Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 6

Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 6

‘Kendi karşıtına dönüşme olasılığı’ bu süreçte değişik olgunlaşma düzeyine ulaşmış halleriyle karşımıza çıkan bütün ‘iyimser’ ve ‘kötümser’ belirtiler için geçerlidir. Bu noktada tayin edici etkeni ‘önderlik’ sorunu oluşturur.

H. Selim Açan

Korona salgınının bütün dünyada sadece işbaşındaki yönetimlerin değil 1980 sonrası uygulanan neoliberal politikalar şahsında sistem olarak kapitalizmin sorgulanmasını ivmelendiren, daha doğrusu bu yönde ilerletilip derinleşmeye müsait bir düşünsel sarsıntı yarattığı tespiti yaygın kabul görüyor. Bunu anlatan “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sloganı hemen her çevrenin dilinde.

Yalnız bu değişimin nasıl olacağından da önce yönü/içeriği konusunda bile fikirler farklı farklı. Bir tarafta “Her şey çok güzel olacak” iyimserliği var, karşı kutupta ise “Bugünler daha iyi günlerimiz” kötümserliği.

Aynı olgudan hareketle taban tabana zıt sonuçlar çıkaran bu yaklaşımların ortak noktasını oluşturan tek yanlılığa kendimizi kaptıracak olursak şayet “Sen de haklısın-Sen de haklısın” ikilemine düşen Nasrettin Hoca’dan farkımız kalmaz.

İyimserliğin dayanakları

Bir ara “tarihin sonunu” ilân edecek kadar kendinden geçen neoliberalizmin bilinçlere kazıdığı bazı “doğrular”ın, aşıladığı yaşam tarzı ve tüketim alışkanlıklarının, insanların birbirleriyle ve doğayla kurdukları ilişkinin bugünlerde -salgın öncesi günlerden daha yaygın ve daha yüksek sesle- sorgulanmaya başladığını herhalde kimse inkâr edemez.

Bu salgın neoliberal kapitalizmin insan hayatını ne kadar ucuzlattığını gözlere soktu. Her şeyi metalaştırmanın sonucu en gelişmiş kapitalist emperyalist ülkelerde dahi sağlık sisteminin nasıl göçertildiğini gösterdi. “Serbest piyasa düzeni” olarak yere göğe sığdırılamayan mekanizmanın gözü kâr ve paradan başka bir şey görmeyen vahşi bir sömürü sistemi anlamına geldiğini açık etti. Gazeteci Soli Özel’in ifadesiyle “Sermayenin toplum içindeki yeri ve sorumluluğunun ağır şekilde sorgulanacağı bir iklim şekillendi”. Bu arada bütün burjuva hükümetlerin tekellerin çıkarlarını işçi ve emekçilerin sağlığından daha fazla önemsediğinin altını bir kez daha kalınca çizdi. Buna karşın sistem tarafından ‘insan’ yerine dahi konulmadıklarını acıtıcı biçimlerde yaşayan emekçi sınıflar arasında farklı bir duygudaşlık ve yakınlaşma yarattı. Örneğin Fransa’da bir yılı aşkın süredir her hafta sonu gazlanıp coplanan Sarı Yelekliler’in ya da mezarda emeklilik reformuna karşı direnen sağlıkçıların, demiryolcuların eylemlerine küçümseme hatta tepkiyle bakan vasıflı emek sahibi çalışanlar ve orta sınıfları bile “Onlar haklıymış” deme noktasına getirdi.

Neoliberalizmin ideolojik planda da atağa kalktığı şahlanış yıllarında “klasik anlamda sınıfların, dolayısıyla sınıfsal ayrımların artık ortadan kalktığı” iddia ediliyordu. Özellikle kol gücüne dayalı üretimin ve işçi sınıfının yerini “otomasyona dayalı üretimin ve robotların aldığı” iddiasından hareketle “elveda proletarya” çığırtkanlığı yapılıyordu. Fakat korona günlerinde görüldü ki, çarklar yine işçi sınıfı sayesinde dönüyor. Hem de sınıfın kanı canı pahasına dönüyor. Ve o hâlâ hayatı durdurmayı da başarabilecek bir konumda. Bu açıdan korona günleri hem kapitalizmin hem de onu yıkmayı amaçlayan alternatif arayışlarının proletaryasız yapamayacakları gerçeğini bir kez daha gözlere soktu. Sınıf gerçeğine ve işçi sınıfına sırtını dönenin kaybetmeye de mahkum olduğunu anlayana anlattı.

Gerçi ‘korkular’ bahsinde değineceğimiz “burjuvazinin bu krizin arkasından hızlandıracağı yönelimler kapsamında yapay zekaya dayalı robotik üretimin yaygınlaşmasına paralel olarak artı değer sömürüsüne eskisi gibi ihtiyaç duymayacağı” kurgusuna dayalı olarak proletaryaya “elveda” demenin farklı biçimleri tekrar tedavüle sürülmeye başladı bir yandan da. O da işin ayrı cephesi.

Bu süreç ‘kapitalist toplum’ gerçeğini de ‘proletarya’ gerçeğini de daha somut haliyle görünür kıldı. Kapitalizmin krizindeki derinleşmeye paralel olarak son birkaç yıldır dünyanın neredeyse her yerinden duymaya başladığımız “Hepimiz aynı gemideyiz” demagojisi gibi işçi sınıfını da “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” sloganını hatırlatacak şekilde homojen bir kütle olarak gören sınıf kavrayışının yüzeyselliği bir kez daha sırıttı. ABD’de yayınlanan Chicago Tribün gazetesi, korona günlerinin tekrar gözümüze soktuğu toplum gerçeğini tasvir ederken “Pandemik kast sistemi” diye çok isabetli bir başlık kullanmış. “Aynı gemide olmadığımız” gerçeğini de haberin içinde şöyle özetlemiş: “Zenginler tatil mülklerine kapandı, orta sınıflar yerinde durmayan çocukları ile evlerinde mahsur kaldı, işçi sınıfı cephe hattında”. Chicago Tribün’ün bıraktığı yerden devam edersek, işçi sınıfının da kendi içinde farklı katmanlar içeren parçalı -bu anlamda çelişkileri de içeren- bir bütünlük olduğu görüldü. Sınıfın neoliberal dönemde proleterleşen kesimleri en azından evlerinde kalıp uzaktan çalışma olanağına sahip olabilirken asıl gövdeyi oluşturan kesimler korona koltukta çalışmayı sürdürmek zorunda kaldı. Bu gerilimin biriktirdiği öfke, önümüzdeki süreçte umulmadık hızla kitleselleşen ve umulmadık ölçüde militan bir sınıf hareketinin örgütlenebilmesi imkanını da bağrında taşıyor. Tabii sınıfın örgütlenmesi sırasında öncelikle yüklenilmesi gereken kesimler ve sektörlerin de hangileri olduğunun altını çiziyor.

Korona günleri özellikle hizmet sektöründeki birçok işin aslında ne kadar gereksiz olduğunu göstermekle kalmadı; çalışanları fiziken ve ruhen tüketip gün sonunda posaya çeviren “normal” çalışma temposunun aslında ne kadar tüketici ve vahşi bir sömürü mekanizma olduğuna dair farkındalığı güçlendirdi. O tüketici tempo sırasında kendilerine de çocuklarına, ailelerine ve sevdiklerine de ayıracak zaman bulamadıklarının farkına varanlar çoğaldı. Yasakların ilk günlerinde “Şimdi günü nasıl geçireceğiz” sıkıntısı yavaş yavaş dağılıp aile bireyleriyle, balkondan balkona ilişki kurulan konu komşuyla yapılan değişik aktivitelerle zenginleştikçe yaşamımızın anlamı ve amacı üzerine pozitif sorgulamalarda gözle görülür bir sıçrama yaşandı.

‘Bireyin yücelmesi’ etiketi altında kendisi dışında hiçbir şeyi umursamayan bencilliği kışkırtıp toplumları adeta atomize eden neoliberalizmin atağa kalktığı 1980’lerin başında Thatcher cadısının sloganlaştırdığı “Toplum diye bir şey yoktur, birey ve ailesi vardır ve hayatta sadece onlar önemlidir” bireyciliğinin yerini kendisi dışındakileri de düşünüp sahiplenmeye çabalayan dayanışma kültürü ve biçimleri istisna olmaktan çıkıp yaygınlaşmaya başladı. Thatcherizmin bugünkü karikatürü olan Boris Johnson moronu bile “Meğer toplum varmış” deme mecburiyetinde kaldı.

Paniğin zirvede olduğu anlarda bile dillerden düşmeyen “Bu virüs belası nereden çıktı? “ sorusuna yanıt aranırken işin kökeninde doymak bilmeyen bir kâr hırsı ve açgözlülüğünün sorumlu olduğu çevre talanı ve iklim felaketinin yattığını çocuklar bile farketti. Tolga Tören’in sözleriyle, “Düne kadar ormanların derinlerinde varlığını sürdüren virüslerin ansızın dünyayı tehdit eder hale gelmesinin, o virüsler karşısında bağışıklık sistemi zayıflamış milyarlarca insanın ve o milyarlarca insanı kapsam dışı bırakan, piyasaya dayalı sağlık sisteminin nedeninin aynı gerçeklik olduğu: Kapitalist üretim ilişkilerinin sınır tanımazlığı ya da sınırsız sermaye birikimi olduğu” gerçeğinin daha fazla ve daha açık bilincine varıldı.

‘Başkanlık sistemi’ olarak tanımlanan burjuva diktatörlüklerin gerçekte nasıl dengesiz ve tehlikeli bir yönetim modeli olduğu daha geniş kesimler tarafından görüldü. Salgın karşısında en fazla çuvallayıp şaşkın ördek gibi bir sağa bir sola yalpalayanlar Trump, Bolsonaro, Tayyip Erdoğan, İran yönetimi gibi yönetimler oldu. Chomsky gibi prestiji yüksek kanaat önderleri bu gerçekten hareketle şimdiden uyarıda bulunuyorlar zaten: “Kaderimizi sosyopat şaklabanlara bırakırsak mahvolduk demek”. Bakmayın siz Trump soytarısına desteğin hala yüksek olmasına. Salgının bilançosu ağırlaştıkça ne olacağını hep birlikte göreceğiz. O soytarılık Kasım seçimlerinde sandıktan çıkar mı sandığa gömülür mü hiç belli olmaz. Bu noktada bir spekülasyon yapmayı deneyecek olursak, bu kriz sürecinin sonunda Merkel dışındaki Avrupalı liderlerin çoğu koltuklarını muhtemelen koruyamayacak. Fransa’da Macron, İtalya Başbakanı Conte buna en yakın adaylar.

Korona krizi Avrupa’daki ırkçı faşist parti ve liderleri de kontrpiyede bıraktı. Paolo Gerbaudo’nun tanımıyla bu kriz “Popülizmin yanıt veremediği bir kriz” oldu. Almanya’da AfD, Fransa’da Marine Le Pen, İtalya’da Matteo Salvini başta olmak üzere Orban dışındakiler arazi oldular adeta. Gerbaudo bunu “göçmenler sorunu”nun geri plana düşmesine bağlıyor: Ulusalcı popülistler, insanların korkularını körüklemeleriyle tanınırlar. Ne var ki şu anda yaygın olan korkular, bu liderlerin sömürmek amacıyla konumlandığı türden değil. Sağlık ve ekonomiyi içeren kaygıların aciliyeti nedeniyle popülist sağın birincil düşmanı göçmenler meselesi öncelikler listesinde alt sıralara düştü.” Fakat bu ‘tutukluk’ tabii ki mutlaklaştırılamaz. Popülist olarak adlandırılan ırkçı faşist parti ve hareketler mutasyon geçirip daha saldırgan bir faşist karakter kazanabilirler. Gerbaudo da buna dikkat çekiyor: “Korona virüsü krizi popülist sağı bir an için şaşırtmış olsa bile, bu onun yok olduğu anlamına gelmez. Solun, bu krizin kendi lehine sonuçlanacağına inanması yanlış olur. Yaşanan sağlık krizini, 2008’deki ekonomik krizden ziyade Büyük Buhran’a benzeyen derin bir ekonomik kriz takip etmek zorunda ve popülist sağ geçmişte halkın umutsuzluğunu kullanma ve ekonomik sorunlar için toplumsal alanda günah keçileri bulma yeteneğini zaten göstermiştir. Eğer bir şeyler daha da içinden çıkılmaz hale gelirse popülistlerin aynı yoldan gitmesi beklenebilir”.

Korona salgını uluslararası ilişkiler ve dengelerde de şimdiden gözle görülür sarsıntılar yarattı. ABD ile Çin arasındaki emperyalist rekabet çekişmesinin bu kez de “Bu virüs kimden çıktı” kavgası biçimini alarak keskinleşmesi ya da Çin’in yanı sıra Küba’nın ve Rusya’nın başkalarının yardımına koşmasının yarattığı sempati gibi ‘gündelik’ diyebileceğimiz görüntü ve gelişmeler bir yana en başta emperyalist küreselleşmeyi çok daha fazla sorgulanır hale getirdi. Bilim ve teknolojinin geldiği düzeye karşın böyle bir salgına istisnasız bütün kapitalist emperyalist ülkelerde bu kadar hazırlıksız, adeta çırılçıplak yakalanılması yanında küreselleşmenin nimetleri bağlamında “sanayi 4.0”, “nano teknoloji çağı”, “yapay zeka ve robotik teknikler” üzerine o kadar gürültülü reklam kampanyaları yürütülürken Kovid-19 virüsüne karşı etkili bir tedavi yöntemi, ilaç ve aşının neden hâlâ üretilemediği daha yüksek sesle ve daha yaygın olarak sorgulanmaya başladı. Dahası salgınla savaşım konusunda AB içinde bile uluslararası bir işbirliği ve koordinasyonun sağlanamadığı görüldü. “Her koyun kendi bacağından asılır” bencilliği ön plana çıktı. 1990’larda -hatta geriden gelen bazı ‘konjonktür teorisyenleri’ tarafından 2010 gibi geç bir tarihte bile- “ulus devlet formunun tarihsel olarak ömrünü tamamladığının” somut örneği olarak gösterilen AB’deki çatlaklar daha da derinleşip büyüdü.

Diğer yandan ABD’nin “küresel liderlik” konumu ve iddiası sorgulanmaya başladı. İngiliz Independent gazetesinin deneyimli muhabirlerinden Patrick Cockburn’un işaret ettiği gibi, “ABD, koronavirüs salgınıyla mücadeleye liderlik edemeyerek kendi ‘Çernobil anı’na doğru ilerleyebilir. Salgının sonucu ne olursa olsun bugün kimse krize çözüm bulması için yüzünü Washington’a dönmüyor”. Trump ve yancılarının salgının sorumluluğunu Çin’in sırtına yıkarak avantaj sağlama çabalarını hatırlatan Cockburn, “Başkalarını şeytanlaştırmak, dikkati kendi eksikliklerinden uzaklaştırmak isteyen Başkan Trump’ın en temel siyasi taktiklerinden biri” dedikten sonra “(Ama) ABD’nin başarısızlığı, Trump’ın toksik politik stilinin çok ötesine geçiyor” diye sözünü sürdürüyor: “Dünyada II. Dünya Savaşı’ndan beri devam eden Amerikan üstünlüğü, ABD’nin iknayla ya da güç kullanma tehdidi ve güç kullanımıyla uluslararası işlerin halledilmesini sağlayan eşsiz kapasitesi üzerine kurulu(ydu). Ancak Washington’un Kovid-19’a uygun bir tepki verememesi, durumun artık böyle olmadığını gösteriyor ve bu Amerikan becerisinin kaybolmaya başladığı algısını belirgin hale getiriyor”.

Hayatın değişik alanlarından iyimserliği besleyecek daha bir çok örnek verebiliriz. Fakat gerçek sadece ‘iyimser’ olmamızı sağlayan bu yönlerden ibaret değil. Paranın bir de diğer yüzü, iç karartıcı yönler ve olasılıklar var.

Kötümserler cephesi

Geleceğe dönük kötümser yorum ve öngörülerin başında –yazı dizimizin önceki bölümlerinde Agamben örneğinden hareketle değindiğimiz- ‘otoriterizmin güçlenmesi, denetim-gözetim toplumu olmaya gidiş’ riskinin artması korkusu geliyor. Sol sosyal demokrat çizgide yayın yapan Fransız gazetesi Libération zekice bir başlıkta özetledi bu korkuyu: “Özgürlükler acil serviste” .

Akademisyen Ali D. Ulusoy, T24’te yayınlanan 15 Nisan tarihli yazısında şöyle anlatıyor bu korkuyu: “… toplumların güvenlikleri tehlikeye girince özgürlüklerinden kolayca vazgeçebildiklerini tüm dünya çok açık biçimde gördü. Bu durum tüm dünyadaki otoriter ve totaliter rejimlerin ekmeğine yağ sürdü ve elini güçlendirdi. Zaten Çin, Rusya, İran, Hindistan, Filipinler, Brezilya, Macaristan, Polonya, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde kök salan otoriter ve totaliter rejimler salgın sonrasında tüm dünyada iyice kurumsallaşacak ve etkisini diğer ülkelere de yayacak. Yapay zeka uygulamaları ile teknolojinin de yardımıyla iyice kolaylaşan bireysel takipler ve kişisel veri denetimleri, devlet karşısında kişi özgürlüklerini giderek daha da kısıtlayacak. Orwell’in ‘1984’ romanındaki tarzda bir dünyaya pupa yelken gidiyoruz!”

Dijital gözetleme araçları konusunda -toplumların rızasıyla da- pratikleşme olasılığı en yüksek uygulamalardan biri ‘dijital aşı/bağışıklık takip kartı’ olacak herhalde. Özellikle yurtdışı seyahatlerde bir ülkeye giriş çıkış yapabilmenin koşulu haline getirilmesi beklenen bu uzaktan kontrol sistemi İtalya, Almanya ve İngiltere’de farklı ölçeklerde uygulanmaya başladı zaten. ABD, Fransa ve başkalarında da eli kulağında görünüyor.

‘Aşı-bağışıklık sertifikaları’ dışında yapay zekaya dayalı yüz tanıma sistemleri, genetik tabanlı takip sistemleri, değişik gözetleme araçları ve erken uyarı sistemleriyle donatılmış “akıllı şehir” tasarımları dünya burjuvazisinin bu distopik gelecek hazırlıklarının bugün için bilinen ve öne çıkan unsurlarını oluşturuyor.

Gerçekten de çok ciddi bir tehlike bu olasılık. Tek yanlı olarak abartılmasını eleştirmek ayrı ve gerekli ama diğer yandan küçümsememek gerekiyor.

Tehlikenin zihinlerde canlanmasını kolaylaştırmak amacıyla, geleceğe korkuyla bakan kötümserlerin dillerinden düşmeyen Çin örneğine biraz daha yakından bakalım (*):

Yaklaşık 200 milyon kamera neredeyse tüm ülkeyi sokak sokak izliyor. Tüm bilgiler devletçe merkezi biçimde işleniyor. Sokağa çıkan herkes yüz tanıma teknolojisi ile tespit ediliyor. Hatta kameralar kişileri sadece yüzden değil arkadan ve sırtından dahi tanımlayabiliyor. Yapay zeka uygulamaları öyle gelişmiş ki kameralar kişilerin üzgün, sevinçli, kızgın olup olmadığını bile tespit edebiliyor.

Daha da ilginci Çin hükümetinin yeni başlattığı ve çok önem verdiği bir program. Şimdilik bazı bölgelerde pilot uygulaması yapılan uygulamanın kısa süre içinde tüm ülkede istisnasız tüm kişilere uygulanması planlanıyormuş: Vatandaş puanlaması uygulaması.

Sistem her vatandaşa bir vatandaşlık puanı veriyor. Örneğin herkese baştan 1000 puan. Devlete karşı negatif her davranışınızda puan düşülüyor. Ehliyet puanı düşmesi gibi. Suç işleme, trafik cezası alma, borcunu ödemeyip icralık olma vs. gibi. Devlete ve yönetime karşı kötü sözler söyleme, sosyal medyada muhalif beyanlarda bulunma gibi arzulanmayan hareketler için de puan düşülüyor bu arada. Cici vatandaş olursanız, örneğin kötü vatandaşları ihbar ederseniz de puan ekleniyor.

Puanınız belli bir seviyenin altına düşerse, birtakım kamusal kısıtlamalara tabi tutuluyorsunuz. Örneğin banka kredisi alamıyorsunuz. Şehirlerarası uçak bileti almanızı Sistem engelliyor. Kamuda memur olamıyorsunuz. Vatandaşlık puanınız daha kritik bir seviyeye düşerse (Kara Liste!) hayatınız iyice zorlaşıyor. Özel sektörde bile işe giremiyorsunuz örneğin. Araç satın alamıyorsunuz filan… (Aktaran, Ali D. Ulusoy)

Yalnız bugünkü Çin’de ete kemiğe bürünmüş olarak karşımıza çıkıp gelecekte bunun nasıl distopik boyutlar kazanabileceğini zihnimizde canlandırmayı sağlayan bu tabloya bakarken şu iki noktanın gözden kaçırılmaması gerekiyor:

Birincisi, sadece Çin’le sınırlı olmayan ama Çin’de daha geniş bir alanı kapsayan bu denetim-gözetleme uygulamaları yeni mi başladı? Yoksa biz -tıpkı Afrika’yı kasıp kavuran Ebola, AIDS salgınları sırasında yaptığımız gibi “biz”den yani Batı’dan uzakta- olduğu için arada bir “Hakikaten ya, ne kadar kötü şeyler oluyor orada” diye cık cık’lamakla yetinen bir kayıtsızlık içinde miydik? Hong Kong’ta aylarca süren gösterileri ya da Uygur bölgesinde yapılanları tv’lerin başında ya da internette seyredip bir kaç twit, belki bir-iki de makale attırmanın dışında ne yaptık? O uygulamalara başvurulması olasılığı şimdi burnumuzun dibinde bitince mi uyandık, ‘Dünya Orwell’in dünyasına doğru (mu) gidiyor’ paniğine kapıldık?..

Salgınla mücadele gerekçesiyle alınan önlemleri Agamben türü biyopolitikçilerle aynı yorumlayarak “istisna halinin kalıcılaşıp genişlemesinin işareti” olarak görenler, ikinci yöntem yanlışı olarak bu sürecin 11 Eylül sonrasından farkını gözden kaçırıyorlar. Toplumlara o zaman da bir “şok” yaşatıldı ama bu kez yaşanan salgın şokunun beraberinde getirdiği karşıt dinamikler kapsamında insanların olağanüstü yetkilere sahip burjuva diktatörlüklerin süreci yönetme konusunda sergiledikleri cehalet ve beceriksizliklere duydukları tepkiyi gözden kaçırıyorlar. Ne ilacı ne aşısı ne etkili bir tedavi yöntemi olan öldürücü bir salgınla beklemedikleri biçimde yüz yüze kalmanın yarattığı şok ve panik havasının yerini soğukkanlılık ve mantık aldığı zaman burjuva yönetimlerin ‘şok döneminde’ bizzat kitleler tarafından talep edilen denetim ve gözetleme önlemlerini genişleterek sürdürmesine aynı rızayı gösterecekleri mi düşünülüyor? Hele bir de stratejik bir perspektif temelinde üretilmiş akıllı uslu taktik politikalarla önlerine düşen güven verici önderlikler görürlerse böyle bir durumda kaldırmaya yeltendiği taşı en azından burjuvazinin ayağına düşürme imkanının varlığı neden görülmüyor?

“Yapay zekaya dayalı dijital yeni bir dünya düzenine geçeceğimizi” bugünden kesinleşmiş bir sonuç olarak görenler gelecekteki ayrışma ve çatışmanın sadece “dijital totaliter rejimlerle- dijital demokratik rejimler” arasında yaşanacağı iddiasındalar. Fantezinin bu kadarı evlere kapanılan bu karantina günlerinde yapılan ‘beyin jimnastiği’ sınırları içinde kaldığı sürece hoş görülebilir belki ama ciddi bir ‘gelecek öngörüsü’ olarak pazarlanmaya kalkılırsa o zaman “Siz hâlâ hangi demokrasiden söz ediyorsunuz?” diye sorulur. Özellikle de 11 Eylül sonrasında içi boşalmış kabuk olarak bile ne kadarı kaldı ki şimdi -üstelik ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar her alanda- kapitalizmin krizinin katmerleneceği koşullarda- onun ‘dijitalleşmiş’ bir üst modeline geçileceğini iddia ediyor, daha doğrusu kendinizi de size kulak verenleri de böyle bir hayalle uyuşturuyorsunuz diye eleştiriye devam edilir.

“Eski tip sermayenin ve köhne devlet totaliterliğinin çöküşe geçtiği(ni), kapitalizmin kabuk değiştirerek yeni versiyonu eşliğinde küresel bir gözetim denetim toplumuna doğru insanlığın yelken açtığını” iddia eden biyopolitika yandaşları, “Covid-19, daha önce de var olan politik, ekonomik ve sosyal yenilikleri/eğilimleri artık zorunlu biçimde uygulanabilir kılıyor” dedikten sonra “Amfisiz online okul, binasız eğlence, salonsuz spor, plazasız iş” dönemine girdiğimiz iddiasındalar (ör. Reşat Volkan Günel).

Fantezi dediğin ‘sınır tanımaz’ da burada dile getirilen fantezilerin neresi kötü insan onu anlamıyor. Hadi “İnsanlar sadece binada mı eğlenir? Spor sadece salonda mı yapılır?” demeyelim ama “amfisiz okul” , hele “plazasız iş” neden kötü olsun?.. Gençlerin ya da çalışanların birbirleriyle sosyal ve siyasal ilişki kurabilmelerinin tek zemini amfiler ve plazalar mıdır? Buralar –özellikle de plazalar- günümüzde ne kadar sosyalleşme mekanları rolü oynuyorlar ki buralardan mahrum bırakıldığımız ölçüde artan bir denetim-gözetim altına girmiş olalım?..

Hayat nasıl akar? Tarih nasıl oluşur?

Korku senaryolarının gerçekleşme olasılığını daha yüksek gören ‘kötümser’ yaklaşım sahipleri haklı oldukları noktalara parmak basarken bile fazlasıyla dar bir tek yanlılık sergiliyorlar. En başta da kapitalizm koşullarında her şeyin kendi içinde karşıtını da barındırdığı temel gerçeğini hep gözden kaçırıyorlar (Bu diyalektik yasa -bu kez kendiliğindenci hayal ve beklentilere dönüşen- ‘iyimserlik’ nedenleri için de geçerlidir).

Örneğin yukarda ‘iyimserlik’ gerekçeleri arasında andığımız bireyci egoizm bu salgın döneminde hemen her toplumda gözle görülür bir gerileme içine girdi girmesine ama bunun henüz baskın ve yerleşik bir toplumsal davranış biçimi aldığını da iddia edemeyiz. Sokağa çıkma yasağı dahil bazı karantina önlemleri alınacağını duyunca marketlere koşup birbirini ezen, kendi kıçını her şeyden çok önemsediği için başkalarına tuvalet kağıdı dahi bırakmayan açgözlü bencillik hatta ABD’de Los Angeles’a bağlı Saugus adındaki kasabada ailenin tuvalet kağıdı stokunu kendisinden sakladığı için annesini yumruklayan genç gibi örnekler bir gecede ‘iyilik meleğine’ dönmediler. Neoliberal dönemde toplumların bünyesine derinlemesine işleyen bu bireycilik -eğer doğru hedeflere yönlendirmeyi başaramazsak- eskisinden de saldırgan biçimler kazanarak yeniden ortalığı kaplayabilir pekala.

‘Kendi karşıtına dönüşme olasılığı’ bu süreçte değişik olgunlaşma düzeyine ulaşmış halleriyle karşımıza çıkan bütün ‘iyimser’ ve ‘kötümser’ belirtiler için geçerlidir. Bu noktada tayin edici etkeni oluşturan ‘önderlik’ sorunu üzerinde gelecek yazımızda duracağız.

Sonuç olarak, bu salgın bir biçimde hız kesip ‘normale’ dönüldükten sonra tabii ki hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak. Yani yeni ‘normal’ bile eskisinden farklı olacak.

Ancak bu noktada özellikle de karşıt güç ve sınıfların tepki ve eylemlerini, bazıları birbirini kesen etkenlerin zıt yönlerdeki hareketinin ortaya çıkarabileceği farklı kombinasyonların içerdiği olasılıkların çokluğunu kısacası toplumsal süreçlerin gelişim seyrinin diyalektik karakterini hiç hesaba katmadan burjuvazi ya da proletarya, kapitalizm ya da sosyalizm adına tek yanlı, doğrusal ve indirgemeci çıkarımlardan uzak durmak gerekiyor.

(*) Bu arada bu konularda en gelişkin altyapı ve teknolojinin ABD’de olduğunu ve havaalanları başta olmak üzere bu izleme teknolojilerinin çoğunun uzunca bir süredir günlük hayatta da uygulandığını hatırlatalım. Üstelik ABD sadece kendi ülkesindeki insanların değil dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan insanların da kimlerle, neden ve nasıl ilişki kurduğunu bile takip ediyor. Edgar Snowden ifşa edene kadar bu uygulamaların çoğundan haberimiz bile yoktu. Örneğin Amerika Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA)’nın geliştirdiği XKEYSCORE isimli sistem sayesinde ABD dünyanın her yerindeki e-postaları, sohbet yazışmalarını, görüntülü konuşmaları, resimleri, belgeleri, internet verilerini kaydedip bütün telefon numaralarını ve e posta adreslerini tek bir oturumda görüntülenebiliyor. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama bütün bu verilerin toplanması, işlenmesi ve sınıflandırılması işini ise Pentagon, CIA, FBI ve Ulusal Güvenlik Bakanlığı tarafından desteklenip finanse edilen dünyanın en büyük veri toplama şirketlerinden ikisi (Acxiom ve Palantir) yürütüyor.

Öte yandan bu gözetleme-denetleme ‘merakı’ salt ABD ile de sınırlı değil. Bu konularda onun hem ortağı hem de yancılarının başında İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda geliyor. Mesela İngiltere’de Londra başta olmak üzere yüz tanıma özelliğine de sahip kameralarla günlük hayat uzun süredir devletin çok sıkı takip ve denetimi altında. Bundan yıllar önce yapılan bir araştırmaya göre Londra’da bir gün içinde en az bin 400 kez gözetleme kameralarının görüş alanına girilip çıkılıyor. Aynı şekilde İsrail’de herkesin çok “özgür” olduğu, insanların nefes alışlarının bile izlenmediği mi düşünülüyor? Japonya’yı, Güney Kore’yi, Malezya ya da Tayvan gibi uzak doğu diktatörlüklerini saymıyoruz bile. Velhasıl tehlike bugün ortaya çıkmış değil ama tabii salgın bahanesiyle biraz daha büyüyüp artmış durumda. )


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar