Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 7

Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 7

Bugün içinde bulunduğumuz tarihsel kesit gibi “kim, kimi alt edecek” sorusunun yanıt beklediği tarihsel momentlerde işin siyaset (strateji ve taktik) önderlik boyutu öne çıkıp tayin edici bir önem kazanır.

H. Selim Açan

Konuşmakla eylemek farkı

#Devrimcilerkonuşuyor başlığı altında Gazete Umut tarafından yapılan röportajlar serisine Alınteri adına verilen yanıtta şu noktanın altı çiziliyordu:

Koronovirüs salgını bütün dünyada sadece işbaşındaki hükümetlerin değil 1980 sonrası uygulanan neoliberal politikalar şahsında sistem olarak kapitalizmin sorgulanmasını da içeren, daha doğrusu bu yönde ilerletilip derinleşmeye müsait bir düşünsel sarsıntı yarattı. Bir ara ‘tarihin sonu’nu ilan edecek kadar kendinden geçen neoliberalizmin bilinçlere kazıdığı bazı ‘doğrular’, yaşam tarzı ve tüketim alışkanlıkları, insanların birbirleriyle ve doğayla kurdukları ilişki sorgulanır hale geldi.

 

Belirttiğimiz gibi bu sarsıntıyı kesinlikle abartmamak lazım. Bu henüz kimi parçalarla sınırlı sezgisel, bu anlamda henüz embriyon halinde kendiliğinden bir ‘bilinç’ düzeyinde. Ayrıca bu haliyle bile genelleşip toplumsallaştığını söyleyemeyiz. Dolayısıyla onu belli bir bütünlük ve derinliğe sahip sistem karşıtı devrimci bir bilinç yönünde ilerletip derinleştirme sorumluluğu ve fırsatı duruyor önümüzde.

 

Kapitalizmin yegane alternatifi olarak sosyalizmi savunan komünistler ve devrimciler olarak bizler hiç ummadığımız bir etken olarak küçücük bir virüsün henüz potansiyel bir imkan olarak önümüze getirdiği bu tarihsel fırsatı devrimci bir stratejik perspektiften hareketle isabetli taktik politikalar, örgütlenme ve eylem biçimleri önererek değerlendirme becerisi ve başarısını gösterebilirsek tarihin akışını da farklılaştırabiliriz. Zaten biz bu devrimci cüret ve yaratıcılığı gösteremez, bu nesnel tarihsel fırsatı değerlendirmeyi başaramazsak sınıf düşmanlarımız kendi lehlerine bunu fazlasıyla yapacak, temsil ettiğimizi iddia ettiğimiz işçi sınıfına, emekçi kitlelere ve emekçi halklara ve bizlere eskisinden çok daha beter bir cehennem hazırlayacaklardır.

 

Bu anlamda hiçbir şey bu salgın öncesindeki gibi kalmayacak. Ancak bu noktada özellikle de karşıt güç ve sınıfların tepki ve eylemlerini, bazıları birbirini kesen etkenlerin zıt yönlerdeki hareketinin ortaya çıkarabileceği farklı kombinasyonların içerdiği olasılıkların çokluğunu kısacası toplumsal süreçlerin gelişim seyrinin diyalektik karakterini hiç hesaba katmadan burjuvazi ya da proletarya, kapitalizm ya da sosyalizm adına tek yanlı, doğrusal ve indirgemeci çıkarımlardan uzak durmak gerekir. Özellikle de bilinçli bir süreç olarak örgütlenmesi şart olan devrim ve sosyalizm alternatifinin güç kazanması adına kendiliğindenci hayal ve beklentilerden kesinlikle uzak durmak gerekir. Niyetlerden bağımsız olarak uyuşturucu bir rol oynar bu tür beklentiler. Lenin’in şu uyarısı kulağımıza küpe olmalı: “Dıştan/Alttan bir baskı gelmediği sürece burjuvazinin içinden çıkamayacağı hiçbir kriz yoktur.  (Tarihin Akışına Müdahale ya da Seyirci Kalmak https://gazete.alinteri1.org/tarihin-akisina-mudahale-ya-da-seyirci-kalmak)

Göksel Aymaz’ın gazete yazılarından birinde hatırlattığı gibi içinden geçtiğimiz şu günler Walter Benjamin’in ‘girdap’ metaforunu çağrıştırıyor. “Bir girdabın ortasında iki şey önemlidir” diyor Frankfurt Okulu’nun bu büyük ismi: “İlkin hangi kıyıya doğru yüzmek istediğinizi bilmek. İkincisi de halihazırdaki çabalarınızın sizi o doğrultuda ilerletiyor olduğundan emin olmak. Aksi taktirde boğulursunuz”.

Ne kadar özlü ve ne kadar net!..

Bazıları sadece konuşuyor

Yazı dizimizin başından beri bilerek uzun tuttuğumuz alıntılarla nasıl bir yaklaşım içinde olduklarını sergilemeye çalıştığımız bilumum korku ve komplo teorisyenleriyle lâfta çok keskin ama pratikte nerede ne yaptıkları meçhul kendiliğindencilerle asıl ayrılık noktamız da burası:

Onlar sadece tespit ediyor, çözümlüyor, bazı sonuçlar çıkararak öngörüde bulunuyorlar – bazıları sadece başkalarını “eleştirip” kendilerinin ne kadar “yaman devrimciler” oldukları izlenimi yaratmak için çırpınıyor- ama iş “Peki ne yapmak gerekir” sorusuna gelince –çoğunda- ‘tık’ yok!.. Bir şeyler söylüyormuş gibi görünenler de ya “Sorun Korona, Çözüm sosyalizm” türü lâf ola beri gele kabilinden sloganlarla yetiniyorlar ya da “Sağlık hizmetleri kamulaştırılsın” vb. türünden ‘ıslah edilmiş bir kapitalizm’ talebinin ötesine geç(e)miyorlar.

Yeri geldiği için burada bir parantez açarak hemen vurgulayalım: Bu sürecin sonunda sadece sağlığın da değil, eğitimin, suyun, enerji ve iletişim hizmetlerinin, temel ihtiyaç maddelerinin üretimi ve dağıtımının devletleştirilmesi ya da devlet tarafından ücretsiz sağlanması taleplerini bugünden başlayarak yükseltmeliyiz. Ufkumuzu sadece bu reform talepleriyle sınırlamadığımız sürece bu taleplerin kendisinde bir yanlışlık yok; tersine, bugün yaşanılanlardan hareketle sistemi bu konularda eleştiren tepkileri daha bütünlüklü ve radikal bir sistem sorgulaması zeminine çekmek için parçayla sınırlı bu tür somut talepleri bir kaldıraç olarak kullanmalıyız.

Çünkü insanlar neoliberalizm döneminde bunların metalaştırılıp özelleştirilmiş olmasının hangi yıkıcı sonuçlara yol açtığını 1980’lerden bu yana hiç bu kadar yakından, hiç bu kadar korkutucu biçimlerde, hiç bu kadar yaygın ve kitlesel yaşayıp görmemişti. Özelleştirme süreçlerinde ateş sadece düştüğü yerleri yaktı. İşlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerle bunun doğuracağı sonuçların hiç iyi olmayacağını anlatmak için çırpınan sosyalistler ve devrimciler dışında kalan geniş bir kesim o yıllarda “özelleştirmenin faziletlerine” inandırılmış durumdaydı. Ama bu konuda bugün rüzgar tam ters yönden esiyor. Marksist öncülük anlayışının yığınları bilinçlendirme süreçlerinde asla unutulmaması gereken stratejik bir ilkesinin altını çizdiği gibi “Kitleler kendi somut tecrübeleri temelinde eğitilip aydınlandılar”. Bütün iş bu hava dağılmadan bu hayati momentin kaçırılmamasında düğümleniyor.

Devrimci öncülük iddiasının temel unsurları

Marksist karakterde devrimci bir öncülük anlayışı teori-siyaset (strateji ve taktik)-örgütlenme ve eylem olarak dört ana sütun üzerinde yükselir. Bunlardan birinin bile yokluğu ya da aşırı zayıflığı devrimci öncülük iddiasını sakatlamakla kalmaz diğerlerinden herhangi birinde yakalanan göreli gelişkinliği de kendisiyle sınırlı hale düşürerek zamanla anlamsızlaştırır. Örneğin pratikten kopuk bir teori ‘entelektüel bir gevezelik’ konumuna düşmekten kurtulamaz. Keza teorisiz bir pratik –çoğu kez eğrisinin doğrusuna denk gelmesinin de yardımıyla- bir dönem ya da belirli bir konuda şampanya köpüğü gibi kabarsa bile arkasını getiremez.

Onun için tarihin oluşumuna müdahale amacını taşıyan bir devrimci öncülük iddiası bu diyalektik bütünlüğü hiç bir dönem gözden kaçırıp bunlardan birini ya da bazılarını boşlayamaz. Fakat bu bütünlük kavrayışı sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullardaki değişikliklere bağlı olarak devrimci öncülük sorumluluğunun bu dört asli yükümlülüğü arasındaki öncelik ve önem sıralamasının hep aynı kaldığı anlamına da gelmez. Lenin’in Ne Yapmalı’da dile getirdiği gibi Fransızca ya da Almanca konuşmayı gerektiren dönemlerin öncelikleri elbette farklıdır.

Bugün içinde bulunduğumuz tarihsel kesit gibi “kim, kimi alt edecek” sorusunun yanıt beklediği tarihsel momentlerde ise işin siyaset (strateji ve taktik) önderlik boyutu öne çıkıp tayin edici bir önem kazanır. Tarihin oluşumuna müdahale çabası içinde olan bir devrimcilikle tribünde oturup sadece konuşmakla yetinen gevezelik arasındaki farklılık da bu noktada gösterir kendisini zaten.

Strateji ve Taktik” başlığını taşıyan kısa fakat özlü bir kılavuz özelliğini taşıyan ünlü broşüründe Stalin yoldaş strateji ve taktiğin rolünü “Hareketi hızlandırmak veya yavaşlatmak, kolaylaştırmak veya zorlaştırmak” şeklinde tanımlar. Devamında “Stratejinin en önemli görevi” der, “işçi sınıfı hareketinin tutması gereken ve programda formüle edilen hedeflere ulaşmak için düşmana esas darbeyi indirmenin proletarya için en yararlı olduğu temel doğrultunun saptanmasıdır”. Taktiğin işlevini ve “en önemli görevi”ni ise, “Verili her anda somut duruma en uygun düşen ve stratejik başarıyı en emin şekilde hazırlayan mücadele yollarını ve araçlarını, biçimlerini ve yöntemlerini saptamaktır” şeklinde tanımlar. Buna bağlı olarak, “Taktik eylemler (daha doğrusu bütün unsurlarıyla taktiklerin kendisi -nba) onların sonuçları, kendi başına, dolaysız etki bakış açısından değil stratejinin görevleri ve ona etkisi bakımından değerlendirilmelidir” uyarısında bulunur.

Bu Marksist yaklaşımı bugüne uygulamayı deneyecek olursak soracağımız ilk soru elbette “Bu verili tarihsel kesitte esas darbenin doğrultusu ne olmalıdır” sorusu olacak. Agamben türü biyopolitikacılar ya da komplo teorisyenleri gibi buna dair hiçbir şey söylemeyenler dışında kalan öneriler içinde de çoğunluk ‘kapitalizmin ıslahı’ anlamına gelen talep ve beklentilerin ötesine geçmiyor. Bu ‘düzeltilmiş kapitalizm’ talebinin alt türlerini ise ‘yeni tipte Keynesyen refah devleti uygulamalarının tekrar gündeme gelmesi’ umudu ile sağlık başta olmak üzere kimi sektörlerin yeniden devletleştirilmesi, doğaya da çok zarar veren büyük çaplı tarım ve hayvancılık üretimine son verilmesi, evrensel temel gelir uygulaması vb.  ile sınırlı reformist talep setleri/perspektifler oluşturuyor.

Çoğunu iyiniyetli gördüğümüz bu yaklaşımlarla bu konudaki temel ayrılık noktamız “Kapitalizmle sistem olarak köklü bir hesaplaşmayı gündeme getirmekten hâlâ niye kaçınıyor, buna niye cesaret edemiyoruz” sorusunda cisimleşiyor. Bunun gerisinde bir sınıf tavrı, daha somut bir ifadeyle küçük burjuvazinin devrim ve sosyalizmden duyduğu korku ve güvensizlik yatıyor. Ne var ki, yeni büyük acılar ve felaketler dışında insanlığa verebileceği başka bir şey kalmamış bir sistem olarak kapitalizmin nelere yol açtığının bütün çıplaklığıyla kendini bir kez daha kustuğu şu salgın günlerinde sosyalizm dışında kalan her türlü “esas doğrultu” ve alternatif iddiasını hem titrek ve yetersiz hem de yanlış ve zarar verici buluyoruz.

Kapitalizme cepheden bayrak açmayı göze alamayan bu küçük burjuva ruh hali, gözünün önündeki gerçekleri bile görmemek için bin dereden bir su getiriyor. Neoliberal birikim modelinin 2008 kriziyle duvara toslamasının ardından önce 2011-2013 kesitinde , sonra “Arap Baharı” şeklinde ve en son geçen yıl Şili’den Lübnan’a, Hong-Kong’tan Fransa’ya, Sudan’dan Haiti’ye kadar dalgalar halinde birbirini izleyen kitlesel isyanlar ve protesto dalgalarını ‘unutmuşa’ benziyor örneğin. Burjuva yönetimlerin sergilediği kayıtsızlık ve beceriksizlikler yanında bu salgının gerisinde yatan kapitalist açgözlülüğün daha yaygın ve kitlesel sorgulanması bunların üzerine geldi. Aradaki bu bağlantıya daha bilinçli ifadeler kazandırarak derinleştirmeyi “esas doğrultu” olarak izlemek dururken ‘kapitalizmin yapay zekaya dayalı robotik üretim ve yeni teknolojiler sayesinde canlı emeğin sömürüsüne eskisi kadar muhtaç olmadığı bir düzlemde kendini yeniden örgütleyeceği’ şeklinde “Elveda proletarya”cılığın yeni versiyonu fantezilerle oyalanmanın burjuvazinin değirmenine su taşımaktan başka bir anlam ve işlevi var mıdır ?..

Devrimci taktiğin tayin edici önem ve rolü

Tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olarak kapitalizmin insanlığın geleceği açısından nasıl büyük tehlike halini aldığı gerçeğinin yaşanarak görüldüğü bir tarihsel momentte akla da mantığa da uygun tek stratejik doğrultunun sosyalizm olması, bu gerçeğin herkes tarafından hemen ya da iki-üç sloganın tekrarlanmasıyla kolayca görülebileceği anlamına gelmez. Özellikle eğitimli kentli sınıflar içinde gözle görülür bir hal alan ama en ‘ileri’ halinde bile parçayla sınırlı kendiliğinden bir bilinç olmanın ötesine henüz geçmemiş bu uyanışın ilerletilip derinleştirilmesi, değişik biçimlerde örgütlenip eyleme yönlendirilmesi zorunluluğu önümüzdeki durmaktadır.

Kapitalizmin devrimci karşıtları olarak bunu bizler başaramayacak olursak şayet bu tepkilerin saçma sapan yollara yönelmesinden burjuvazi ve faşizm tarafından sömürülüp sistemi tahkim yönünde kullanılması riski ve tehlikesi vardır. Onun için aklımıza başımıza toplamak zorundayız. Bunun ilk koşulunu da, sınıftan ve kitlelerden epey kopuk olduğumuz yılların yarattığı konformist anlayış ve alışkanlıklardan bir an önce radikal bir kopuş oluşturuyor. Sınıfı ve kitleleri etkileyip tarihsel amaçlarımız doğrultusunda hareketlendirmekten çok birbirimize üstünlük taslamayı esas alan siyaset tarzı kesinlikle terkedilmelidir!

Stalin yoldaş, yukarda andığımız makalesinde taktiğin temel bileşenlerini “mücadele biçimleri”, “örgüt biçimleri” ve “sloganlar” olarak tanımlar. ‘Taktik’ olarak adlandırılmayı hak eden yetkinlikte dönemsel bir eylem planı bu unsurların üçünü de içermelidir. Bunlardan ‘mücadele’ ve ‘örgüt’ biçimlerine ilişkin olarak, “verili koşullarda uygulanması mümkün olan bütün biçimleri kullanmaya açık ve hazır olmak, bunları amaca en uygun etkinlikte kullanmakta ustalaşmanın” öneminin altını çizer. Sloganların rolü ve önemi konusunda ise şunları söyler: “Savaşın veya bir tek çarpışmanın hedeflerini dile getiren ve birlikler arasında popüler olan isabetle formüle edilmiş kararlar, orduyu harekete geçirmenin, onun moralini ayakta tutmanın aracı olarak bazen tayin edici önemdedir. Birliklere verilen yerinde emirler, sloganlar veya yapılan çağrılar, savaşın tüm seyri bakımından birinci sınıf ağır top ya da birinci sınıf hızlı tanklar kadar önemlidir. Milyonlarca insanın, onların çeşitli talep ve ihtiyaçlarının söz konusu olduğu siyasi alandaki sloganlar daha da önemlidir”.

Bugünkü korona salgınına benzer şekilde ortalığı kırıp geçiren 1919’daki tifüs salgını sırasında Lenin’in “Ya sosyalizm bitleri yenecek ya da bitler sosyalizmi yenecek!” sözü tam da böyle bir slogan örneğidir. Keza aynı dönemde SBKP’nin yayınladığı genelgelerde ve afişlerde dile getirdiği “Bolşevizm pislikle uzlaşmaz!” sloganı. “Yüksek fikirler ve derin teori” meraklılarına harcıalem görünebilecek bu sloganların gerisinde aslında sadece dönemin isabetli tahlili değil karşı karşıya bulunulan olasılıkların anlamı ve içerdiği tehlikelerin büyük bir açıklıkla kavranışı vardır. Konuşup durmaktan farklı olarak değişik biçim ve araçlarla pratiğe de taşınan “Biz işçiler neden evde kalamıyoruz” ya da “Dayanışma yaşatır” sloganları üzerine bir de gözle bakıp düşünmek gerekir.

Sınıfın ve emekçi kitlelerin çok yönlü bir sıkışma ve gerilim içinde bir çıkış yolu arayışı içinde oldukları böylesi kesitlerde kısa sürede her şeyi farklılaştıracak sihirli formül ve reçeteler yoktur. Fakat başka zaman ve durumlarda ‘küçük ve önemsiz’ görünecek pratik adımların, örgütlenme ve eylem biçimlerinin, zihinlere kazınacak sloganların anlam ve önemi büyüktür. Sürece denk düşen isabetli sloganlar sistem sorgulamasına doğru evriltilebilecek bir sorgulama sürecinin fitilini ateşler. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içinde bugünden oluşturulan her köprü başı yarınki büyük çatışmalar sırasında ileri hücum hattı işlevini görür. Başlangıç olarak çok mütevazı fakat bizi sınıfın ve emekçi kitlelerin daha önce ulaşamadığımız kesimlerinin dahi görüş alanına sokacak adımlar asıl meyvelerini kavganın kızıştığı günlerde verir. Bugün yapılmaya çalışılan budur!

Tarih nasıl oluşur?..

Yazı dizimizin başından beri koronavirüs salgınıyla birlikte yaşamaya başladıklarımızdan hareketle tek yanlı sonuçlar çıkaran korku ve komplo teorileri üzerinde durduk daha çok. Onların bugünden ‘kaçınılmaz kaderimizmiş’ gibi sundukları öngörülerinin korku ve karamsarlığı büyütmekle kalmayıp nasıl sinsi bir teslimiyetçilik anlamına geldiğini sergilemeye çalıştık. Yoksa ne onların işaret ettikleri tehlikeleri küçümseyip yok sayıyoruz ne de “sosyalizmin günü geldi” havasına kapılmış kendiliğindenci bir rehavet içindeyiz.

Tek yanlılığın her iki biçimiyle de ayrıldığımız noktaların başında mevcut durumun içerdiği bütün risk ve imkanları, tehlike ve fırsatları nesnel bir gözle bütünlüklü olarak görmeye çalışmak geliyor. İkinci olarak, bugünkü bütün belirti ve göstergeleri mevcut halleriyle donmuş olarak değil karşıtına dönüşme olasılığı da içinde olmak üzere karşıt etken ve dinamiklerle diyalektik etkileşim (iç bağıntı) ilişkisi içinde ele alıp almama noktasında ayrılıyoruz. Ve üçüncü olarak, hem tehlikeler fakat hem de fırsatlar bakımından şu an göremediğimiz ya da henüz yeterince filizlenmemiş yeni gelişme ve dinamiklerle önümüzdeki günlerde karşılaşma olasılığını gözardı etmemek gerektiğini düşünüyoruz. (*)

Tarihin nasıl oluştuğu konusunda Marksist diyalektik materyalist yaklaşımla idealizmin değişik tür ve biçimleri arasındaki özsel fark çıkar bu noktada karşımıza. İdealizm bugün güçlü ve baskın konumda görünen belirti ve göstergelerden hareketle gelecek günlerin de onların daha fazla güç kazanacağı doğrusal bir çizgide biçimleneceğini düşünür. Öngörülerini de bunun üzerine kurar. Marksistler ise devreye girecek rastlantıların dahi süreçlerin seyrini farklılaştıracağı tarihin doğrusal değil helezonik bir çizgide geliştiğinin bilincindedirler. Bugün daha güçlü görünenin -farklı etken ve güçlerin de devreye girmesiyle- yarın bir gün zayıflayıp gerileme olasılığı yanında bugün gözümüze ‘gerileme’ -ya da ‘yükselme’- olarak görünen gelişmenin uzun vadeli tarihsel süreç açısından tam tersi bir anlama geldiğini unutmazlar. Lenin’in gece karanlığında ellerinde meşalelerle bir dağın zirvesine tırmananların uzaktan izleyenlere bazen zirveden uzaklaşıyorlarmış gibi görüneceklerini hatırlatan ünlü metaforu aklımızın bir köşesinde bulunmalıdır bu kaotik günlerde.

Her sınıfın kendi çıkarları yönünde şekillendirmeye çalıştığı tarihin oluşumunun gerçekte nasıl bir çekişme ve mücadele konusu olduğunu ve bu mücadelenin taraflarının ortaya koyacakları irade, çaba ve becerilerine bağlı olarak bağrında nasıl çok sayıda olasılık barındırdığını proletaryanın ölümsüz önderlerinden Engels özlü bir biçimde şöyle anlatır: “ …Tarih öyle bir biçimde oluşur ki, nihai sonuç daima birçok bireysel istenç arasındaki çatışmalardan doğar; bu istençlerden herbiri de hayatın bir sürü özel koşullarınca oluşturulmuştur. Böylece, birbiriyle kesişen sayısız güçler, tek bir sonucu -tarihi olayı- oluşturan sonsuz paralelkenarlar dizisi vardır. Bu da yine tümüyle bilinçsiz ve istençsiz işleyen bir gücün ürünü olarak görülebilir. Zira her bireyin (bizim konumuzda ‘her sınıfın’ -nba) istediği diğerlerince engellenir ve ortaya çıkan hiç kimsenin istemediği bir şeydir” (abç).

Geleceğe ilişkin olarak her şeye bugünden olup bitmiş gözüyle bakanlar, tarihin nasıl şekillendiğine dair bu özlü anlatımı dönüp tekrar tekrar okumalıdırlar.

Önceden hazırlanmış detaylı askeri planlara sahip olmadan girdiği halde Rusya seferine kadar bütün savaşları kazanan Napolyon’a maiyetindekiler bir gün sorarlar, “Savaşların sonuçlarını nasıl kestiriyorsunuz” diye. Napolyon’un yanıtı ilk bakışta -özellikle de “yüksek felsefe ve teori” meraklılarına- ‘sıradan’ gibi görünür ama hangi biçime bürünmüş olursa olsun sınıf mücadelesinin en başta gelen temel yasasını hatırlatır: “Önce savaşa gireriz ve sonra… görürüz!”

Nasıl bir savaş yürütmemiz gerektiğine dair anlamlı tek bir öneride bile bulunmadan sadece gelecekte hangi belalarla karşılaşacağımızı anlatan ‘korku ve komplo teorisyenleri’ bu tutumlarıyla savaşa bile girmeden kollarımızı yana düşürüp başımıza gelecekleri beklememizi yani teslimiyeti öğütlemiş oluyorlar bize.

Dizimizin son yazısında değişik görüşlerden gelecek öngörülerine dair bazı örnekler üzerinde durarak sözümüzü bağlayacağız.

(*) Mesela şu gerçeği unutmayalım: Bu salgın bir taraftan neoliberal birikim modelinin artık tıkandığı, burjuvazinin hegemonyasının ve eskiye ait dengelerin sarsıldığı, kurum ve mekanizmaların eskisi gibi iş göremez hale geldiği bir sistem krizinin diğer yandan neoliberalizmin derinleştirip keskinleştirdiği çelişkiler temelinde dünyanın dört yanında yeni protestolar dalgasının kabardığı zaten başlamış bir çalkantının üstüne geldi. Korona salgını bunun üzerine bindi. Hem kapitalizmin yapısal krizini hem de ona yönelik sorgulama ve tepkileri ivmelendirip şiddetlendirdi.

Tuzu kuru entelektüel tartışmalar sırasında genellikle görülmeyen ya da şöyle bir değinilip geçilen farklı dinamikler uç verdi bu arada. Örneğin çok ciddi bir toplumsal yıkım yaşanacak salgın sonrası. Sadece işçi sınıfı içinde yeni bir işsizlik ve yoksullaşma dalgası kabarmakla kalmayacak, küçük mülk sahipleri ve orta burjuvazi içinde de gelecek kaygılarını büyütüp yaygın iflaslara yol açacak. Başka bir anlatımla, bu sınıflar içinde de yeni bir proleterleşme dalgası ortaya çıkacak (Hatta büyük burjuvazi içinde bile sert siyasal çatışmalara dönüşebilecek derin çatlaklar oluşacak).

Bunun doğuracağı tepkileri hangi sınıf ve onun temsilcileri yönlendirirse tarihin akışı da ona göre bir yön alacak. Görünürdeki bazı ortak özelliklerden hareketle farklı tarihsel kesitler arasında paralellikler kurup benzetme yapmak tehlikelidir ama durum bu yönüyle 1929’daki Büyük Bunalım’ın arkasından gelen 1930’lardan daha ziyade emperyalist zincirin o kesitteki ‘en zayıf’ düşmüş halkalarından İtalya ve Almanya’da burjuvazinin faşizmi tarih sahnesine sürdüğü buna karşın Rus işçileri ve köylülerinin Lenin ve Bolşevik Parti’nin önderliğinde Ekim Devrimi’ni gerçekleştirdikleri 1918’lerin dünyasını çağrıştırıyor.

Bu hatırlatmayı yapmamızın nedeni de zaten aynı tarihsel kesitte genel hatlarıyla aynı koşullar geçerli olduğu halde sürece müdahale ve onun seyrine etkide bulunma bakımından farklılıkların (öznel koşullar) nasıl taban tabana zıt sonuçlar doğurduğunu göstermektir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar