Kendini arayan komünist: Engels- IV

Kendini arayan komünist: Engels- IV

“Onlar, işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi bilincine ulaşmayı öğrettiler ve boş hayallerin yerine bilimi koydular”

Tanur Oğuz Gündüzalp

“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, komünizmin hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları.”

Böyle başlıyordu Komünist Parti Manifestosu. Henüz yazılmasının ardından birkaç hafta geçmemişti ki, Fransa Kralı Louise-Philippe’in monarşisini sona erdirecek ayaklanmanın ilk kıvılcımı çakılmak üzereydi. Havada devrim kokusu vardı; kurulan barikatlar ve silahlardan patlayan barut kokuları, kıta Avrupası üzerinde dolanan hayaleti, kavganın tam ortasına davet ediyordu.

Engels’in deyimiyle, “Bizim çağımız, demokrasi çağı başlıyor. Tuileries ve Palais Royal’in alevleri, proletaryanın şafağını doğuruyordu”. Paris yazgısını yaşıyordu: Devrim gelmişti.

Fransa’dan önce Palermo semalarında dolanan “komünist hayalet”, soyluların kralı II.Ferdinand ve onun Napoli’deki despot rejimine karşı duyulan nefret, 1848’in Ocak ayında bir ayaklanmaya dönerek Bourbon hanedanını tahtan indirmişti. Zincirin ilk halkası kırılmıştı.

Kıta Avrupası’nda toplumsal baskının artması ve düşen gelirlerin yeni vergiler toplamayı gerektirmesi, bunun da anayasal bir reformu zorunlu kılması nedeniyle, kraliyet saraylarında sıkıntılar yaratmaya başladı. Kötü hasat sonucu artan tahıl fiyatları, ekonomik bunalım ve kıtlık belası, toplumsal istikrarsızlığı iyice kışkırtan unsurlardı. Kırsal ekonomilerin altı büyük ölçüde oyuluyordu; giderek büyüyen kredi krizi ise kentsel piyasalara güveni sarsarak işletmeler arası ticareti duraksatmıştı. Gıda fiyatları yükselmiş, harcanabilir gelir düşmüş, işsizlik alabildiğine artmıştı. Avrupa’yı keyfi ve zalimce yöneten monarşilere yönelik toplumsal memnuniyetsizlik günden güne artıyor, dipten gelen uğultular kopacak fırtınanın haberini veriyordu. Galya Horozu ötmeye başlamıştı.

Fransa’daki 1848 Şubat devrimi ile Kral Louis Philippe’in tahtan inmesi ve İngiltere’ye kaçması, Paris’in emekçilerinin, yeniden Avrupa komünist hareketinin ön sıralarında yer almasına neden oldu. Fransız radikaller, bütün erkek vatandaşlar için oy hakkı ve ekonomik reform talep ediyordu. Paris sokaklarında devrim marşları söyleniyordu. Louis Philippe’in nefret edilen başbakanı Guizot, tüm eylemleri yasaklayarak Ulusal Muhafız’ı göreve çağırsa da etkiledi olamadı. Paris sokaklarında devrim koreografisi canlanmaya başlıyordu.

Belçika’da sürgünde olan Marks ve Engels, kıtayı etkisi altına alacak bu devrimci rüzgârı, Belçika’nın siyasal yaşamına taşımayı düşünüyorlardı. Bunun farkında olan Belçika polisi, Marks ile Engels’in krallığı derhal terk etmesini istedi.

1848 Şubat devrimiyle, özgürlük ve demokrasi, milliyetçi ve cumhuriyetçi yönetim talepleri artmış, açlık isyanlarından ve kırsal ayaklanmalardan ilham alan radikaller, anayasal reform ve ulusal kaderi tayin etme hedeflerini gerçekleştirmek için muazzam olanaklar yakalamışlardı. Monarşi düzenini yıkmaya çalışan halkların tepkileri, Avrupa çapında siyasal isyanlara dönüşüyordu. Viyana’da Avusturya Meclisi’nin öğrenciler ve işçiler tarafından işgali, kuzey İtalya devletlerinin ayaklanması ve ardından Mart ortasında Prusya’ya sıçrayan devrimler, monarşilerin gerilemesine yol açıyordu.

Tersine dönen rüzgâr

Kral Louis Philippe’in tahtan inmesi ve Guizot’un istifa etmesinin ardından kurulan Fransız geçici hükümeti, uzun bir siyasi balayı yaşayamadı. Kurucu Meclis için yapılan Nisan 1848 seçimlerinde, cumhuriyetçi yönetimin kötüleşen ekonomik sorunlar karşısında vergileri artırması, monarşiye sadakat duyan taşralı ve muhafazakâr görüşleri yükselişe geçirdi. Sandıkta yenilgiye uğrayan cumhuriyetçiler, parlamentodaki güçlerini de yitirdiler. Şubat Devrimi ile kazanılan tüm haklar, gerici hükümet tarafından bir bir alınmaya başlandı.

Tepkiler yükselmeye başlıyordu. Hükümetin, Paris’teki işçilere, ya orduya yazılmaları ya da Paris’i terk etmeleri yönündeki ültimatomu bardağı taşıran son damla olacaktı. Ültimatoma işçiler, 4,5 metre yüksekliğinde barikatlar kurarak, “Ya iş ya ölüm!”, “Ya ekmek ya ölüm!” sloganlarıyla yanıt verdiler. Devrim yeniden alevleniyordu.

Engels, Haziran 1848’i, Şubat’a kıyasla şöyle değerlendiriyordu: “ayaklanmanın tamamıyla bir işçi ayaklanması olması, şimdiye kadar gerçekleşmiş en büyük devrime, proletaryanın burjuvazi karşısındaki devrimine dönüşmesi heyecan verici…”

Marks ise, ilerki yıllarda kaleme alacağı, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri adlı eserinde Haziran günlerini, “iç savaşın en korkunç biçimi, yani emek ile sermaye arasındaki savaş” olarak nitelendirecekti.

Nitekim kana susamış Fransız hükümeti, barikatlara yağmur gibi misket mermisi yağdırıp yoğun top atışlarıyla saldırarak ayaklanmayı kanlı bir vahşetle bastırdı. Bu gözü dönmüş saldırganlık, hükümetin -burjuvazinin- apaçık bir sınıf düşmanı niteliğini de gözler önüne seriyordu.

Rüzgâr tersine dönüyordu; Avrupa çapında savaş halinde olan otoriter rejimlere muazzam fırsatlar doğmuştu. Avrupa devrimlerinin başkentliğini yapan Paris’te, Haziran ayaklanmasının yenilgisi, liberal reformlara dönük saldırıları artıran gerici hükümetlere ilham kaynağı oluyordu. İşçi ve emekçilerin yoğun olduğu mahallelere askeri birlikleriyle yüklenen gerici hükümetler, cumhuriyetçi ve sosyalist dernekleri basıyor, kitlesel tutuklamalar ve sürgünlerle galibiyetlerinin tadını çıkarıyorlardı.

Bir bilim olarak Marksizm

Marks ve Engels, devrim davalarından bir yenilgiyle çıkmıştı. 1848 Devrimleri’ne ışık tutan ve tüm Avrupa’yı saran devrim dalgasına üs vazifesi görmüş olan Fransız devrimci hareketinin uğradığı siyasal başarısızlığın, farklı bir düzlemde yeniden analiz edilmesi gerekiyordu.

Bu analizler, aynı zamanda, Marksist teorinin üzerinde yükseleceği sacayaklarını yavaş yavaş oluşturmak demekti: Sınıf mücadelesi, ekonomi-politik ve felsefe!..

Kendisine kaynak olarak, dönemin (18.-19.yüzyıl) bilimsel gelişmelerinin, sanayi devrimi ve tarihsel-toplumsal birikimlerin ürünü olan Almanya’dan ideoloji ve felsefeyi, Fransa’dan sınıf savaşlarını ve İngiltere’den de ekonomi politiği alacak olan Marksizm, proletaryanın mücadelesinin komünizm tarihsel amacına doğru yol alacağı sınıf mücadelesinde nihai kurtuluşun esas rehberi olacaktı.

Marks’ın siyaset üzerine yazdığı ve Fransız Üçlemesi olarak da bilinen kitaplardan ilki, Fransa’daki Şubat 1848 Devrimi sırasında yaşanan gelişmeleri (1848-1850) ele aldığı Fransa’da Sınıf Mücadeleleri kitabıdır.

Hemen ardından, bu devrimin neden ilerleyemediğini ve Louis Bonapart’ın iktidara nasıl geldiğini, bu gerici iktidarı nasıl örgütleyip pekiştirdiğini değerlendiren Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve daha sonra da, 1871 Paris Komünü deneyimini çözümlediği Fransa’da İç Savaş kitabı gelir. Bu son kitapta, Komün’ün ortaya çıktığı tarihsel koşulları ve yenilgisinin tarihsel-sınıfsal arka planını irdeleyerek proletarya diktatörlüğünün neden tarihsel bir zorunluk olduğu sonucuna ulaşılır.

Marks bu üç yapıtla bize, Marksistlerin siyasi güç dengelerini, bu güç dengelerinin hangi sonuçlara gebe olduğunu, bunun gündelik siyasete nasıl yansıdığını, tarihin temel dinamiğinin neden sınıf mücadeleleri olduğunu gösterir.

İktisadi gelişmelerin son tahlilde belirleyici esas etken olarak ele alınması temelinde 1848 Devrimleri’nin yenilgisinin izini süren Marks ya da Marksizm, bize aynı zamanda, burjuva siyasal kurumların mantığını, bunların tarihsel olarak  nasıl şekillendiğini, dahası, bu şekillenme içinde yer alan birçok aktörün oynadığı role ve birbirleriyle karşılıklı ilişkileri üzerinden yeni rol ve gelişmelere yol açan sayısız yeni aktörün devreye girerek daha karmaşık ilişkileri ortaya çıkaran birçok yeni öğenin hesaba katılmasını öğretir. Materyalist tarih anlayışını diyalektik yöntemle ele alarak daha gelişmiş bir toplumsal form ve normların izini sürmeyi gösterir.

Bu neden Marks ya da bir bilim olarak Marksizm, çağdaşlarına ve türdeş akımlara nazaran daha iyi bir siyaset bilimi ve hukuk bilgileriyle birlikte tarih, sosyoloji, ekonomi bilimlerinin yanı sıra hatta Louis Bonaparte ve Odilon Barrot gibi siyasetçilerin kimi davranışlarından hareketle psikoloji bilimini de içeren değerlendirmelerde bulunur.

Kendini arayan bir komünist olarak Engels ve Marksizm’deki rolü

Yaşamını komünizm tarihsel amacı doğrultusunda örgütleyen bir komünist olarak Engels, yaşamı boyunca bitmek tükenmek bilmeyen bir bilgi ve öğrenme tutkusuyla mücadele içinde yer alması onun en ileri dinamik karakteri oluşturur. Felsefeden tarihe, ekonomi-politikten doğa bilimlerine kadar bir dizi bilgi disiplinleri üzerine yaptığı bilimsel çalışmaları da işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesiyle buluşturur. Bütün teorik çalışmalarının merkezine proletaryayı ve sınıf mücadelesini oturtan Engels, Alman İdeolojisi’nde şunları söyleyecekti;

“Biz salt yeni bilimsel sonuçları kalın kitaplar halinde ‘bilgili’ dünyaya fısıldamak amacını hiçbir zaman gütmedik. Tam tersine, ikimiz de (Marks) politik harekete çoktan girmiştik; kültürlü dünyada, özellikle Batı Almanya’da belli çevremiz ve örgütlü proletaryayla artan ilişkilerimiz vardı. Düşüncemizi bilimsel temele oturtmakla görevliydik; Avrupa proletaryasını ve ilk önce Alman proletaryasını görüşümüze kazanmak da bizim için çok önemliydi. Ancak ne yapacağımızı kesin olarak bilirsek işe koyulabilirdik.”

Devrimci proletarya hareketi içinde daima örgütlü mücadelenin önemine işaret eden bir komünist olarak Engels, 1848 Devrimi’nin etkisiyle Köln’de yayınlanan demokratik Neue Rheinische Zeitung’ta Marks’la birlikte yazdıkları yazılarla Ren Prusyası’ndaki tüm devrimci-demokratik hareketin kalbi ve ruhu olurlar. İşçi sınıfının özgürlüğünü ve çıkarlarını savunmak için tutkuyla mücadele eden Engels, silahlı halk ayaklanmasına da katılır. Devrimci güçlerin yenilgisiyle Londra’ya kaçan Engels, Marks’ın kurduğu ‘Uluslararası İşçi Birliği’ne on yıl boyunca önderlik ederek aktif bir görevle bütün ömrünü bir devrimci olarak sürdürür.

Hayatı, eserleri ve siyasi mücadelesiyle enternasyonal bir komünist kimlik olarak Engels, dünyadaki tüm işçi sınıfı örgütleri içinde çalışmalarda bulunarak işçi sınıfının uluslararası birliği için çalışır ve bu birliği sağlayacak örgütlerin inşasına katılır.

Mücadele arkadaşı ve can yoldaşı Marks’ın ölümünden sonra da sosyalist hareketin baş temsilcisi ve fikir hocası konumunu alır. Bütün uygar dünyanın modern proletaryasının en yetkin bilim adamı ve öğretmeni olarak Engels, Marks’ın eserlerinin yayımlanması işini de üstlenir.

Lenin, Engels’in 1895’teki ölümünün ardından Rabotnik’te yayınlanan yazısında şunları belirtir;

Nasıl bir zekâ meşalesi söndü

Nasıl bir yürek durdu!

Marks ve Engels’in bu görüşleri, şimdi kurtuluşları için kavga veren bütün proleterler tarafından benimsenmiştir. Marks ve Engels’in işçi sınıfına yapmış oldukları hizmetler, birkaç sözcük içinde şöyle ifade edilebilir: “onlar, işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi bilincine ulaşmayı öğrettiler ve boş hayallerin yerine bilimi koydular.”

-Bitti-

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar