Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 4

Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 4

Topluma ‘örnek ve öncü’ olması gereken kesimler içinde bile düşünmekten kaçışın bu kadar yaygınlaştığı bir toplumda bilime de, akla da, mantığa da en aykırı komplo teorileri’nin taraftar bulabilmesine şaşırmamak gerek.

H. Selim Açan

Komplo teorileri

Her işin içinde bir bit yeniği, her öküzün altında bir buzağı arama alışkanlığı, Türkiye’de düşünmeyle arası pek hoş olmayan “Yurdum insanı”na özgü değildir sadece. Toplumun ‘bilinçli öncüleri’ olmaları gereken ilerici-sol kesimler içinde de özellikle ‘beklenmedik’ durumlarla karşılaşıldığında fazlasıyla rağbet görür bu yaklaşımla üretilmiş senaryolar. Öyle ki, en dehşetengiz komplo teorileri genellikle en keskin solcular tarafından ortaya atılır ya da sahiplenilir.

12 Mart öncesi dönemde yolda yürürken ayağımız taşa takılsa ya da kafamıza kuş pislese hemen “Bunun bir CIA-MİT-MOSSAD komplosu olup olmadığını” düşünürdük. Bu refleks bir yönüyle devrimciliğe biçtiğimiz misyona bağlı olarak önemsendiğimizi düşünmekten kaynaklanırdı bir yönüyle de bu yönde bir arzu ve beklentinin ifadesiydi sanırım. Fakat asıl neden, hazır kalıplara dayalı bu tarz “açıklamalar”ın, karşılaştığımız her durum ve olayı kendi somutluğu içinde ele alıp üzerinde düşünerek çözümleme zahmetinden bizi kurtarmasıydı.

Zamanla çok daha kompleks tez ve teoriler aldı o çocuksu tepkime biçiminin yerini. Eskiden teorik geriliğinin farkında olmaktan da kaynaklanan bir “sağlamcılık” vardı bu düşünme tembelliğinin gerisinde. İleri sürdüğün saçmalığı birileri akılcı bir yaklaşımla çürütecek olursa,” Valla ben de bilmem kimden duydum aslında ya da bilmem nerede okudum” diyerek topu başkalarının sırtına atma imkanı sağlıyordu.

12 Eylül öncesi hiç olmazsa roman okuyup bilmediği konuları az çok araştıran, daha da önemlisi bilmediği konularda yanlış bir şey söyleyip kendini de yoldaşlarını da komik durumlara düşürmekten korkan bir devrimciler kuşağı vardı. Bu kuşakların yerini ’90 sonrasında teoriyle de okumakla da daha vahimi düşünmekle de arası pek iyi olmayan bir “devrimcilik” aldı. Sosyal medya virüsünün yayılmasına paralel olarak 2000’ler sonrası tablo daha da karardı. Kitaptan vazgeçtik nerdeyse hiç bir şey okumayan ama saatlerce facebook-twitter mesaisi yapan bir “solcu” tipolojisi kapladı ortalığı.

Topluma ‘örnek ve öncü’ olması gereken kesimler içinde bile düşünmekten kaçışın bu kadar yaygınlaştığı bir toplumda “Ne versen yerler abi” misali bilime de, akla da, mantığa da en aykırı komplo teorileri’nin dahi taraftar bulabilmesine bu yüzden şaşırmamak gerek. Ama insan yine de şaşırıyor. En azından “teori” yapmaya çalışan isimlerde bile aynı akıl tutulmasıyla karşılaşınca ne diyeceğini bilemiyor.

İlk refleks örnekleri

Kimsenin beklemediği, dahası başlangıçta fazlasıyla hafife aldığı korona salgını atağa kalkınca ‘komplo teorilerine’ olan düşkünlük de atağa kalktı. Alan Badiou’nun Salgın Durumu Üzerine başlığı altında kaleme aldığı makalesinde dediği gibi “Görünen o ki salgının zorluğu her yerde Aklın esas işlevini ortadan kaldırıyor, özneleri Orta Çağ’da veba ortalığı süpürürken gelenekselleşmiş acınası tesirlere dönmeye zorluyor (mistisizm, uydurma, dua, kehanet ve lanet).”

KHK’lı akademisyen Murat Sevinç sorunun özünü de ortaya koyan isabetli bir formülle “Komplo Teorileri, Ahmaklık ve Düşünceden Nefret” başlığını koyduğu gazete yazısında acı bir alayla özetliyor salgının ilk günlerinde ortalığı kaplayan komplo teorilerini:

Aslında böyle bir virüs filan yok, kandırmaca… Bakmak lazım Yahudiler ölüyor mu mesela… Bizim genimiz sağlam, etkilenmeyiz merak etmeyin… Amerikalılar üretiyor bu virüsleri, sonra… Tabii kardeşim, boşuna mı Çin’de çıktı, ticareti şey yapıyorlar… Abi teyzemin oğlu söyledi, telefon vericilerinden… Bizim komşunun kuzeni bir hastanenin halkla ilişkilerinde, aşı bulunmuş da saklıyorlarmış… Bak tedavi yöntemini ecnebiler bulmazsa ne olayım, safız biz saf… 5G neden olmuş diyor eniştem… Uzaylılar yaymış… Yok lan ne uzaylısı, arkasından yine İngilizler çıkmazsa adam değilim… Mutasyon filan diyorlar ama hâşâ, ne mutasyonu… Küresel baronların nüfus politikası diyor bacanak… Bacanağın Sirkeci’de ciğer lokantası var, turist filan, her şeyi birinci ağızdan duyuyor… Yine aşıya muhtaç edecekler insanları… Aşı işinde büyük servet dönüyor… Yemezler hacı… 

Günler ilerleyip salgın küresel bir hal alınca yukardakilere benzer harcıalem iddiaların yerini daha kompleks “teoriler” almaya başladı.

İkinci basamak komplo teorisi, bu salgını ABD ile Çin arasındaki emperyalist rekabetten kaynaklanan biyolojik savaşa bağlayandı.

Komplo teorisi 2.0

‘Komplo teorisi 2.0’ olarak adlandırabileceğimiz bu teze göre, Çin karşısında sürekli gerileyen ABD, hegemonik üstünlüğünü kaybetmemek için Çin’in başına böyle bir bela sarmış fakat iş sonrasında kontrolden çıkarak Çin dışında da yayılmaya başlamıştı. Salgının Çin’in en önemli üretim üslerinden biri olan –hatta başında gelen- Wuhan’da çıkması da bunun sonucuydu zaten. Çin ekonomisini sabote edip yavaşlatmak için Wuhan bilinçli seçilmişti.

Sonrasında öyle bir işlenip detaylandırıldı ki bu senaryo, “Bu kadar somut kanıtlar karşısında ben daha ne diyebilirim” noktasına geldik zaman zaman.

Güya bu Çinliler “yarasa yiyorlardı”. Yarasaların su içtikleri Wuhan yakınlarındaki bir gölde -bu “göl” daha sonraları “su birikintisine” dönüştü- Çinliler bazı füze kalıntıları bulmuşlardı. Bu füze kalıntıları üzerinde yapılan incelemelerde salgına yol açan virüse benze virüslere rastlanmıştı. Bu arada –belirtmeye herhalde gerek yok- füze ABD füzesiydi.

Zaten dikkat edilirse salgın duyulduğu halde Trump çok rahat davranıyor ama ısrarla virüsü Çin’le ilişkilendirmeye çalışıyordu. Ona ‘Wuhan virüsü’ ya da ‘Çin virüsü’ denilmesini kabul ettiremediği için G-7 Zirvesi tarihinde ilk kez ortak bir sonuç bildirisi ya da açıklama yayınlayamadı. Avrupa’daki ırkçı faşist partileri ortak bir örgütlenme altında bir araya getirerek “milliyetçi bir enternasyonal” kurma peşindeki ABD’li Steve Bannon adındaki faşiste göre de “Covid-19 Çin Komünist Partisi’nin virüsüydü”.

Trump ve herbiri ondan çapsız bakanlarının sorunun kaynağı olarak Çin’i işaret etmelerine yanıt olarak Çin Dışişleri Bakanlığı ve Devlet Ajansı da karşı atağa geçti. Çin tarafı da “Virüsün Kasım sonlarında Wuhan’da yapılan Ordulararası Olimpiyat karşılaşmaları için Çin’e gelen ABD askerleri tarafından kendilerine bulaştırıldığını, dolayısıyla virüsün ABD kaynaklı olduğunu” iddia etmeye başladı.

Bütün bunlar ortadayken sorunun gerisinde ABD ile Çin arasındaki emperyalist rekabet ve ticaret savaşının olduğunu görmek için başka kanıta gerek var mıydı?

İtiraf etmeliyim ki, işin başında benim de aklıma gelen olasılıklardan biriydi bu ‘biyolojik savaş’ olasılığı. Virüsün bilinçli bir kullanımından ziyade “Bir yerlerde beklenmedik bir kaza mı oldu acaba” diye düşünmedim dersem yalan olur. ABD’de de olduğu gibi SSCB’de de 1950’ler sonrası böyle “kazaların” yaşandığını yıllar sonra duyup öğrenmiştik çünkü.

Bu olasılığı teorik olarak hâlâ büsbütün silmiş değilim. Yarın bir gün işin içinde biyolojik savaş hazırlıkları sırasında yaşanan bir kazanın olduğu açığa çıkacak olursa hiç şaşırmam.

ABD’de yayınlanan Washintong Post gazetesi yazarlarından, ayrıca casus romanlarıyla ünlü -fakat ABD medyasında bile “CIA’ye yakın olmakla” eleştirilen, dolayısıyla güvenilir bir kaynak olarak görülemeyecek- David Ignatius böyle bir olasılıktan söz ediyor mesela. Onun dile getirdiği teze göre, Wuhan’da Korona virüsün gen yapısı üzerine araştırmalar yapan bir laboratuvarın çalışanları farkında olmadan bu virüsü dışarı taşımış olabilirlermiş. Çünkü bu laboratuvarın uyguladığı güvenlik prosedürleri fazla sıkı ve güvenilir değilmiş, ayrıca bu laboratuvar salgının ilk çıktığı yer olarak bilinen Wuhan hayvan pazarına çok yakınmış. Araştırma çalışmaları sırasında üstüne kazara virüs bulaşmış bir laboratuvar çalışanı farkına bile varmadan onu hayvan pazarındaki satıcı ve alıcılara taşımış olabilirmiş.

Bu tezin nispeten farklı bir versiyonu bu kez İngiliz Daily Mail gazetesi tarafından dile getirildi. Daily Mail’de yayınlanan haberde de, Korona virüsünün genel genom dizilimi üzerine Wuhan yakınlarındaki mağaralarda yaşayan yarasalar üzerinde araştırmalar yapan ve Amerikan hükümetinin de 3 milyon 700 bin dolarla desteklediği bir enstitüde çalışan bilim insanlarının virüsü içeren kanın yanlışlıkla havaya püskürtülmesinden sonra enfekte oldukları ve bunu daha sonra yerel halka bulaştırmış olabilecekleri iddia ediliyordu.

Yalnız laboratuvarda inceleme konusu olan o kanın havaya nasıl püskürdüğü, hadi diyelim ki böyle akıl dışı bir “kaza” oldu herbiri konunun uzmanı bilim insanlarının nasıl olup da özel bir önlem falan almadan üzerlerine bulaşmış virüsü çevrelerine taşıdıkları sorularının yanıtları yoktu bu iddiayı ileri süren haberde. Dolayısıyla bunlar biraz kuşkulu iddialardı.

Sazan durumuna düşmemek için

Komplo teorilerinin ağına takılmamanın basit ama etkili formülü soru sormaktır. Oltanın ucundaki yemin üzerine atlayan balık gibi zokayı hemen yutmak yerine “neden”, “nasıl”, “mümkün mü”, “akla-mantığa sığıyor mu” gibi bazı soruları sorup ileri sürülen tez ve görüşleri bunların ışığında irdelemek önüne gelene inanan bir aptal durumuna düşmekten korur insanı.

Zaten ilk günlerin şaşkınlığı ve akıl tutulması hafiften dağılmaya yüz tutmuşken “biyolojik savaş” teorilerinin dayanağını çökerten bilimsel veriler de çıkmaya başladı birer birer.

Araştırmalarının finansmanı ve –bazıları- yönetim bakımından sonuçta tekelci sermayeye ve emperyalist devletlere bağımlı fakat bilimsel yetkinlik bakımından hâlâ ‘güvenilir’ kurumlar olarak kabul edilen Almanya’da Robert Koch Enstitüsü, Fransa’da Pastör Enstitüsü, İngiltere’den Cambridge Üniversitesi, ABD’den IMT ve Harvard gibi alanlarında yetkin araştırma kurumları ve saygın bilim insanları bu salgına yol açan Covid-19 virüsünün “laboratuvar ortamında üretilmesinin mümkün olmadığına” dair araştırma sonuçlarını yayınlamaya başladılar peş peşe.

Örneğin Harvard Genetik ve Karmaşık Hastalıklar Bölümü başkanı bilim insanı Prof. Nükhet Hotamışlıgil kesin bir dille, “Bunun laboratuvar ortamında oynanmış veya yapay bir virüs olduğuna dair kanıt şu anda sıfır. Bunu net olarak söyleyebilirim. O yüzden bu tarz dezenformasyonlara takılıp komplo teorileri üretmenin anlamı yok” diyordu. “Kovid-19, aşina olduğumuz bir virüs ailesinin hiç tanımadığımız bir üyesi” diyerek sözlerini sürdüren Prof. Hotamışlıgil, “Virüsleri bulaşıcılık ve öldürücülük açısından kıyasladığımızda, Kovid-19’un Ebola, MERS ve SARS’a nazaran öldürücülüğü düşük, ancak bulaşıcılık oranı onlara nazaran yüksek. Daha da kötüsü, semptomları hemen belirmiyor. Bu nedenle, örneğin SARS’ın öldürücülük oranı çok daha yüksek olmasına rağmen semptomları hemen çıktığı için tedavi altına alınabiliyorsunuz. Kovid-19’da ise semptomlar günlerce kendini göstermiyor. Bu nedenle hem tedavinizi geciktiriyor hem de çok daha fazla kişiye bulaştırmanıza yol açıyor” ifadesini kullanıyordu.

Emperyalist tekelci sermayenin ahlaki ve insani hiçbir sınır ve değer tanımayan azami kâr hırsının doğasına bağlı olarak olağanüstü kârların söz konusu olduğu sağlık alanında dönen akıl almaz dolaplar hakkında bir parça bilgi ve fikir sahibi olmak “çok bilimsel ” görünen tez ve iddiaları dahi belirli bir ihtiyat payıyla karşılamayı gerektirir belki ama andığımız saygın araştırma enstitüleri ve bilim insanlarının söyledikleri ikna edici görünüyordu.

Ne var ki bu temelde inşa edilen komplo teorileri buna rağmen hız kesmedi. Bir yönüyle daha sofistike ama bir yönüyle de yanıtını veremediği akıl ve mantık dışı yanları daha belirgin yeni versiyonlar sürüldü piyasaya. “Bu salgının aslında kapitalizmin krizine çözüm olarak onu yeni bir düzlemde yeniden örgütlemek amacıyla kasten çıkarılmış bir biyolojik savaş olduğunu” iddia eden senaryolarla karşılaşmaya başladık bu kez.

Her ne kadar sonuna “mı” ekini eklediği bir soru cümlesi şeklinde formüle etse de yazısının içeriği buna inandığını gösteren Mustafa Peköz’ün 29 Mart’ta sendika.org sitesinde yayınlanan “Koronavirüs yeni bir dünya sistemi için araç mı?” yazısı bu versiyonun tipik bir örneğiydi.

İşin tuhafı, Yeni Şafak adındaki çukurun kalemşörlerinden Yusuf Kaplan meczubu da öz olarak aynı iddiayı ileri sürüyordu. Ona göre de, “İnsanlığın daha kolay güdüleceği Tanrı’sız, ruhsuz, insansız yeni bir dünya inşa ediliyordu”?!!!

Komplo teorisi 4.0

Üçüncü basamak komplo teorilerinin ortak noktasını, bu salgının dünyayı yeniden dizayn etmek amacıyla ‘dünyanın efendileri’ tarafından yürütülen bilinçli bir operasyon olduğu tezi oluşturuyor. Sadece bu ‘üstün gücün/güçlerin’ kimler olduğu ve nasıl bir dünya peşinde koştuklarına dair detaylar da farklılaşıyor.

Türkiye sol’unda akla-mantığa aykırı en ölçüsüz komplo teorileri üretmeleriyle kötü bir şöhrete sahip olan Yalçın Küçük-Soner Yalçın ikilisine rahmet okutacak bir teoriyle ortaya çıkan M. Peköz’ün iddialarının temel dayanağı, “Böyle bir pandeminin yaşanacağının yıllar öncesinden biliniyor” olması.

Bugün yaşadığımıza benzer bir pandeminin yıllar öncesinden “öngörülmüş” olmasının M. Peköz’e göre sadece tek bir anlamı var: Bu iş planlı! Her şey yıllar öncesinden planlanıp hazırlanmış!

O öngörülerin nereden nasıl çıkmış olabileceğine dair başka olasılıklar gelmiyor bile aklına.

Arkasından “hedef ve amaca” dair öyle detaylı bir ‘yeni dünya düzeni’ tablosu çiziyor ki, sadece laboratuvarda üretilmiş bir virüs gerçeğiyle değil dünyanın efendileri tarafından yine başka laboratuvarlarda inceden inceye hazırlanıp bugünlerde de yürürlüğe konulmuş bir planın karşısında yapacak hiçbir şeyi olmayan çaresiz ve güçsüz böcekler gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sadece kendinizi de değil, Nazım’ın dizeleriyle “büyük insanlık ailesini”. Burjuvazi ve kapitalizm karşıtı tüm toplumsal güç ve sınıfları.

“Marksist” olduğunu iddia eden bir yazarın bu idealist tarih tezini dayandırdığı “kanıtlar”, Sylvia Browne ve Lindsay Harrison adındaki iki ABD’li yazar tarafından kaleme alınıp 2005 yılında basılan Kehanetler kitabı ile 2012 yılında Almanya’da hazırlanan resmi bir rapor.

Yıllar öncesinden ‘planlanmış tarihin’ kanıtları

Peköz’ün aktardığına bakılırsa Kehanetler kitabında şöyle bir kehanet yer alıyor (Bu arada şunu da ekleyelim: M. Peköz’ün dile getirdiği komplo teorisine ilişkin yapacağımız bütün alıntılar yazarın 29 Mart’ta yayınlanan şu yazısındandır: https://sendika63.org/2020/03/koronavirus-yeni-bir-dunya-sistemi-icin-arac-mi-581903/):

“2020’lerde, akciğerleri ve bronşları ciddi oranda etkileyen, tedaviye ise zalimce direnen zatürre benzeri bir hastalığın patlaması nedeniyle ortalıkta ameliyat maskeleri ve plastik eldivenlerle dolaşan çok daha fazla insan göreceğiz. Hastalık hakkında kafa karıştırıcı olan şey ise; bir kış boyunca müthiş bir paniğe yol açtıktan sonra, on yıl içerisinde hem sebeplerini hem de tedavisini gizemli bırakarak tamamen ortadan kaybolması olacak.”

Adeta bu günleri anlatan bu şaşırtıcı öngörüyü Peköz şuna bağlıyor:

Medyum diye piyasaya sunulan kişilerin özel yetenekleri yok, zekâlarını üstün derecede kullanabilen bir özellikleri yok. Geleceği yorumlama, tahminlerde bulunma ayrı; somut tarihi, zaman ve oluş biçimini vermek ise çok ayrı bir durumdur. Bu bakımdan Sylvia Browne ve Lindsay Harrison gibi yazarları, esasen küresel sistemlerin gelecekteki projelerini önceden topluma aktarma ve haberdar etme gibi bir misyon üstlenen kişiler olarak tanımlayabiliriz.  Pandemi hakkında bu kadar somut bilgiler yazmalarını da söz konusu projenin toplumsal altyapısını oluşturmaya yönelik ön hazırlık olarak değerlendirebiliriz.”

Browne ve Harrison “küresel sistemin gelecekteki projelerini önceden topluma aktarıp kamuoyunu bu işe hazırlamakta kullanılan” maşalar olabilirler. Bunu tartışmak yersiz. Ama konunun şimdi tartıştığımız yönü açısından bunun zaten fazla bir önemi yok ki. Biz şu an asıl olarak “Gelecek küresel sistemin kendisini olduğu kadar onu insanlığa kabul ettirebilmek için kullanılacak bahaneyi bile 15-20 yıl önceden inceden inceye planlayanlar kimler? Öte yandan böyle bir tarih oluşumu mümkün mü?” sorusunu tartışıyoruz.

Birilerinin onlarca yıl öncesinden karanlık dehlizlerde oturup inceden inceye planladıkları, kullanacakları araçları da laboratuvarlarda üretecekleri ve “zamanın artık geldiğine” karar verdikleri bir anda da düğmeye basıp tıkır tıkır işlettikleri bir tarih oluşumu mümkün mü sizce?..

Diyalektik gibi bir yönteme, materyalizm gibi bir tarih anlayışına sahip bilimsel bir öğreti olarak Marksizmi benimsediğini iddia eden bir solcu, kafaların zaten karmakarışık olduğu böyle bir kesitte böyle bir tarih teorisiyle çıkıyor insanların karşısına?!! Ört ki ölem!..

Peköz’ün ‘öldürücü’ kanıtı 2012 sonunda Almanya’da resmi kurumlar tarafından hazırlanıp Merkel hükümetine sunulan bir Risk Analiz Raporu. Bu raporu Robert Koch Enstitüsü başkanlığında Alman İnşaat ve Yerleşim Planı Müsteşarlığı, Halkı Koruma ve Doğal Felaketlere Yardım Müsteşarlığı, güvenlik ve bilgilendirme bölümüne bakan müsteşarlık, tarım ve beslenmeyle ilgili müsteşarlık, Teknik Yardım Ulaştırma Birimi Başkanlığı, Özel Komando Birlikleri ve Alman ordusu uzmanları birlikte hazırlamışlar.

Dünya çapında yaşanacak bir salgın (pandemi) öngörüsünde bulunan 10 Aralık 2012 tarihli o raporda da: “Bu salgına neden olan virüs, Güneydoğu Asya’dan, vahşi hayvan satılan pazarlardan yayılacak ve insanlara geçecek. Hayvanlar bu virüse karşı bağışık olacak çünkü zaten kendi bağışıklık sistemleri bunu tanıyor. Ancak insanlar arasında çok hızlı şekilde yayılacak” deniyormuş.  

Günlerce dünya medyasında dolaşan o ünlü rapordan bu bölümü aktardıktan sonra Peköz soruyor: “İlk akla gelen soru şu: Nasıl oluyor da, “Güneydoğu Asya’da, Çin’deki vahşi hayvan satılan pazarlarda yayılacak ve insanlara geçecek” gibi çok somut bir tespit yapılıyor. Koronavirüs’ün Doğu Asya’da Çin’in Vuhan kentinde vahşi hayvanların satıldığı bir pazarda yayıldığı ifade ediliyor. Alman ordusundan uzmanlar dahil olmak üzere bütün stratejik kurumlarının temsilcilerinin yer aldığı bir raporda ‘kıta, ülke ve mekan’ gibi somut yerlerin belirlenmiş olması sanıldığı gibi yüksek bir öngörü mü yoksa önceden planlanan bir stratejinin yansıması mıdır?

Soru yerinde bir soru. Raporu hazırlayan kurumların sonuçta Alman emperyalizminin hizmetindeki resmi kurumlar olmalarından hareketle bunlar hakikaten nasıl bu kadar isabetli tahminlerde bulunmuşlar diye işkillenmekte normal.

İlk bakışta kuşku uyandıran bir görünüm ancak raporu hazırlayan kurumların dallarında uzman kuruluşlar olmaları yanında grip üreten genel bir virüs türü olarak Korona virüsünün bugüne kadar her yıl Güneydoğu Asya’dan özellikle de Çin’den dünyaya yayıldığı gerçeğiyle birlikte sürekli mutasyona uğradığı da bilinirse o zaman kendinizi hemen “ın-nı-nıııın” havalarına kaptırmadan önce biraz durursunuz. Ayrıca internette bu virüs üzerine küçük bir araştırma yaparsanız hemen hemen bütün virüsler ve benzer mikroorganizmalar gibi Korona virüsünün de ilk konağının genellikle Uzak Doğu’da yaşayan vahşi hayvanlar olduğunu, onlardan da insanlar tarafından tüketilen hayvanlara geçtiğini görürsünüz. Bu kadarcık bir bilgi ışığında düşünmeye başlarsanız eğer o zaman her biri konusuna hakim emperyalist kurumların yıllar öncesinden böyle isabetli bir simülasyon geliştirmiş olmaları bu kadar ‘şaşırtıcı’ gelmez size. En azından hemen önceden planlanıp hazırlanmış bir komplo teorisine saplanıp kalmak yerine başka olasılıkların da söz konusu olabileceğini düşünerek ihtiyatlı hareket edersiniz.

Ama dediğim gibi bu tabii çok yönlü düşünmeyi ve –iyi bilmediğiniz bir konu söz konusuysa- oturup ciddi bir araştırma yapmayı gerektirir. Yani komplo teorilerinin sağladığı ‘düşünmekten kaçma kolaylığı’ ve rahatlığı sunmaz insana.

İşin aslı neymiş meğer

Almanya koronavirüs ve sonuçlarını önceden biliyor muydu?” diye soran akademisyen Çetin Güner, 2 Nisan tarihli yazısında işin aslına ışık tutuyor:

“… 2012 tarihli 17/12051 sayılı bu rapor (orijinal adı: Bericht zur Risikoanalyse im Bevölkerungsschutz 2012), ‘devlet, doğal felaketlere karşı ve sivil halkı korumada ihtiyaç ve risk önceleyen bir savunma ve önlem planlamasını nasıl oluşturabilir’ sorusuna cevap bulmak için olası doğal felaket senaryosu modelleyerek birtakım bulgular elde ediyor. Yani Türkçesi, belli bir takım koşullar altında ortaya çıkabilecek olası sonuçlar ve bu sonuçların gerçekleşme olasılığı test ediliyor. Birincisi sel baskını ve diğeri Modi-SARS pandemik salgını (abç) Raporun ilgili bölümünde o dönemde SARS salgını yaşanmış olması nedeniyle varsayımsal modelin bu salgın üzerinden yapıldığı söyleniyor. Yani bilim insanları yeni tür koronavirüsün dünyayı, hayatımızı felç edeceğini söylemiyor. Yine de yeni tür virüslerin (SARS-Koronavirüs, H5NI Influenza virüs gibi) aniden ortaya çıkabileceği dipnot olarak belirtiliyor.

Aynı şeyi Yener Orkunoğlu da 4 Nisan tarihli yazısında söylüyor:

“..Virüs salgını olacağı konusunda ilginç bir uyarı, Almanya’daki Robert Koch Enstitüsü başkanlığında birçok kurumun katılımıyla, 2012 yılının sonunda hazırlanan ve 2013 yılında Alman parlamentosuna sunulan raporda yer alıyor. Ancak rapordaki uyarı, şu anda dünyayı saran COVID-19 ile ilgili değil. Uyarı, esas olarak önceki virüs tecrübelerine dayanarak varsayımsal bir virüse ilişkin. Rapor, ortaya çıkacak yeni virüsün 2003 yılında ortaya çıkan SARS’a benzer olacağı varsayımından hareket ediyor(abç) Modifikasyona uğrayacağı tahmin edilen bu varsayımsal virüs, Modi-SARS olarak adlandırılıyor. Bu virüsün özelliği şöyle betimleniyor: “Varsayımsal Modi-SARS virüsü neredeyse tüm özellikleri açısından doğal virüs olan SARS-CoV ile aynıdır.’

Adı geçen raporun virüs ile ilgili yerlerini Almancasından okudum. Bazı bilgileri paylaşmayı gerekli görüyorum. Rapor, ortaya çıkması beklenilen varsayımsal Modi-SARS virüsünün yayılmasının nasıl cereyan edeceği konusunda simülasyon sisteminin yardımıyla bazı tahminlere yer veriyor.(abç) Bu tahmine göre, virüs salgını 300 gün sürecek, bu sürecin sonunda Almanya’da 6 milyon insan virüse yakalanacaktır. Ölüm oranlarından da bahsediliyor. Çocuklarda ve gençlerde yüzde 1, 65 yaşın üzerinde olanlarda ise ölüm oranın yüzde 50 olacağı dile getiriliyor.”

Peköz’ün iddiasının aksine Orkunoğlu ayrıca “salgın kesin Çin’den çıkacak diye bir belirleme ve adres verilmediğinin” altını çiziyor. “Raporda ilginç öngörü, virüsün Asya’dan geleceği öngörüsüdür. Fakat ülke ve şehir ismi geçmiyor raporda. 88 sayfalık bu raporun 5. sayfasında şöyle deniliyor: ‘Asya’dan gelen yeni bir virüs dünya çapında yayılacaktır. Dünya Sağlık Örgütü, uyarı yapmadan önce bazı kişiler Almanya’ya gelecektir’.”

Çok şaşırtıcı gelecek belki ama benzer bir uyarıyı 2014 yılında o zamanlar ABD başkanı olan Obama yapmış. Ulusal Sağlık Enstitüsü’nde yaptığı ve Senato’dan Ebola’ya karşı fon talep ettiği o konuşmasında Obama, ““Hem havadan bulaşabilen hem de ölümcül olan bir hastalıkla karşılaşabiliriz ve büyük ihtimalle karşılaşacağız da. Ve bununla etkili bir şekilde başa çıkabilmek için sadece burada, ülke içinde değil, küresel çapta bir altyapı oluşturmalıyız. Böylece, eğer İspanyol Gribi’ne benzer yeni bir tür virüs beş ya da 10 yıl sonra ortaya çıkarsa, yatırımı yapmış ve onu yakalamak açısından ilerlemiş olacağız” diyor. Obama “Küresel dünyada bu tür salgınlarla karşılaşmamızın kaçınılmaz olduğunu” da vurguluyor aynı konuşmasında.

Gel gör ki, kendisini baştan “Bu işin önceden örgütlenmiş bilinçli bir süreç olduğu” kabulüne endekslemiş olan Mustafa Peköz, yazısının devamında da zehir hafiyeliği terketmiyor. Kafasında cevabını aslında çoktan verdiği belli olan “Raporda, bugün hızla yayılan koronavirüsün bütün özellikleri olduğu gibi anlatılmış. Henüz ortaya çıkmamış tersine gelecekte ortaya çıkacak virüsün bütün özelliklerinin rapor edilmiş olması bir kehanet midir, gerçekleşmesi tesadüf müdür? Yoksa bu rapor, önceden bilinen bir virüsün üzerinde derin bir araştırma yapıldıktan sonra yazılmış mıdır?” sorularını ortaya attıktan sonra kesin hüküm cümlesini kuruyor:

Henüz adı konulmamış ama ortaya çıkmasının kesin olduğu düşünülen ve Çin’den gelecek yolcular üzerinden yayılacak olan bir virüsün en az 7,5 milyon Almanın ölümüne neden olacağı tahmini yapılıyor. Etkilerinin ne olacağını ayrıntılı yazılan bir raporun olası tesadüflere dayanan ‘yüksek’ bir öngörüye değil tersine önceden planlanmış bir sürece işaret ettiğini söylemek daha inandırıcı ve mantıklı geliyor. Rapor aynı zamanda hangi sektörlerin ne düzeyde etkileneceğinin ayrıntısını da vermiş. Demek ki planlama çok kapsamlı ve derin bir şekilde yapılmış” (Yarın: Peki amaç neymiş?)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar