Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- II

Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- II

Korku yaşanması normal ama onun akılları ve ruhları teslim alması kötü. Üstelik “öncülük” iddiasında bulunanları teslim alması sadece kötü değil aynı zamanda tehlikeli, daha doğrusu zararlı.

H. Selim Açan

Korku sarmış dört bir yanı

Yaşadığımız şu günleri tek sözcükle tanımlayın deseler seçilecek en uygun sözcük ‘korku’ olur herhalde. Kimi keskin solculara ne kadar düşkün bir hal olarak görünürse görünsün korona salgınının patlak vermesiyle birlikte Taner Timur’un sözleriyle “hastalığın ve korkunun küreselleştiği” bir evre yaşıyoruz.

Şu sıralar olup biten her şey kitleselleşmiş bu korkudan kaynaklanıyor ya da ona hitap ederek hayat buluyor. Burjuva hükümetlerin gelecekte daha da genişletip kalıcılaştırmasından korktuğumuz denetim-gözetim önlemleri ve yasakların gerisinde de bu etken var; bu günler bir biçimde geçince en azından sağlık hizmetlerinin metalaştırılmış olmasından hareketle bizlere bu korkuyu -daha doğrusu korkuları- yaşatan politika ve mekanizmaların sorgulanması umudu ve beklentisi de çıkışını bundan alıyor.

İnsanların “Hayatta kalma” isteğini, bundan kaynaklanan kaygı ve korkularını -bu endişeyi yaşamaktan görece epey uzak koşullara sahip olmanın rahatlığıyla oturduğu yerden ahkam kesen teorisyenler, felsefeciler, kanaat önderleri vs. dışında- kim yadırgayıp küçümseyebilir? (*)

Yazımızın ilk bölümünde de işaret etmeye çalıştık: İçinde bulunduğumuz tarihsel kesit iki krizin (neoliberal birikim modelinin duvara toslamasıyla kendisini ağırlaşmış olarak yeniden gösteren kapitalizmin yapısal kriziyle korona salgını) birbirinin üzerine binip iç içe geçmesiyle karakterize olan çok özgün bir süreç. Ekonomist Ahmet Haşim Köse’nin de dediği gibi, “Sermayenin cephesinde hiçbir şey giderek insanlık dramına dönüşen bu salgınla başlamadı. Kapitalizmin süregiden bunalımına bu salgın yıkıcı darbe olarak eklendi ve gerçek açığa çıkmaya başladı”. Bu anlamda biz zaten bir ‘geçiş süreci’ içindeydik. Korona salgınının yol açtığı ekonomik, siyasal, toplumsal, düşünsel sarsıntıların eklenmesiyle bazı eşikler artık ‘geriye dönülemez’ biçimde aşıldı. Ama ‘gelecek’ henüz o kadar kesin şekillenmiş değil.

Diyalektik yaklaşımın gereği: İhtiyat

‘Eski’nin artık eskisi gibi kalamadığı diğer yandan gelişini hissettiren ‘yeni’nin henüz berraklık ve kesinlik kazanmadığı geçiş süreçleri bu özellikleriyle kaotik bir karakter taşırlar. Krizin türü, kapsamı, derinliği ve şiddetine bağlı olarak o güne kadar iyi kötü işleyen bütün kurumlar, dengeler, yerleşik anlayış ve alışkanlıklar belirgin bir sarsıntı içindedir, bazıları yıkılır, geçerliliğini ve etkisini yitirirken bunların yerini hangi yönde nasıl bir ‘yeni’nin alacağı henüz belirsizdir.

Gerçi ortada bazıları artık çıplak gözle dahi görülebilir hale gelmiş kimi ipuçları/belirtiler vardır. Fakat bunlar bu gelişmemiş halleriyle sürecin hangi yönde nasıl bir seyir izleyeceğine dair kesin/mutlak bir kestirimde bulunma olanağını vermezler. Çünkü aynı anda onlarla tam zıt yönlerde hareket edecek başka etken ve dinamikler de gündemdedir. Ayrıca henüz göremediğimiz başkalarının da devreye girme olasılıkları vardır. Ve bunların hiçbiri bugünkü hallerinin büyüyüp güçlenmesi şeklinde doğrusal bir gelişim seyri izlemeyeceklerdir. Dolayısıyla ‘maç henüz ortadadır’, eşit ölçülerde olmasa bile hâlâ üç ihtimallidir. O nedenle henüz şekillenmekte olan belirtilerden -üstelik bir uçta umut ve beklentilerimizin diğer kutupta kaygı ve korkularımızın devreye girmesiyle- bazılarını seçerek kesin sonuçlara ulaşmak tehlikeli bir tek yanlılık, fazlasıyla düz ve indirgemeci bir yaklaşım olur.

Zaten bugünkü pandemiden hareketle “korkuyu teorileştirenler” ile “kendiliğindenliği” teorileştirenlerin ortak noktası bu tek yanlılık ve doğrusal gelişme anlayışıdır. Sadece yapıştıkları uçlar farklıdır.

Bu tabii ki geleceğe dair bugünden hiçbir öngörüde bulunulamayacağı şeklinde bir ‘bilinemezcilik’ anlamına gelmez. Tam tersine, sürecin bağrında yatan tehlikeler kadar avantaj ve fırsatları da görüp yakalamak için özel bir yoğunlaşma içine girip kendimizi ve etkileyebildiğimiz güçleri bugünden buna göre mevzilendirmeye çalışmalıyız. Burada tayin edici olan kullandığımız yöntemdir. Bugün ortaya çıkan veri ve belirtiler içinden ruh halimize ve duygularımıza göre değişen kimi parçaları seçerek bunlara mı dayanacağız yoksa gerçeği bütün yönleriyle ve hareket halinde görmeye çalışan diyalektik bir yaklaşımla bütün olasılıkları dikkate alan geniş bir açı ve ihtiyatla mı hareket edeceğiz? Biz şimdi yöntem bahsinde bunu tartışıyoruz. Seçilmiş öğelere dayalı tek yanlı ve statik yaklaşımların risk ve tehlikelerine dikkat çekmeye çalışıyoruz.

‘Korku’nun önümüzdeki sürecin şekillenmesinde oynayacağı rolden devam edersek, ölümlerin geometrik bir hızla arttığı, üstelik hâlâ bilinmezliklerle dolu salgın günlerinde korku ve panik yaşamak ‘insani bir reaksiyon’ dedik. Bunun yadırganacak bir tarafı yok. Daha doğrusu “İnsani olan her şeye yabancılaşmamış” olanlar bunu anlar. Korkunun yaşanması normal ama onun akılları ve ruhları teslim alması kötü. Üstelik “öncülük” iddiasında bulunanları teslim alması sadece kötü değil aynı zamanda tehlikeli, daha doğrusu zararlı.

Bu hatırlatmayı da yaptıktan sonra paniğin nelere yol açtığına biraz daha yakından, somut olarak bakalım. ‘Korku teorileri’ bağlamında üzerinde duracağımız ilk örnek Demir Küçükaydın olacak.

Paniğe kapılarak kendini kaybetmek bu olsa gerek

Demir Küçükaydın Türkiye solunun ‘renkli’ isimlerinden biridir. ‘68’lidir. O yıllarda Hikmet Kıvılcımlı’nın görüşlerini benimseyen bir “Doktorcu” olarak bilinir. 12 Mart döneminde yargılanıp ceza aldıktan sonra yattığı Niğde Cezaevi’nde Troçkizme yönelmiştir. Uzun yıllardır yurtdışında yaşamaktadır. ‘Türkiye sol hareketinde Marksist teoriye en hakim isimlerden biri’ olarak gördüğü kendisini çok önemsemesiyle tanınır.

Küçükaydın 26 Mart günü kişisel blogunda bir yazı yayınladı. Lenin’in 1920’de açlıkla savaş konusunda yazdığı ünlü bir makalesinden ‘esinlendiği’ anlaşılan bir isimle “Yaklaşan Felaket ve Onu Önlemenin Yolları” başlığını taşıyan yazıda önce uzun uzun koronavirüs salgınının ne kadar büyük risk ve tehlikeler içerdiği üzerinde duruluyor, o gün için sahip olunan veriler ışığında belirli hesaplamalar yapılarak ‘çok radikal ve kararlı önlemler alınmazsa şayet milyonların ölmesi’ olasılığına dikkat çekiliyordu.

“Bilimsel” yaklaşım adına sorunun salt istatistiksel hesaplamalara indirgenmiş olması yanında o hesaplamaların güvenilirliği konusu da şu an tartışma dışı. Örneğin böyle giderse -kesin tarih de vererek- 13 Temmuz’a kadar Türkiye’de 3 milyon 276 bin kişinin ölmüş olacağını “hesaplıyor” Demir Küçükaydın. “Muhtemelen daha fazla ve çok daha önce bu duruma gelinecek ama haydi hesap hatası, dalgalanma vs. diyelim bir milyon daha indirelim.Yaz ortasına kadar en az 2 milyon, (rakamla 2.000.000) insan acılar içinde boğularak ölmüş olacak” kehanetinde bulunuyor.

Fakat bu yazıda biz asıl olarak ‘yaklaşan felaket’ konusunda çizilen korkutucu ötesi tablodan hareketle Küçükaydın’ın önerdiği önlemler üzerinde duracağız.

Bu noktada sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyelim: Kapıldığı paniğin etkisiyle sadece soğukkanlılığını ve mantığını değil kendini kaybetmek böyle bir şey herhalde!

Daha yazısının girişinde “Projeksiyonlara baktığımda hemen herkesin top çevirdiğini, temel sorunu ortaya cesaretle koyarak somut olarak bir çıkış önerisi getirmekten kaçtığını görüyorum” diye söze başlayan Küçükaydın, adeti olduğu üzere salgınlar, epidomoloji, virüsler, korona salgınına yol açan kovid-19’un özellikleri, değişik ülkelerdeki sağlık sistemleri, sahip oldukları yoğun bakım yatak sayısı vb. vb. üzerine epey bilgi sattıktan -bu arada birtakım hesaplamalar eşliğinde tümüyle hastalık, yayılma hızı ve hastanelerin üzerine binecek yüklerle sınırlı bazı sabitler belirledikten- sonra nihayet o ‘tarihsel’ çözüm önerilerini sıralamaya başlıyor:

1) “En az 2 yıl sürecek istisna tanımayan genel ve mutlak bir sokağa çıkma yasağı”,

2) “Herkese 1500 lira aylık bağlanması

Uygulanma olanağı olmayan, önü arkası düşünülmemiş tek boyutlu panik önerilerinin açılışı bunlar! Kimseye istisna tanımadan 2 yıl sokağa çıkılmazsa bu toplumun zorunlu ve temel ihtiyaçları nasıl karşılanacak? Enerji, gıda, diğer temel ihtiyaç maddeleri nasıl üretilip nasıl sağlanacak? Tarım ne olacak? Temel hizmetler nasıl yerine getirilecek?.. Bunlar ilk ağızda akla gelen sorular.

Bu sorular doğal olarak başka soruları da beraberinde getiriyor: Örneğin, hayatta karşılığı olmayan böyle uçuk kaçık akılların arkasından kim gider? Karşısına böyle önerilerle gelen bir siyasal önderliğe kim güvenir?

Fakat eskilerin tabiriyle “Turbun büyüğü heybede”. Arkadan öyle öneriler geliyor ki, önü arkası fazla düşünülmemiş bu talepler bile ‘çocukça bir naiflik’ olarak görünmeye başlıyor gözünüze. “Ciddi misin, gerçekten böyle mi diyor” sorularına muhatap olmamak için Küçükaydın’ın 26 Mart tarihli yazısından uzunca bir bölümü aynen aktaralım:

“ (… )

Kesin sokağa çıkma yasağı ilk adımdır dedik.

Bir gereklilikten söz ettik ama bunun nasıl uygulanacağına gelmedik.

Oraya da geleceğiz ama öncelikle yapılması gerekenler hakkında bir fikir oluşması, dolayısıyla durumun ne olduğunun kavranması gerekiyor. Hükümet sokağa çıkma yasağı ilan ederse eski refleksleriyle bunu toplumun habersiz ve dağınık kalması, tepkilerin kendine yönelmemesi için ilan edecektir. Biz başka, içine girdiğimiz dönemin kavramlarıyla düşünmeliyiz.

Böyle bir sokağa çıkma yasağında toplumun en temel ihtiyaçların karşılayacak bir tek örgütlü güç vardır. Devlet cihazı ve onun da en örgütle kesimleri sırasıyla Ordu, Polis, ve diğer devlet memurları.

Ordu insanları öldürmek ve ulusu korumak için örgütlenmiştir. Düşmanların içeride solcular, bölücüler ve diğer ülkeler olduğu düşünülerek örgütlenmiş ve mevzilenmiştir.

Artık bunların hiçbir anlamı yoktur.

Ordu bir pandemiyi yavaşlatmak yani artık insanları öldürmek için değil, yaşatmak için, ülkelere, yurttaşların bir kesimine karşı değil, bir virüsün yayılma hızına karşı mevzilenmeli ve örgütlenmeli, yeni bir görev tanımı yapmalıdır. İnsanları öldürmek değil yaşatmak.

 Sadece Ordunun hiçbir devlet organının görevi artık eskisi gibi süremez.

Başta ordu olmak üzere, tüm polis, bekçi teşkilatları, diyanet memurları ve diğer memurlar evlerine kapatılmış insanların temel ihtiyaçlarını gidermekle görevlenmelidir.

 Devletin temel işlevi ve amacı bu olmalıdır.

 Bunun için başka ülkelerdeki, hudutlardaki tüm birlikler bu ihtiyaca göre mevzilenmeli ve bu göreve göre yeniden örgütlenmelidir.

 Eğer bu baskıcı ve keyfi devlet halkı terörüyle yıllardır örgütsüz bırakmasaydı, halk kendi öz örgütlenmeleri ile belki bunları örgütleyebilirdi. Ama şu an, bir kaosu engelleyebilecek ve pandeminin yayılma hızını yavaşlatabilmek için gerekli önlemlerin alınmasını sağlayıp uygulayabilecek biricik örgütlü güç devlet ve ordudur. Dolayısıyla bu gücün yeni koşullarda yeniden görevinin belirmesi ve yapılanması gerekmektedir..” (https://demirden-kapilar.blogspot.com/2020/03/yaklasan-felaket-ve-onu-onlemenin-yollar.html)

“Yanlış mı okudum” diye gözlerinizi ovuşturmaya kalkmayın sakın! ‘Marksizme hakimiyet ve radikal devrimci politikalar üretimi’ konusunda Türkiye solunda yıllardan beri kendisinden başka kuş tanımayan bir kibir abidesinin kaleminden çıkmıştır bu satırlar! (**)

 

İkinci “Ordu kılıcını attı” vak’ası

12 Mart’ın unutulmazları nedir diye bir soru sorulsa yanıtınız ne olur? Deniz’lerin, Mahir’lerin, Kaypakkaya’nın sonraki kuşaklara da devrimci esin kaynağı olan yiğit direnişçi tutumları gelir akıllara hemen herhalde. Bunlar o dönemin devrimci yönünün simgeleridir çünkü.

Peki, aynı dönemin ‘unutulmaz’ siyasal gaf ve yanlışları sorulsa? O zaman da -tabii o günleri yaşayıp bilenlerin aklına- 12 Mart darbecilerinin gerçek yüzünü göremedikleri için ondan bir dizi talepte bulunan fiili bir destek bildirisinin altına Dev-Genç adına da imza atılmasıyla yılların sosyalisti Hikmet Kıvılcımlı’nın “Ordu kılıcını attı” manşeti gelir herhalde.

Doktor’un o vahim hatasının arka planında onun Türkiye toplumu ve tarihine ilişkin özgün görüşlerinin temel unsurlarından birini oluşturan ordu konusundaki yanlış çözümlemeleri vardı. Bu yanıyla Doktor’un o vahim siyasi-tarihsel gafı temelden yanlış bir ‘tutarlılığın’ sonucuydu. Fakat aynı Doktor Türkiye solunun tarihinde özgün teorik çözümlemelerin sahibi birikimli bir Marksist olmasının yanında en karanlık dönemlerde bile pes etmeyen inatçı bir mücadele adamı, işkencede ve mahpuslarda dik durmuş direnişçi bir kimlik ve kişilikti. Ne var ki 12 Mart darbesi karşısında sergilediği o vahim yanılgı onun adına yapıştı kaldı. Saygı duyulması gereken o geçmişin üzerini kara bir tül gibi örttü adeta.

Eski Doktorcu, bugünün nev’i şahsına münhasır Troçkisti Demir Küçükaydın’ın devirdiği çam ise bununla kıyaslanmayacak büyüklükte. Şimdiki çok daha vahim ve akıl almaz. 12 Mart ve 12 Eylül’lerin ardından daha dün sayılabilecek kadar yakın geçmişte Sur’u, Cizre’yi, Şırnak’ı tank ve toplarla yakıp yıkan, Suriye’de cihatçılarla kolkola görünmekte bir beis görmeyen, en gerici tarikatların içinde açıkça cirit attığı, fiilen SADAT’ın kumandasındaki bir ordunun bir gecede karakter ve misyon değiştirebileceği ummak ve önermek, bırakalım Marksizmi ve devrimciliğin abc’sini sıradan bir akla ve mantığa bile sığmaz! Bunu bir de “diktatörlüğü sarsmaya, oradan bir olanak yaratmaya çalışmak” şeklinde pazarlamaya kalkmak balataların büsbütün yandığını gösterir.

D. Küçükaydın bu kez her zamanki ‘orijinalite’ merakının da ötesine geçerek salgının ilk günlerinde zirve yapan ve hâlâ süren -muhtemelen kendisini de teslim alan- ‘korku ve paniğin teorisini’ yapıyor. O akıl tutulmasının başka izahı yok çünkü!

İşin ilginci tam da aynı günlerde yine “korkunun teorisini” yapan ama bu kez ‘korkutmayı deneyen’ Agamben gibi biyopolitikacılar D.Küçükaydın’ı okusalardı, “Aha da size somut örnek! ‘Yaşamaktan başka bir şey düşünmemek’ toplumun sosyalistlik iddiasındaki bireylerini bile ne hale getiriyor, baksana onlar bile cellatların bıçağını yalıyorlar” diye tezlerine kanıt olarak gösterirlerdi herhalde.

Başka bir ‘korkunun (bu) sözcüleri’nin tezlerine de gelecek yazımızda göz atacağız.

 

(*) Bütün ‘anlaşılır’ yanlarına rağmen bu korkunun gözden kaçırılmaması gereken mide bulandırıcı bir yönü daha var yalnız: Bu aslolarak Batılı kapitalist toplumları saran bir korku. Yani ‘beyaz’ bir korku. Omurgasını da kentli küçük ve orta burjuvalar ile işçi sınıfının nispeten ayrıcalıklı kesimleri oluşturuyor. Çünkü şifresi henüz çözülememiş sinsi bir virüs zengin-fakir ayırmadan herkesi tehdit ediyor. Ortada henüz aşısı da yok ilacı da. Dolayısıyla piyangonun kime vuracağını belirsiz kılan karanlık noktalar çok. Korkunun büyüklüğü de bu belirsizliklerin çokluğundan ileri geliyor zaten. Yoksa dünyada her yıl 5 milyon çocuk açlıktan ölüyor. Tedavisi bilinen, üstelik korunması mümkün bir hastalık olarak verem bile her yıl 3 milyon ölüme yol açıyor. AIDS’ten ölenlerin toplamı 20 milyonu geçti. Ama bunların hiçbiri korona virüsü kadar korku ve panik yaratmadı. Çünkü “bizden” uzakta, genellikle yoksul kara Afrika’da yaşanıyordu. Bunu da görmek lâzım.

Diğer yandan bugün korku içinde olanlar sadece Batılı “beyaz” küçük burjuvazi ve orta sınıflarla onlardan kapan batılı kapitalist ülkelerde yaşayan işçi ve emekçiler değil. Emperyalist burjuvazi ve karşı devrim cephesinde de geleceğe dair korkular büyümüş durumda. Bunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Örneğin 1980’den beri neoliberal politika ve uygulamaların gardiyanlığını yapan IMF ve Dünya Bankası bile korona salgınının da devreye girmesiyle sosyal patlamalar tehlikesinin artması dahil kapitalizmin çok daha büyük belalara sürüklenmesinin önünü alabilmek için yıllardır bağnazca izledikleri politikaları gevşetme gereği duydular. Ahmet Haşim Köse burjuvazi cephesindeki korkuların daha spesifik bir örneğini veriyor: “…IMF’nin kriz algısına küresel sermayenin S&P, Fitch, Moody’s gibi derecelendirme kuruluşları ve büyük finans oyuncularının da katıldığını ekleyerek yetinelim… Ve elbette, büyük piyasa oyuncularının, büyük olan korkularını da eklemek lazım: Mesela, hayvani içgüdüleri (animal instinct) çok gelişmiş olan büyük oyuncu Jim Rogers’ın aşırı kötümserliğini ve piyasalardaki olası bir düzelmenin ardından gelecek daha şiddetli çöküşün eli kulağında olduğu uyarısını unutmayalım…!

(**) Buradaki “Kibir abidesi” sıfatını hakaret kastıyla kullanmadığımızın görülebilmesi için Demir Küçükaydın’ın sadece o yazısı ve ona aynı gün yaptığı bir ekten kendini başkalarıyla kıyaslayarak nereye oturttuğunun görülmesini sağlayacak bazı aktarmalar yapmak yeterli olur sanırım. Buradaki tanımlamanın bir gerçeğin ifadesi olup olmadığına ondan sonra kendiniz karar verin:

“…herkesin top çevirdiğini, temel sorunu ortaya cesaretle koyarak somut olarak bir çıkış önerisi getirmekten kaçtığını görüyorum.”, “Herkes hala oyunun bittiğinin farkında değil.”,“Herkes ayrıntılara yoğunlaşarak gelen felaket hakkında somut bir resim oluşturmaktan ve olacakların adın koymaktan ve bütün bildiklerimizi temelden değiştirmemizi gerektirecek tedbirleri ifade etmekten kaçıyor.”, “Aşağıda linki bulunan Türkçeye çevrilmiş Tomas Pueyo’nun “Koronavirüs: Çekiç ve Dans” başlıklı uzun yazısı bugün yazdığım Yaklaşan Felaket ve Onu Önlemenin Yolları başlıklı yazının neredeyse ABD ve İngiltere için yazılmış bir versiyonu gibi…”, “Bu gelen dalgaya kimse direnemez (…)Bunun için elbet öngörü,  erken ve kararlı davranış, inisiyatif göstermek ve bu inisiyatifi bir organ kararıyla birleştirmek (Meclis’in toplanması, yurttaşları ve tüm devlet aygıtını kendisini yönetim organı olarak tanıması çağrısı yapması ve idareyi ele alması) gerekir. Destek bulabilir. Yeter ki inisiyatif kararlılık ve öngörü göstersinler. Ama maalesef muhalefet hükümetten önce iflas etmiş.)

Maalesef muhalefet, aydınlar, solcular, HDP vs. bugünkü yazımızı yok saymaya devam etti.

Sadece binlerce insan canını kaybetmeyecek, kendileri de kaybediyorlar”

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar