“Korkak değilseniz öldürün beni!”

“Korkak değilseniz öldürün beni!”

“Komün’ün en güzel çocukları” olarak adlandırılanların başında gelen Louise Michel, Paris Komünü’nün önde gelen eylemcilerindendi

Siyahlar giyinmiş, suçlayıcılarının önünde tek başına ayakta duruyordu. Dış görünüşünün sertliğini hafifletecek ne mor ve yeşil kurdeleleri vardı. Hoş görülme ya da bağışlanma için dolaylı ya da dolaysız hiçbir talepte bulunmayacak yanlışlıkla tutuklandığını ya da yanlışlıkla suçlandığını öne sürmeyecekti. O bir devrimciydi ve kendini öyle sunacaktı. Eylemlerinin ve, doğrusu, kundakçılık gibi yapmadığı şeylerin de sorumluluğunu kabul etti. Hiçbir suç ortağı olmadığını açıkladı. Tek başına ‘Versaylılara karşı alevden bir duvarla savaşmak’ istemişti ama yangın çıkarması pek olası değildi.

Başkan Thiers’i öldürmek istediğini ve Theophile Ferre’nin onu durdurduğunu kabul etmişti… Generaller halkın üzerine ateş etmek istediğinde Montmartre’de olsaydı söylediği gibi, “böyle emirler veren insanları vurmaya çekinmeyecekti” ama yine de tutsak alındıktan sonra vurulmamaları gerektiğine inanıyordu. Tutsakları vurmak “alçakça bir eylem”di. Kadın erkek, neredeye herkesin tersine hiçbir suçlama için masumiyet iddia etmemiş ya da hafifletici nedenler öne sürmemişti.

Komün toplumsal bir devrim gerçekleştirmek istemişti ve toplumsal devrim onun “en içten dileği”ydi. Michel, “Komün’ün kurucularından biri olarak seçilme onuruna erişmişti” ve kimsenin bundan kuşkusu yoktu.

…Çok usanmıştı, özellikle hükümet Ferre’yi idam ettikten sonra. Yargıçlara şunları söylemişti: “Sizden istediğim, devrimci erkek kardeşlerimizin çok düştüğü Satory toprağıdır. Toplumdan kesilip atılmalıyım. Size bu söylenmişti. Savcı da haklıdır… Yaşamama izin verirseniz intikam için haykırmaktan kendimi alıkoymayacağım ve erkek kardeşlerimin intikamı için [Ferre ve diğer 22 kişinin cezalarını hafifletmeyen] Af Komisyonu’ndaki katilleri ihbar edeceğim… Korkak değilseniz öldürün beni.

Komün’ün en güzel çocukları” olarak adlandırılanların başında gelen Louise Michel, Paris Komünü‘nün önde gelen eylemcilerindendi.

Erkeklerin siyasetle doğal olarak ilgilendikleri düşünülürdü. Komün’e önderlik edenler ve katılanlar, yanlış siyasi seçimler yapmışlardır diye görülürdü; bunun için cezalandırılmaları gerekirdi ama herkes, halk arenasında hareket etmenin erkeklerin temel hakkı olduğunda hemfikirdi.

Öte yandan kadınlara yakışan yer evleri, çocuklarının yanıydı. Komün bastırıldıktan, Seine Nehri kızıl aktığında savaşçıların binlercesi ele geçirilmiş, Yargılamalar sırasında Savcı Jouenne’in belirttiği gibi “meşru kadın sevgimizin, saygımızın öznesi[dir]; kendisini tamamıyla ailenin bakımına adadığında onun kılavuzu ve koruyucusu olur.

Komüncü kadınları yargılayanlar açısından “uygunsuz ve doğaya aykırı olan şey” erkeklerin erkek olması değil, Paris Komünü’nün her aşamasında yer alan, gözükara bir adanmışlıkla savaşan kadınların erkekler gibi olmasıydı.

Louise Michel onların başında yer alıyordu. Paris Komünü’nde hem tıbbi yardımda çalıştı hem de barikatlarda yer aldı. Alevler içindeki şehri “gündoğumu” olarak tarif etti.

Onun, “Herkes için ekmek, bilgi, bağımsızlık ve adalet istiyoruz, herkes için!..” sözü aslında her şeyden çok kadın haklarının hayatiyetini vurgular.

Hayatını bu uğurda mücadeleye adayan da, bir konuşma yaptığı sırada sol kulağından vurulunca suikastçısını “Kötü bir toplum tarafından yönlendirilmişti” diye savunan da odur.

Son günlerinde, Rus Devrimi’ni haber verdiklerinde, odada dans edip uzandığını ve “Artık ölmeye hazırım” dediğini söylerler.

İspanya İç Savaşı’nda fransızca konuşanların çoğunlukta olduğu iki birliğin ismi Louise Michel Müfrezeleri’dir. “Yaşadım diyebilmek için” insana bu yeter!..

Paris Komünü’ne pek çok kadın katıldı. Sadece eşlerine, sevgililerine, baba ve kardeşlerine yardımcı olarak, sadece yemek yaparak, bakım ve onarım işleriyle ugraşarak değil. Elde tüfek, boyundan kemere fişeklik, kemerinde dönemin en etkili patlayıcıları, birer savaşçı olarak da… Bunların içinde günümüzde bile ismi unutulmayan Louise Michel’dir. Bunun birçok nedeni var elbette.

Louise 1850’lerde geldiği Paris’te öğretmen olarak çalıştı. Ama dönemin İmparatoru Napolyon’a (Bonapart’ın yeğeni ve bu nedenle Victor Hugo’nun ona “Küçük Napolyon” diyerek alay ettiği) “bağlılık yemini” etmeyi reddetttiği için meslekten çıkarıldı. Bunun üzerine günümüzde “Küçük Türkiye” ismi verilen Paris’in 10. Arrondissement’ında (ilçesinde), belediye binasının arkasındaki minik sokaklardaki özel ilkokullarda ders verip ekmek parasını kazandı.

Louise edebiyata, bilhassa şiire meraklıdır… Ve ihtilalcidir. Yoldaşları arasında Jules Vallès, Eugène Varlin gibi geleceğin Komün yöneticilerini buluyoruz…

Paris Komünü’nün alevini yakanlardan biridir. Bugün gerçek ve sahte ressamların fink attığı mekanda, Place du Tertre’de (Tertre Meydanı) ve çevresinde, Louise, Versailles Ordusu’nun korkak askerlerine akıllarına bile getiremeyecekleri dersler verir. Bunlar silahlı ve uygulamalı derslerdir… Mayıs 1871’de, tarih kitaplarındaki “kanlı hafta” günlerinden birinde, Clignancourt Kapısı taraflarında silah elde çarpışırken ve tam bir cepheden diğerine geçerken bir kurşunla yere çakılır Louise. Öldü sanılır. Ölmez Louise…

Yargılanır ve Yeni Kaledonya’ya sürgün edilir. 1880’e kadar Fransa’nın çok uzaklarındaki bu sömürgesinde birçok Komünarla birlikte, herkes kendi küçük evinde ve kimi zaman ortak işler de yaparak yaşar. Louise Michel diğerlerine oranla ve zamanına göre çok ilerdedir: Çünkü hem Fransa sömürgeciliğini sorgular ve kınar hem de Yeni Kaledonya halkının, Kanakların gelenek ve göreneklerine saygı gösterir ve bilhasa Kanakların dilini öğrenir.. Kanak halkıyla kaynaşır.. Onların yaşam biçimini benimser. Doğaya saygılı davranır. Henüz çevreci veya yeşil denilmeyen akımın ilk teorisyeni diyelim mi? İsterseniz denebilir. Louise için önemli olan insanın yaşadığı çevreye saygılı olmasıdır. Louise o günlerde çok yazar: Şiirler yazar. Anılarını yazar. Victor Hugo ve Georges Clémenceau başta birçok siyasetçi ve edebiyatçıya mektup yazar.

Yeni Kaledonya’daki Komünarların birkaçı bir yolunu bulup bir gemiye atlayarak Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya doğru firar edecektir. Daha sonra Komünarlar için af yasası çıkınca, hayattta kalanlar Paris’te buluşacaktır.

Louise’in 1880’de Paris’e dönüşü Saint-Lazare Garı’nda o zamana kadar görülmemiş büyük bir gösteriye sahne olacaktır. Karşılamaya gelenler arasında 1850’lerden beri tanıştığı ve sürgün yıllarında düzenli mektuplaştığı Victor Hugo da vardır. Bilmiyorum Clemenceau da gelmiş miydi? Gelmemişse hata etmiştir.

Louise o günden itibaren Fransa’yı adım adım dolaştı, gittiği her yerde ihtilali anlattı… Yorulmaz ihtilalci 9 Ocak 1905’te, bir dizi konferans vermek üzereyken bulunduğu Marsilya’da ölümle buluştu. Louise bu, ölüme pabuç bırakacak değildi elbette. O kapıyı da tekmeleyerek açtı ve bugüne kadar geldi. Daha da yürüyecek Louise. Levallois’da yatıyor şimdi. İsmi birçok okulda, birçok otobüs ve metro durağındadır…

Parisliler Louise’i asla unutmadılar.

[Komün’ün Asi Kadınları adlı kitaptan ve Şeymus Güzel’in “Komün’ün en güzel çocukları” makalesinden yararlanılmıştır]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et
[lvca_spacer desktop_spacing=”50″ tablet_width=”960″ tablet_spacing=”30″ mobile_width=”480″ mobile_spacing=”10″]

İlgili yazılar