Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 8

Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 8

Kapitalist sistemi sorgulama eğiliminin yaygınlaşıp güç kazandığı şu kesitte sosyalizm alternatifinin savunulması anlamlı ve değerli bir tutumdur kuşkusuz. Fakat iş bununla bitmiyor.

H. Selim Açan

Kapitalizmin zaten yaşadığı sistem krizinin üzerine binen korona salgınıyla birlikte “Nasıl bir gelecek” sorusuna dair kaygı ve korkuların yanında farklı bir dünya arayışlarının da kitleselleşip güç kazanacağı açık.

Dizimizin şu ana kadar yayınlanan bölümlerinde olan bugünkü kritik tarihsel kavşakta sorunu sadece burjuvazinin elindeki güç, olanaklar ve bu sınıfın muhtemel yönelimleri cephesinden ele alan ‘korku ve komplo teorileri’nin bu noktada hiçbir somut öneride bulunmayan teslimiyetçi karakterini göstermeye çalıştık.

Genel bir kapitalizm eleştirisinden hareketle genel bir sosyalizm edebiyatı yapmanın ötesine geçmeyen kendiliğindenci yaklaşımlar da öz olarak bu teslimiyetçiliğin farklı bir versiyonunu oluşturuyor.

Karşıt kutbu ise az ya da çok, parçayla sınırlı ya da daha bütünsel ama en azından somut bir alternatif önerisi içeren yaklaşımlar oluşturuyor. Bunlar da elbette farklı farklı. İçlerinden bazıları şu ya da bu konuda reform taleplerine dayalı ‘düzeltilmiş bir kapitalizm’ sınırlarını aşmazken somut dönemsel strateji ve taktik planlara dayalı bir sosyalizm propagandasını/hedefini esas alan devrimci bir kapitalizm karşıtlığı diğer hepsinden ayrılan bir alternatif özelliği taşıyor.

Söylem düzeyinde bile kendisini gösteren farklılıklar bu sınırlar içinde de elbette önemli. Lakin tarihin oluşumunda tayin edici olan fikirler değil eylemlerdir. “Önce eylem vardı” sözü bu yalın gerçeği/yasayı anlatır. Önümüzdeki sürecin seyrini de zaten bu etken yani kimin bugün neyi öngörüp ne söylediği değil temel sınıf güçleri anlamında pratikte kimlerin neyi ne kadar yaptığı ya da yapmak istediği halde yapamadığı belirleyecektir.

Cilalı ya da cilasız ‘kapitalizmi ıslah’ önerileri

Neoliberalizmin getiremediği ‘tarihin sonu’nu bu kez korona virüsün getirdiğini ileri süren Franco Berardi, “İki siyasi alternatifle karşı karşıya” olduğumuzu iddia ediyor: “Ya kapitalist ekonomiyi şiddet yoluyla yeniden rayına oturtacak tekno-totaliter bir sistem ya da insan etkinliğinin kapitalist soyutlamadan kurtuluşu ve fayda temelli bir moleküler toplumun yaratılması.

Fayda temelli moleküler toplum” gibi ‘derin’ görünen cafcaflı bir söylemle anlatmaya çalıştığı “hepsi bir araya gelip bir toplam oluşturmaktan uzak küçük parçacıkların” -yani hayatın değişik yön ve alanlarında atılan reformcu adımların- bulutumsu toplamından oluşan, makro bir bütünlükten uzak ‘sistemsiz’ bir toplum (Onun tanımıyla “totalitesiz çoğalma” ).

Uzun sözün kısası, üzerini kaplayan cilayı kazıdığınız zaman burjuvazinin iktidarına ve kapitalizmin temellerine dokunmadığın sürece ruhunu rahatlatıp kendini ‘iyi’ hissetmeni sağlayacak reformist oyalanma-avunma girişimlerini ti’ye alan Jodi Dean’in “Senin tavuk beslemen Golden Sach’ın umurunda mı?” sözünü hatırlatan bir lâf salatası.

‘Düzeltilmiş kapitalizm’ sınırları içinde kalan öneriler içinde nispeten ele avuca gelir bir somutluk taşıyan öneriler içinde sağlık sisteminin özelleştirilmesi, evrensel temel gelir/asgari yurttaşlık geliri ve yeni bir toplum sözleşmesi önerisi öne çıkıyor.

Örneğin akademisyen Tolga Tören, Korona virüsü”nün insan aklının sanayi devriminin yarattığı sosyal yıkımı farkederek mülksüzlüğü seçeceğine inanan 19. yüzyıl ütopyacıların umduğu üzere, toplumun çoğunluğunun bir çırpıda komünist olmasına hizmet edeceğini düşünmemiz için bir gerekçe bulunmuyor” şeklinde yerinde bir uyarıda bulunduktan sözünü şöyle sürdürüyor: “Bunun böyle olmasının en önemli nedeni, komünist ütopyanın imkansızlığı değil, tarihsel özne olarak işçi sınıfının ‘başka bir dünya’ kurmaya dönük ‘yaratıcı yıkıcılığı’ devreye girmeden büyük bir toplumsal dönüşümün imkansız oluşu.

O tarihsel öznenin başkasını kurmaya dönük “yaratıcı yıkıcılığının” en önemli adımı ise, krizin yarattığı ya da yaratacağı tepkilerin toplumsal bir programa yaslanabilmesi, bir alternatif haline gelebilmesi.”

Bu alt çizmelere de katılmamak mümkün değil. Fakat bu kadar yerinde ve doğru uyarılardan sonra sözü getirip ‘parça’ olarak bile çok sınırlı bir talebe bağlamakla yetiniyor: “Bu toplumsal programın bugün itibarıyla en önemli ve güncel maddesi sağlığa ayrılan bütçenin artması ve sağlık hizmetlerinin kamusallaştırılması. Alanda örgütlü bulunan sendikaların ve meslek örgütlerinin katılımı ve denetimiyle.

Sağlık hizmetlerinin kamulaştırılması talebi etrafında (şimdilik sosyal izolasyon kurallarına göre ve internet üzerinden) örgütlenecek böylesi bir kampanya yalnızca “demokratik ve sosyal cumhuriyet” programına doğru atılan bir adımı oluşturmayacak, aynı zamanda, “sosyal izolasyon” günlerinde “sosyalizasyonu”/“toplumsallaştırmayı” yeniden geniş toplum kesimlerinin gündemine sokarak, umut havası yaratacaktır”.

Konuya ‘sosyalist’ bir perspektiften yaklaşma iddiasındaki Yener Orkunoğlu’nun “alternatif” önerisi de öncelikle “sağlık sisteminin kamulaştırılması” ile sınırlı: “Koronavirüs salgını, sağlık sorununu bundan sonra halkın gündemine oturtacaktır. Dolayısıyla halkın sağlığı ile ilgili talepler ileri sürmek önemlidir. Özel hastanelerin kamulaştırılması, sağlığın parasız olması, hekim ve sağlık personelinin artırılması, ilaç ve tedavi olanaklarının genişletilmesi gibi somut talepler, halkla bağ kurmak açısından önemlidir”.

Kendisine haksızlık etmiş olmamak için Orkunoğlu’nun ‘alternatif’ kapsamında dile getirdiği fantezilerini de aktarmalıyım:

Gerçekleşmesinin on yıllar alacağını, hatta yüzyıllar alabileceğini bilmeme karşın, bir alternatif yaratmak mümkündür. Ama nasıl? Politik güç olmayı reddetmeden, verili bazı teknolojileri kullanarak, dünya çapında planlı ve ihtiyaca göre üretim yapan bir toplumsal sistemin mümkün olduğunu insanlığa göstermek olanaklıdır. Şöyle bir durumu göz önüne getirin: Yerküredeki bütün ülkelerde coğrafya koşulları, ekime uygun alanlar, nehirler, göller, hammadde kaynakları vb. üzerine bilgiler, çok büyük merkezi bir bilgisayar sisteminde toplanmış olsun, yani yerkürenin geniş bir envanteri çıkarılmış olsun. Bu bilgilere dayanan algoritmaların yardımıyla, bilgisayar sistemleri, her ülkenin koşullarını dikkate alarak, o coğrafyada doğa ile uyumlu bir üretimin nasıl olacağını, nerede neyin üretilmesi gerektiğini ortaya koyabilirler.

Bilgisayar sistemi, tüketimi bir kütüphane sistemine benzer biçimde bazı şeylerin kullanımını örgütleyen bir sistem de önerebilir. Bir örnek vermek gerekirse, Avrupa’da her evde bir matkap vardır, belki senede bir kez kullanılıyordur. Neden, matkap veya buna benzer aletleri ödünç veren, kütüphaneye benzer bir sistem kurulması mümkün olmasın? Aleti ödünç al, kullan ve sonra geri götür. Örneğin böylesi ‘malzeme kütüphaneleri’ belediyeler tarafından oluşturabilir. Küçük adımlar olmadan, büyük işler başarılamaz.

Bu önerimin ütopya olduğunu söyleyenler olacaktır. Ütopyasız yaşam, zihinsel açıdan yoksul bir yaşamdır. Politik güç olmadan, bu gibi şeylerin mümkün olamayacağını düşünenler de olacaktır. Sanki politik güç havadan paraşütle inecekmiş gibi düşünülüyor. Oysa bu tür tedbirler, yaşadığımız çağda politik güç olmanın önemli araçlarından sadece biridir. Gerçekçi, insanları saracak bir ütopya olmadan politik açıdan güçlenmek mümkün görünmüyor.

Son paragrafta dile getirdiklerine aynen katılmama rağmen Orkunoğlu’nun “ütopya” olarak tanımladığı önerilerin ‘yoksulluğu’ yanında ‘çocuksu’ karakterini görmemek mümkün mü? “Malzeme kütüphaneleri” dediği şey yerel ölçeklerde üstelik oldukça yaygın olarak bugün bile kurulabilir (Hatta bazı Avrupa ülkelerinde örnekleri var). Bu, kapitalist azami kâr hırsının aşıladığı tüketim alışkanlıklarından kopuş yönünde anlamlı fakat çokta büyük sayılmayacak bir adım sonuçta. Fakat özellikle “yüzyıllar alabileceğini” söylediği “alternatif toplumsal sistem” önerisi hepi topu radikal bir tarım reformu önerisi ve onun uygulanabilmesi için bile tekelci burjuvazinin sınıfsal iktidarına son vermek, kapitalist özel mülkiyet düzenini ortadan kaldırmak şarttır. Bunun yolu da devrimdir.

Bu adımı atmadığımız sürece bu ‘ütopya’ daha yüzlerce yıl ‘ütopya’ olarak kalır. Bu adımı attığımız taktirde ise kendimizi neden ‘dünya çapında planlamaya dayalı ve doğayla uyumlu bir tarımsal üretim’ düzeni kurmakla sınırlayalım? Dolayısıyla kapitalizmin zıttı bir toplumsal sistem olarak sosyalizmi alternatif olarak anmamak için bu kadar kıvranmaya ne gerek vardır?..

‘Devletlerin insanlara yaşamlarını sürdürmelerine yetecek miktarda bir parayı aylık ya da haftalık olarak herhangi bir koşula bağlamadan ödemesi’ anlamına gelen “Evrensel Temel Gelir” (ETG) talebi, kendilerini “anti kapitalist” olarak tanımlayan değişik çevreler tarafından uzun zamandır dile getirilen bir talep aslında. Korona salgının arkasından gelecek ağırlaşmış kriz nedeniyle on milyonlarca işçinin daha işini kaybedecek olması, dahası üretim alanında yaşanacak dönüşümler sonucu iş alanlarının daralması ihtimalinden hareketle tekrar gündeme taşındı. Örneğin dünya ekonomisi ve jeopolitiği üzerine analizleriyle tanınan Pepe Escobar’ın “önümüzdeki süreçte hayata geçme ihtimali olduğunu” ileri sürdüğü dört uygulamadan biri de evrensel temel gelir (Diğerleri ise, sosyal kredi sistemi, zorunlu aşı, evrensel bir dijital para birimi).

“Elveda proletarya”cılığın güncel versiyonunu savunan kesimler içinde de yapay zeka ve robotik teknolojinin yaygınlaşmasına paralel olarak ‘çalışacak iş’ dahi bulamayacak milyonların hem tepkilerini önlemenin hem de bu durumda ortaya çıkacak ‘talepte daralmanın’ sistem açısından doğuracağı olumsuz sonuçları hafifletme yöntemi olarak dünya burjuvazisinin bu yola yani ETG uygulamasına başvurabileceği hayali yaygın.

Bu salgın sonrası “yeni bir dünya” kurulurken bunun ‘yeni bir toplumsal sözleşme’ye dayanması gerektiğini ileri sürenlerden biri de Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan. Geçenlerde Guardian gazetesinde yayınlanan makalesinde İngiltere’de nüfusun yüzde 14’ünü oluşturdukları halde korona nedeniyle hastanelik olanların üçte birinin değişik azınlıklara mensup yoksullar olmasına dikkat çeken Khan, bu durumu azınlıkların otobüs şoförlüğü, süpermarket çalışanı, sağlık görevlisi gibi işlerde çalıştıkları için ‘ön cephede’ yer almaları ile açıklıyor. Yazısının devamında “Bu kriz sona erdiğinde, ön cephede virüsle mücadele ederken ölen tüm insanlar için ırk ve sosyoekonomik nedenlerin yaşam ve ölümü belirleyemediği bir toplum yaratmak için ‘ülkede yaşayan her topluluğun refahını ön planda tutan yeni bir toplum sözleşmesi yapılması gerektiğini’”söyleyerek sözlerini bağlıyor.

Salgın sürecinin gösterdiği

Kâr dışında gözü başka bir şey görmeyen kapitalizmin ve burjuva iktidarların insanlık ve doğa düşmanı yüzünü bu süreçte daha çıplak olarak gören toplumsal güçlerin önüne hedef olarak burjuvazinin iktidarı ve kapitalizmin temellerine dokunmayan talep ve hedefler koyan ‘sistem içi’ öneriler bunlardan ibaret değil elbette. Örneğin çevre ve hayvan hakları konusunda görece daha gelişkin bir duyarlılık içinde olan kesimler içinde insan olanı isyan ettirecek yöntemlerle yapılan büyük çaplı tarım ve hayvan yetiştiriciliğinin yasaklanmasını talebini merkeze koyan yaklaşımlar var. Farklı duyarlılıkların yön verdiği başka bir dizi örnek verilebilir.

Korona sürecinin geçmiş yıllardan şöyle bir farklılık yarattığını söyleyebiliriz: Parçayla da sınırlı olsa kapitalist sistem ve burjuva yönetimler eskisinden daha geniş kesimler içinde daha dolaysız ve görece daha radikal tarzda sorgulanır oldu. Bunu hepimiz çevremizden de görebiliriz.

Bu özgünlüğün hem unsurlarından hem de sonuçlarından biri de, en başta öncelikleri ve stratejik hedef bakımından birbirlerinden çok farklı kulvarlarda akan muhalefet dinamikleri arasında birbirini anlama ve yakınlaşma eğilimlerinin güçlenmesi oldu sanırım. Toplumsal yaşamda bireysel düzlemde kendini gösteren başkalarının farkına varma, yardımlaşma ve dayanışma eğilimlerinin bir benzeri –daha doğrusu devamı- farklı toplumsal muhalefet dinamikleri arasında da filizlendi. Fransa’da Sarı Yelekliler’le emeklilik reformuna karşı en inatçı direnişi sergileyen kesimler arasında yer alan sağlıkçılara ilişkin geçmişe dönük özeleştiriyi de içeren sempati artışını buna örnek verebiliriz. Zaten önümüzdeki süreçte yaşayarak göreceğiz bu gözlemin doğruluğu ya da yanlışlığını.

Yalnız şimdilik söylem/eğilim düzeyinde de olsa bugünden şunu söyleyebiliriz: Bugünlerin acil sorunlarının yarattığı kaygı ve baskılanmalar dağıldıkça kendini daha belirgin ve muhtemelen eylemli olarak konuşturmaya başlayacak sistem sorgulamaları sırasında toplumsal muhalefet güçleri arasındaki farklılıkları öne çıkaran sekter yaklaşım ve tutumlar yerine aradaki çakışma noktalarını esas alıp etkileşimi genişletecek bir hat izlemek yerinde ve doğru olacaktır. Sistem karşıtı muhalefet cephesinin halen en büyük zaafını oluşturan dağınıklık ve örgütsüzlüğün beraberinde getirdiği risk ve dezavantajları asgariye indirmenin gerektirdiği bir zorunluluk olarak görülmelidir bu taktik yakınlaşma.

Niye karşı olalım?

Kaldı ki konuya stratejik hedef ve talepler yönüyle baktığımız zaman da, burjuvazi ve kapitalizmle köklü bir hesaplaşmayı esas alan devrimci sosyalist bir siyasal faaliyetin yukarda örnek verdiğimiz yaklaşımlar içinde yer alan örneğin sağlık sisteminin kâr konusu olmaktan çıkarılarak kamulaştırılmasına, aynı şekilde eğitimin, suyun, kent hizmetlerinin, temel gıda üretimi ve dağıtımının devlet tarafından bedava ya da mümkün olan en ucuz fiyata sağlanmasına karşı çıkmasının -sınıfın ve emekçi kitlelerin hayatına ve ihtiyaçlarına yabancılaşmış fanus devrimciliğini “marifet” olarak görme dışında- akla mantığa sığan bir tarafı yoktur.

Sınıfın ve emekçi kitlelerin bilinç ve örgütlülük düzeyinin mevcut geriliği yanında komünistler ve devrimciler olarak bizlerin sınıf ve emekçi kitlelerle olan bağlarımızın yıllardır yok denecek ölçüde zayıflığı göz önüne getirilecek olursa bu “keskin sirkeliğin” tam tersine bugün işe buralardan yani emekçi kitlelerin günlük yaşamlarına değen taleplerden başlama zorunluluğumuz vardır.

Bu tür reform taleplerinin daha isabetli formülasyonu yanında savunulması konusunda sergileyeceğimiz yaratıcı, enerjik ve ısrarlı çaba bizi sırf işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimlerinin görüş alanına sokmakla kalmayacak, bu konulara öncelik veren dışımızdaki irili-ufaklı muhalefet güçleriyle de yakınlaşmamızı sağlayacaktır. Bu etkileşim içinde onları bu kesişme noktamızın ötesine çekerek sosyalizm stratejik hedefine yakınlaştırmak artık bizim marifetimize, göstereceğimiz beceri ve yaratıcılığa bakacaktır.

Sonuç olarak, geniş işçi ve emekçi kitlelerin yanı sıra diğer toplumsal kesimler içinde korona günlerinde filizlenip güçlenen sistem sorgulamalarını ilerletip daha net bir bilinç ve pratiğe dönüştürmek istiyorsak şayet bu tür reform taleplerini bir kaldıraç olarak kullanma becerisini de mutlaka göstermeliyiz.

Hayatın her yönünü kucaklama çabası içinde olmalıyız!

“Yeni bir toplum sözleşmesi” gibi hiçbir somutluk içermeyen, bu anlamda uyuşturucu bir rol oynama dışında kimseyi dinamize etmeyecek talep dışında yukarda -ve dizimizin önceki yazılarında- andığımız taleplerden başka endüstrileşmiş tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin yasaklanması talebine, bu tür ürünleri boykot kampanyalarından küçük üreticilerle tüketiciler arasında bağlantı halkaları oluşturacak kooperatifleşme girişimlerine önayak olmaya, işçi ve emekçi semtlerinde dayanışma ve imece kültürüne kalıcılık kazandıracak mahalle meclisleri girişimlerinden korona sonrası furya halini alacak işten atmalara ve hak gasplarına karşı ortak mücadele amacıyla sanayi havzalarında işyeri ve havza komiteleri örgütlenmesine kadar her talep, imkan ve biçimi kullanma becerisi ve esnekliğini gösterebilmeliyiz.

Sosyalizmi hedefleyen devrimci stratejik bir yaklaşım ve politika tarzı açısından bu noktada tayin edici noktayı, bu tür reform talepleri ve gündelik mücadele ile sosyalizm hedefi ve devrimci iktidar mücadelesi arasındaki ilişkinin doğru kurulması oluşturur. Bu ikisi arasındaki sınırları silikleştirip ikincileri birincinin yerine geçirmediğimiz sürece, daha somut ifadeyle, bu “moleküler” talepleri ve bunlar için mücadeleyi her şey haline getiren hatta “sosyalizm” olarak göstermeye çalışan liberal reformist anlayışlardan farklı olarak bunların sosyalizm için mücadelede sınıfın ve kitlelerin geniş kesimleriyle ilişkilenmemizi ve onları örgütlü mücadeleye çekmemizi kolaylaştıran birer manivela olduklarını unutmadığımız sürece sosyalist devrimciliğimize halel gelip gelmediği kuşkusunu duymanın alemi yoktur.

Sosyalizm ama nasıl bir sosyalizm?

Kapitalist sistemi ve burjuvazinin iktidarını sorgulama eğiliminin yaygınlaşıp güç kazandığı şu kesitte sosyalizm alternatifinin savunulması ideolojik olduğu kadar siyasi açıdan da anlamlı ve değerli bir tutumdur kuşkusuz. Fakat iş bununla bitmiyor. Sosyalizmin nasıl savunulduğu ve nasıl bir sosyalizmin savunulduğu sorularının yanıtı da önem kazanıyor bu noktada. Sosyalizmi savunmayı anlamlı kılan ya da onu savunuyorum derken gerçekte “bağrına basarak” öldürülüp öldürülmediğini bu belirliyor.

“Bağrına basarak öldürmenin” iki biçimi var:

Bunlardan birincisi, yukarda da işaret ettiğimiz gibi kapitalist kâr hırsını ve burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün zorbalığını bir nebze olsun sınırlayıp geriletecek, bu anlamda parçayla sınırlı her talep ve adımı “sosyalizm” olarak niteleyen amorflaşmadır. Franco Berardi’nin cafcaflı söylemiyle, “sosyalizmi (belli bir bütünlük oluşturmaktan uzaklık anlamında -nba) bir totaliteye ulaşmayan birbirinden ayrı moleküler süreçlerde aramaktır”.

Parçayla ya da yerelle sınırlı her talep ve gelişmeyi genelleştirip “insanlığın kurtuluş reçetesi” hatta “yeni sosyalizm” olarak pazarlamaya çalışan her iddiayı bu ‘şekilsizlik’ çerçevesinde ele alıp değerlendirmek doğru olur.

Yozlaşmış sosyalizm örnekleri olarak revizyonist sistemin 1989’daki utanç verici biçimler alan çöküşünden sonra “eski katı yaklaşımlarını” terketme görünümü altında fazlasıyla ‘yumuşamış’ olanlara yine “dogmatik bir tutum” olarak görünecektir belki ama bu noktada, Metin Çulhaoğlu’nun da Berardi kafasında olanları ti’ye alırken söylediği gibi ‘katı’ olmak gerekir: “(Bugün -nba) Katı olan her şey buharlaşıyorsa, hepsini yeniden katılaştırmak gerekir. Bu olmadan sosyalizm de mümkün değildir”.

Öte yandan Türkiye solunda ‘ilkeli olmak, ilkelere ve sosyalizmin tarihsel kazanımlarına bağlılık’ anlamında “katılık”tan ne anlaşıldığını düşününce insan bu deyimi korka korka kullanıyor. Çünkü sosyalizme bağlılık ve onu savunma adına ‘katılık’ argo bir tanımla ‘kazmalık’ halini almış olarak çıkıyor çoğu kez karşınıza.

Zaten sadece Türkiye’de değil dünyada da sosyalistlerin bu denli güç ve itibar kaybına uğramalarının belirleyici nedenlerinden biri de bu dogmatik tutuculuk. Sosyalizmi ve onun tarihsel kazanımlarını savunma adına hâlâ en “tazesi” 50 yıl öncesinde kalmış –ve çoğu da hayat tarafından çürütülüp ıskartaya çıkarılmış- ezberleri tekrarlamanın bir milim dahi ötesine geçemeyen düşünsel ve ruhsal hayatiyet kaybı.

Sosyalizmi yeniden keşfettik diyemem, ama şu Kovid-19 olmasaydı sosyalizmi bu kadar özlediğimizi bilemeyecektik. Bırakalım sosyalizmi, komünizmi dahi bu kadar yakınlaştıran Kovid-19’dur. Ancak bu sevgi kuru bir sevgidir, özlemdir. Sosyalizm nedir diye sorsalar, somut bir cevabımız yoktur…” şeklinde bir girizgâhla herkesi ayrımsız bir torbaya doldurmakla kalmayıp herkese tepeden bakan bir sosyalist, ‘ortaya karışık’ söylenmelerinin devamında: “Peki, şu Kovid-19 günlerinde, sosyalizm özleminin tavan yaptığı bu günlerde şu sosyalizmi somutlaştırarak propagandasını yapsak ne olur? Ne kaybederiz? Hani kapitalizmde sağlık sistemi çöktü; kapitalizmde sağlık hakkı yok, ancak paran kadar sağlık satın alabilirsin diyoruz ya! Ama sosyalizmde sağlık hakkın var, dinlenme hakkı vb. vardır desek ne olur? Bu karşılaştırmayı yapmanın ve sosyalizmi somutlaştırmanın önünde bir engel var mı? Yok. O zaman neden yapılmıyor bu propaganda?” diye soruyor (İbrahim Okçuoğlu, Kovid-19 Günlerinde ‘Ortaya Karışık’ Notlar ve Sorular, https://ibrahimokcuoglu.blogspot.com/2020/04/kovid-19-gunlerinde-ortaya-karisik.html?fbclid=IwAR0XdYCPU7sfUr-3KV97g2JnhTOJMFYr_Zwt5ltVNnEKMWvShSUmCCMLB1w#more)

Genellemelerinin haksızlığı yanında mekanikliğine de takılmadan “Bakalım o ne önerecek?” diye merak ediyorsunuz. “Somut sosyalizm propagandası” adına karşınıza çıka çıka Çin’de 1948 devrimini izleyen yıllarda halk sağlığını koruma ve sarılıkla savaş konusunda yapılanların niye anlatılmadığı sorusu çıkıyor?!! “Kovid-19 günlerinde sosyalizmi tarif ve somutlama” adına o kadar iri lâfların ardından konunun “Çin’in 70 yıl önce yaptıkları neden anlatılmıyor” eleştirine bağlandığını görünce nutkunuz tutuluyor ve sadece “Bu mudur?” sorusu dökülüyor ağzınızdan.

Bu andığımız sadece bir örnek. Bunun gibi zaman tünelinde donup kalmış daha niceleri var. Sonra da kalkıp “Sol niye bu halde” sorusunu soruyoruz birbirimize. Sorunun formüle edilişi yanlış aslında. “Sol niye bu halde” diye soracağımıza, solculuk, sosyalizm hatta Marksizm adına ortalıkta boy gösteren tiplere ve yaygaracı bir tarzda sergiledikleri keskinliklere bakarak “Solculuğun ve sosyalizmi savunmanın böylelerine kaldığı bir yerde solun bu halde olmasına şaşırmak niye” diye sormak daha doğru olur herhalde.

Bugüne  yani 21. yüzyıla gelmek çok mu zor?

Korona salgınının tetiklediği sorgulama süreçlerini sosyalizm yönüne kanalize etmek istiyorsak şayet, örneğin sağlık alanında 1930’ların ya da 1950’lerin başarılarını hikaye etmeye kalkacağımıza, sağlığı meta ve kâr konusu olmaktan çıkaran küçücük Küba’nın üstelik bir dizi dezavantaja rağmen hem koruyucu sağlık hizmetleri hem ilâç ve aşı üretimi hem de bir çok hastalığın tedavi yöntemleri konusunda kapitalist dünyaya nasıl fark attığı somut örneğinden hareketle sorunun kaynağına işaret edip ilk ağızda onu sınırlandıracak taleplerle ortaya çıkmak daha etkili ve akılcı olmaz mı?..

Bilimin ve teknolojinin bu kadar geliştiği bir devirde üstelik gelişi yıllar öncesinden öngörülen bir virüse karşı ilâç sanayinin etkili bir aşı ve tedavi yöntemi geliştirmeye yönelmek yerine Chomsky’nin dediği gibi “daha kârlı olduğu için vücut kremi üretmeye öncelik vermesinin” gerisinde yatan kapitalist özel mülkiyet düzeninin kâr hırsını sergileyerek sosyalizmi propaganda etmek niye aklımıza gelmez?..

Korona günleri hayatın üretiminde proletaryanın vazgeçilmezliğini bütün çıplaklığıyla bir kez daha gözlere soktu. Yapay zekaya dayalı robot teknolojisi, nano teknoloji, sanayi 4.0 vb. üzerine inşa edilen tek yanlı teknisist yaklaşımların zayıf karnını sergileyecek şekilde Çin ve Uzak Doğu Asya’nın her biri birer büyük ‘organize sanayi bölgesine’ dönüştürülmüş ülkelerdeki canlı ucuz emek sömürüsüne dayalı üretim ve tedarik zincirleri salgın nedeniyle işlemez hale gelip kopunca Batı’nın gelişkin teknoloji toplumlarının nasıl çuvalladığını ve maske dahi bulamaz hale düştüklerini hep birlikte yaşayarak gördük.

Aynı şekilde bizzat bu toplumların içinde yerlerini artık robotların alacağı iddia edilen “gereksiz işlerde” çalışanların aslında hâlâ ne kadar gerekli ve hayati bir rol oynadıklarının altını hayat kalınca çizdi. Fakat aynı zamanda bütün bu ‘modern kölelerin’ nasıl insanlık dışı koşullarda nasıl tüketici bir tarzda çalışmaya mecbur bırakıldıklarını ve gelişkin teknoloji şirketlerinin olağanüstü kârlarının temelinde bile bu canlı emeğin hayasızca sömürülmesinin yattığı gerçeği neredeyse herkes tarafından görünür hal aldı.

Bir taraftan bu gerçekleri diğer taraftan burjuvazinin elindeki yeni teknolojilerin sunduğu olanakları yan yana getirerek kapitalizmin salgınla birlikte ağırlaşmış krizinden çıkış yolu olarak insanlığın birikmiş üretici güçlerinden çoğunu imhaya yöneleceği ‘kriz sonrası politikaları’nın karşısına çalışma sürelerinin günde bir kaç saate indirilerek herkese üstelik insanca koşullarda çalışma imkanı sağlayacak yönde kullanılması talebiyle dikilmekten daha alâ sosyalizm propagandası mı olur?..

Salgın günleri, insanlığa büyük metropollerde yığılmayı beraberinde getiren üretim örgütlenmesinin risk ve zararlarından tutalım özellikle zihinsel üretim ve hizmet sektörü kapsamına giren pek çok işin konserve kutusundaki sardalyalar gibi tıkıştırıldığımız plazalar yerine belki daha küçük birimler halinde -hatta yer yer evden çalışmayı da içerecek şekilde- yatay tarzda örgütlenmesini pekala mümkün olduğunu gösterdi. Sosyalistler olarak bu somut deneyimden hareketle neden doğayla da barışık daha insancıl yerleşim politikaları ve çalışma düzenleri kurulması talebiyle toplumun karşısına çıkmayalım?..

Uzun sözün kısası bundan 50, 70 hatta neredeyse 100 yıl öncesinin başarılarıyla övünmeyi marifet sayan bir düşünce donması ve bürokratik çehreyle toplumların karşısına çıkacağımıza, proletarya sosyalizmini bilimsel temellere oturtan Marksist Leninist teorinin devrimci yöntemi ve ruhunu kuşanarak hem tarihsel başarılarımız kadar başarısızlıklarımızın gösterdiği derslerden hem de insanlığın toplumsal üretici güçlerinin, bunun bir parçası olarak bilim ve teknolojinin günümüzde ulaştığı düzeyden yararlanarak insanlığın karşısına çekim gücü yüksek bir sosyalist program ve politikalarla çıkmak çok mu zor?..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar