştürecekleri ortada.

Bir doğa ve sınıf sömürüsü-yağmasıyla karşı karşıyayız. Bu içeriğe uygun bir duruş geliştirmemiz kaçınılmazdır. Bu vampirliğe karşı mücadeleyi içeriğin kavranmasıyla net bir sınıf tutumuna dönüştürmek kaçınılmazdır. Yağmalanacak bir şey kalmayınca, doğanın bağrının yağmalanmasına gelmiştir sıra ve bu da fütursuz bir şekilde tüm bir Türkiye’ye yayılan bir saldırıdır. Sınıfa karşı sınıf tutumundan başka bir tutumla püskürtülemeyeceğini anlamak tarihsel bir görevdir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar