Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 3

Korona Günlerinde Teori ve Siyaset- 3

Bugün yaşanan duruma sadece bu tehlike odağından bakan üstelik hem onun hem de insanlığı tehdit eden korona salgınının önünü alabilmek için ne yapmak gerektiğine dair çoğu kez tek bir öneride dahi bulunmayan entelektüel gevezeliklere hak vermek mümkün değil.

 H. Selim Açan

BAŞKA BİR KORKUNUN SÖZCÜLERİ: Biyopolitikacılar

Korona salgını günlerinde ‘korkunun teorisini’ ya da ‘korku teorisi’ yapmanın üzerinde duracağımız ikinci örneği biyopolitikacılar olacak. (*)

Bu cephenin başını çeken İtalyan düşünür Giorgio Agamben oldu. Salgın paniği ve hükümetlerin buna karşı aldığı karantina ve yasaklama kararlarının henüz başlarındayken 26 Şubat’ta İl Manifesto’da yayınlanan makalesiyle ‘Hükümetlerin ve medyanın durumu kasten abartıp panik havası yaratarak insanların hareketlerini ve diğer özgürlüklerini ciddi boyutlarda kısıtlayacak olağanüstü önlemler almak ve bunları kalıcılaştırmak için bahane’ peşinde oldukları iddia etti.

Ona göre korona salgını ‘abartılmaması gereken sıradan bir grip salgınıydı. Bildiğimiz grip türleriyle arasındaki tek fark -sanki sadece bundan ibaretmiş gibi- yol açtıkları ölüm oranları arasındaki farktı. O da -insan ölümünden değil de sanki herhangi bir “şey” üzerine konuşuyormuşuz, dolayısıyla sanki önemsiz bir nicelik sorunuymuş gibi- 1’e 30 gibi bir farktı!!!

Agamben asıl olarak ‘hükümetlerin kendi yarattıkları güvenlik arzusunu tatmin etmek için bu kez korona salgınını bahane ederken kolektif panik halindeki toplumun da alınan karantina kararlarını ve özgürlükleri sınırlayıcı diğer önlemleri itirazsız hatta gönüllü olarak kabul etmesini’ rahatsız edici buluyordu. Ve bu kez korona salgınının bahane edildiği ‘istisna halinin bir yönetim paradigması haline gelerek süreklilik kazanıp genişleyerek sürmesinden’ korkuyordu.

Ne de olsa o bir filozoftu! Ne olduğu bile henüz tam çözülemeyen öldürücü bir salgının dünya üzerinde bu kadar hızlı yayılması, toplum sağlığı açısından yarattığı risk ve tehlikelerin büyüklüğü, yol açtığı ölümlerin yüksekliği gibi “dünyevi” yönler onun gözünde küçük ve süfli ayrıntılardı!!!

“Çıplak hayat”ın aşağılanması

Koronanın yayılışı gibi Agamben de üretiminde hız kesmedi. İlk manifestosunda “Abartacak ne var canım, bildiğimiz normal bir grip türü” diye küçümsediği korona salgınının hafife almaya gelmeyeceğini bizzat yaşadığı İtalya deneyimi gözlere sokmuşken o hala “yüksek felsefe” peşindeydi. 19 Mart’ta yayınlanan bir blog yazısında küçümseyici -hatta bir parça iğrenme yüklü- bir edayla bu kez “Hayatta kalmaktan başka ahlaki değeri olmayan bir toplum nedir” diye soruyordu.

O yazısında bu kez “Sorun, hastalığın ciddiyeti hakkında fikir vermek değil, bu salgının etik ve politik sonuçlarını sorgulamaktır” dedikten sonra İtalyanların ne kadar “düşkünleştiklerini” şöyle tasvir ediyordu: “…Ülkeyi felç eden panik dalgasının gösterdiği ilk şey toplumumuzun artık çıplak hayattan başka bir şeye inanmadığıdır. İtalyanların pratikte her şeyi, normal yaşam koşulları, sosyal ilişkiler, iş, hatta arkadaşlıklar, duygusal yakınlıklar ve dini & politik kanaatler, hastalanma tehlikesine feda etmeye hazır oldukları açıktır… (Hatta nba) Ölülerin -bizim ölülerimizin- cenaze hakkı yok ve sevdiklerimizin bedenlerine ne olacağı belli değil”.

“Filozof”un aşağılamasından kilise de payını alıyordu: “Kilisenin bu konuda sessiz kalması” ona göre “merak uyandırıcıydı”.

Yazısının başlığına da çıkardığı öldürücü soruyu işte burada soruyordu: “Bu şekilde yaşamayı alışkanlık haline getiren bir ülkede insan ilişkilerinin ne kadar süreceğini kimbilir? Ve hayatta kalmaktan başka ahlaki değeri olmayan bir toplum nedir?” Arkasından hükmü kesiyordu:

Geçmişte daha ciddi salgınlar oldu ama hiç kimse bu nedenle şimdiki gibi acil bir durum ilan etmeyi düşünmedi. Bu durum hareket etmemizi bile engelliyor. İnsanlar uzun yıllar süren kriz ve aciliyet durumlarında yaşamayı o kadar alışkanlık haline getirdiler ki hayatlarının tamamen biyolojik bir duruma indirgendiğini ve durumun sadece sosyal ve politik değil aynı zamanda insan insani ve duygusal boyutu olduğunu fark etmediler. Uzun yıllar olağanüstü durumda yaşayan bir toplum özgür bir toplum olamaz.”

Ayakları yere basanlar da var

Agamben’in açtığı yoldan başka “biyopolitikacılar” ve daha başkaları sökün etti. Hepsi sadece ve sadece ‘Korona salgını bahanesiyle konulan yasak ve kısıtlamaların burjuva yönetimler tarafından genişletilerek sürdürüleceği’ korkusunu dile getiriyor ve bugün yönetimler tarafından alınan otoriter önlemlere gönüllü rıza gösteren hatta bizzat talep eden toplumların kendilerini yakın gelecekte bugünkünden çok daha kapsamlı ve boğucu bir denetim-gözetim ağlarıyla sarıp sarmalanmış bulacaklarını iddia ediyorlardı (Bunlar bir de ‘orduyu, polisi, diyanet memurlarını ve diğer bürokratlarıyla devlet cihazını göreve çağırıp en az 2 yıl sürecek katı bir sokağa çıkma yasağı ilan edilmesini’ bizzat talep eden Demir Küçükaydın’ı görüp okumuş olsalardı, balataları herhalde tümden yakarlardı).

Tam bir ‘İnsanlar can derdinde, yüksek siyaset ve fikirler peşinde koşan filozoflar neyin derdinde” görünümü yaratan bu ‘korku edebiyatı’nın başka bir örneğine geçmeden önce, haksızlık etmiş olmamak için süreci sadece bu yönden okuyan felaket tellallığından farklı yaklaşım sergileyen ‘biyopolitikacılar’ olduğunu da belirtelim. Örneğin, Agamben ve yandaşlarının kötümser yaklaşımına karşın “Agamben’in aksine, ‘çıplak hayat’ın, çökmüş bir sağlık sisteminden dolayı solunum cihazı ya da yoğun bakım ünitesi yatağı bekleme listesinde yer alan bir emekliye, karantina önlemlerinin uygulanabilirliği üzerine kafa yoran bir entelektüelden daha yakın olduğu iddia edilebilir” diye en azından ayakları yere basan bir yaklaşıma sahip Panagiotis Sotiris gibi biyopolitika savunucuları da var.

Fakat Agamben’le aynı kötümserliği paylaşan ve sadece biyopolitikçilerden oluşmayan ‘felsefi-politik derinlik’ meraklıları çok fazla, en azından şu sıra onların sesi daha fazla çıkıyor. (**)

Karşınızda Noah Hariri

Otoriterleşme yöneliminin bu süreçten güçlenerek çıkacağı korkusunu paylaşanlardan biri de Yuval Noah Hariri mesela. Son yılların çok satanları arasında yer alan Homo Sapiens, ‘Homo Deus’ ve ‘21. Yüzyıla 21 Ders’ gibi popüler kitapların yazarı Hariri, “(Bugünkü -nba) Eylemlerimizin uzun vadeli sonuçlarını da dikkate almalıyız” şeklinde çok yerinde bir uyarıyla söze başladıktan sonra “Önümüzdeki alternatifler neden sadece bu ikisiyle sınırlı olsun?” sorusunu da beraberinde getiren şu saptamayla konuya giriyor: “Kriz zamanlarında özellikle iki önemli tercih konusuyla karşı karşıya kalırız. İlki, totaliter denetim/gözetim ve vatandaşların yetkilendirilmesi arasındaki tercihtir. İkincisi ise ulusçu, milliyetçi izolasyon ile küresel dayanışma arasında yapılacak olan tercih.”.

Agamben gibi Hariri de “Acil durum bahanesiyle” hükümetlerin ileri teknoloji ürünü bir dizi gözetim-denetim yöntemini ‘normalde başaramayacakları bir hız ve kolaylıkla’ devreye soktuğu görüşünde. ABD başta olmak üzere Batılı “demokratik rejimler” bu konuda sanki çok masum ve temiz bir sicile sahiplermiş gibi düne ilişkin Sovyetler Birliği’ni, bugüne dair ise Çin’i örnek vererek, “…Elli yıl önce, KGB günde 24 saat, 240 milyon Sovyet vatandaşını takip edemezdi ve toplanan tüm bilgileri etkili bir şekilde işlemeyi hayal bile edemezdi. KGB, ajanlarına ve analistlere güveniyordu ama her vatandaşı takip edecek bir ajan bulamazdı. Ama şimdi hükümetler kanlı canlı, insan ajanlar yerine her yerde bulunan sensörlere ve güçlü algoritmalara güvenebilirler” diye devam ediyor.

Kitaplarında kendini gösteren akıcı-popüler üslubunu bu konuda da konuşturarak vatandaşlarını denetleyip gözetlemeye meraklı “veriye aç BAZI (Hariri’nin gözünde bu “bazı” devletler asıl olarak Kuzey Kore ve Çin’dir) devletlerin ‘ikinci bir korona dalgasından endişe ettiklerini’ söyleyerek” nasıl bir biyometrik denetim mekanizması kurabileceklerini şöyle senaryolaştırıyor:

Bir düşünce deneyi olarak, her vatandaşın günde 24 saat vücut ısısını ve kalp atış hızını izleyen biyometrik bir bilezik takmasını talep eden varsayımsal bir hükümeti düşünün. Elde edilen veriler devlet algoritmaları tarafından istiflenir ve analiz edilir. Algoritmalar, daha siz bilmeden önce bile sizin hasta olduğunuzu bilecek ve aynı zamanda nerede olduğunuzu ve kiminle tanıştığınızı da bileceklerdir. Enfeksiyon zincirleri büyük ölçüde kısalır ve hatta tamamen kesilebilir. Böyle bir sistem, günler içinde salgını durdurabilir. Kulağa ne güzel geldi, değil mi?

Bunun kötü yanı ise, yeni denetim sistemlerinin bu şekilde önünün açılabilecek olmasıdır. Örneğin diyelim ki CNN haberin bağlantısına değil de Fox Haberin bağlantısına tıkladım. Bu size benim siyasi görüşüm veya karakterimle ilgili bile verebilir, değil mi? Ancak diyelim ki ben bir video izlerken benim kan basıncımı, vücut ısımı ve nabzımı ölçtünüz. Buradan beni nelerin güldürdüğünü, neye kızdığımı, çok çok kızdığımı da öğrenebilirsiniz. Bunlar gibi veriler tıpkı kaç derece ateşimiz olduğu bilgisi gibi biyolojik fenomenlerdir. Öksürüğünüzü tespit eden teknoloji kahkahanızı da tespit eder. Hükümetler ve şirketler kitleler halinde biyometrik verilerimizi hasat etmeye başlarsa, bizim kendimizi tanıdığımızdan daha fazla bizleri tanıyacaklardır. Bunun da anlamı, sadece hislerimizi öngörmekle kalmayıp bunları -bir ürüne veya bir siyasiye doğru- istedikleri biçimde yönlendirebilecekleri. (…) Kuzey Kore’de yaşayıp biyometrik denetim bilekliği taktığınızı ve Büyük Lider konuşurken sinirlendiğinizi sinyallerle bu bileklikten belli ettiğinizi düşünün: geçmiş olsun! ” (Noah Hariri’nin İngiliz Financial Times gazetesinde yayınlanan 20 Mart tarihli “Korona virüsünden sonraki dünya” başlığını taşıyan makalesi)

Yersiz bir korku değil ama…

Korona salgınının yayılma hızını kesmek amacıyla burjuva hükümetler tarafından alınan olağanüstü önlemlerin kalıcılaşmasından duyulan korku haklı ve yerinde bir korku. İleri teknoloji ürünü gözetim-denetim tekniklerinin süreklileşmesi tehlikesini elbette küçümsememek gerekiyor. Fakat bugün yaşanan duruma sadece bu tehlike odağından bakan üstelik hem onun hem de insanlığı tehdit eden korona salgınının önünü alabilmek ne yapmak gerektiğine dair çoğu kez tek bir öneride dahi bulunmayan entelektüel gevezeliklere hak vermek mümkün değil.

Marks ünlü 11. Tez’inde oturdukları yerden ahkam kesen filozofların temel zaafına parmak basarken “Filozoflar bugüne kadar dünyayı sadece yorumlamakla yetindiler. Ama aslolan onu değiştirmektir,” der. İnsanlık ciddi bir salgınla karşı karşıyayken işin sadece ‘iktidar teknikleri’ ve ‘otoriterleşme tehlikesi’ yönlerini görüp o konuda da sadece ‘dikkat çekmekle’ yetinen Agamben gibi biyopolitikacıları görse “Üstelik siz doğru dürüst yorumlamayı da beceremiyorsunuz birader” derdi herhalde.

Agamben’in korona salgınını “normal gripten ne farkı var” diye küçümsemesiyle konuya benzer cehalet ve gevşeklikle yaklaşan Trump, Bolsorano ya da Boris Johnston’un kavrayışları arasında ne fark var mesela.

Daha da önemlisi, neoliberal açgözlülük tarafından sonuç olarak göçertilmiş sağlık sistemlerinin üzerine altından kalkamayacakları bir yük binmesini yavaşlatmak amacıyla (“eğriyi yataylaştırma”) alınan yasaklama ve tatil kararlarını, karantina önlemlerini madem ‘tehlikeli ve yanlış’ buluyorsunuz alternatif olarak o zaman siz ne öneriyorsunuz? Biyopolitika meraklılarından çoğunun bu soruya bir yanıtları yok.

Fiilen ters yüz olmuş Malthusçuluk

Belirtileri ortaya çıkana kadar sinsi bir biçimde üstelik hızla bulaşıp yayılan, bu yüzden hem vak’a sayısı hem de yol açtığı ölümlerin geometrik bir hızla arttığı, etkili bir tedavi yöntemi ve aşısı henüz bulunamamış bir virüsün yol açtığı salgının önünün nasıl alınabileceği konusunda dişe dokunur hiçbir öneride bulunmayıp varsa yoksa “İktidarların bedenimiz üzerindeki tasarruflarının genişleyip güçlenmesinden duyulan korkuyu” öne çıkarmak, bir bakıma sinsi bir Malthusçuluk anlamına gelir (***). Agamben ve onunla aynı kafada olanlar bu açıdan uzun süre “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” yaklaşımı sergileyen Trump, Bolsorano ve Boris Johnson’la aynı zemindedirler.

Bu eleştirimizi fazla “sert” ve “haksız” bulanlar çıkacak olursa bugünkü tabloyu bir kez daha gözlerinin önüne getirmelerini öneririz. Bu duruma hangi sınıf tarafından, neden ve nasıl düşürüldüğü önemli (hatta tayin edici) olmakla birlikte sonuç olarak insanlık -özellikle de dünyanın ve toplumların en zayıf ve korunaksız durumda olan yoksul emekçi kesimleri- tarihte milyonları kırıp geçiren veba, tifüs ya da İspanyol gribi (yakın geçmişte ortaya çıkan AIDS, Sars, Ebola) salgınları gibi çok ciddi bir salgın tehlikesiyle yüz yüze. Ortada ne doğru dürüst işleyen bir sağlık sistemi ne aşı ne de etkili ilaç ve tedavisi var. Üstelik ABD, İngiltere ve İsveç’te açıkça Türkiye dahil başkalarında ise fiili olarak “sürü bağışıklığı” adı altında düpedüz sosyal Darwinci bir kayıtsızlık stratejisi izleniyor. Bu salgın patlak vermeden çok önce krize girmiş olan kapitalizmin kapı önüne koyduğu alabildiğine şişmiş “işgücü fazlası/yedek sanayi ordusu” bu yolla eritilmeye çalışılıyor. Bu bir kırım!

Kitlesel halde kırılan ise ‘en zayıf konumda’ olanlar yani işçiler, işsizler, kent yoksulları ve diğer yoksul emekçi kesimler. Örneğin ABD’de şu ana kadar ölenlerin yüzde 58’i siyahiler ve Latin kökenli Afro-Amerikalılar. Çünkü bunların hepsi –o da iş bulurlarsa- çok kötü koşullarda çalışıp çok kötü beslenen, üstelik sağlık sigortası olmayan kesimler.

Kendimizi ne olarak tanımlıyor olursak olalım -yani ister kapitalizmi tümden yıkmayı amaçlayan radikal bir ‘sistem karşıtı’ olalım isterse salt ‘iktidar düşmanı’ bir muhalif olarak takılmayı yeterli görelim- bu manzara ve gerçeklik ortadayken sadece ‘geleceğe dair korkutucu olasılıklar’ üzerine konuşup yazmakla yetinebilir miyiz?

İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu felaketi bir an önce kontrol altına alıp özellikle de emekçi sınıfların korunması bağlamında somut önerilerde bulunarak bu arada ‘her şey’ haline getirdiğiniz iktidarların daha fazla otoriterleşmesi tehlikesinin de önünü kesecek, buna niyetli olanları geri çekilip sinmek zorunda bırakacak somut taktik ve stratejik politikalar, örgütlenme ve eylem biçimleri ortaya koymak gibi bir tarihsel sorumluluğumuz yok mu?

Sadece “yüksek fikir ve politikalar” meraklısı tuzu kuru aydın yaklaşımıyla “dünyayı yorumlamakla yetinmemek” gerektiğinin bilincine varmış sorumlu bir aydın tavrı arasındaki fark işte bu soruya verilen yanıtta cisimleşir!..

“Kavradığınız” kadarı da dar ve yüzeysel

Altını bir kez daha çizerek vurgulayalım: Agamben ve onunla aynı endişeleri paylaşanlar korkularında haksız değiller! Salgın sonrası süreçte burjuva devletlerin çok daha otoriterleşmesi, bugün salgın bahanesiyle uygulamaya konulan olağanüstü önlemlerin kanıksanıp olağanlaşması, yasakların, ileri teknoloji ürünü gözetleme ve denetim tekniklerinin kalıcılaşmakla kalmayıp genişlemesi, Paolo Gerbaudo’nun işaret ettiği “popülist sağın mutasyon geçirip faşizme dönüşmesi” gibi olasılıkların hepsi bugünden görünür hale gelmiş tehdit ve tehlikeler.

Karşıt güç ve dinamiklerin örgütsüzlüğü, dağınıklığı ve diğer zayıflıklarıyla yüzlerce yılın yönetme tecrübesine sahip burjuvazinin ve burjuva karşı devrim cephesinin değişen koşullara çok daha çabuk uyum sağlayıp yeni taktik ve stratejiler geliştirmekteki ustalığıyla birlikte düşünürsek bunların güç kazanma olasılığı görece belki daha güçlü.

Bu açıdan bir fark ve tartışma yok onlarla aramızda. Farklılık başka yerde. En başta da süreci sadece bu noktadan ibaret görmekle kalmayıp “O halde ne yapmalıyız” sorusuna bu sınırlar içinde bile ciddi bir alternatif önermeyişlerinden ileri geliyor.

Ayrıca bu noktayı kavrayışları da dar, bir bakıma yüzeysel. Onları korkutan denetleme-gözetim uygulamalarının çoğu sadece Çin’de değil ABD ve İngiltere başta olmak üzere bir çok emperyalist-kapitalist ülkede 11 Eylül’den -hatta onun da öncesinden- beri uygulanmakta. Teknolojideki gelişmelere bağlı olarak tabii ki bunlara her geçen gün yenileri ekleniyor, gün geçtikçe daha ürkütücü-distopik bir özellik ve boyutlar kazanan gözetim ve denetim teknikleri türlü bahanelerle yürürlüğe sokuluyor. Şimdi bu salgın bunlara yenilerinin eklenmesi vesilesi/bahanesi oldu. İyi ama sosyal medyada son günlerde viral olan “Çin’den gelen mektup”ta anlatılan uygulamalar bugün mü çıktı ortaya?

Bu yönetim/iktidar yöneliminin kökü neoliberalizmde, felsefi ve düşünsel temelleri yanında pratikteki ilk adımları da ‘90’larda atılmaya başlandı. 11 Eylül bu sürece özel bir ivme ve kapsam genişliği kazandırdı.

Zaten salgın nedeniyle gündeme gelip kitlelerin de tepki göstermediği gözetim-denetim ve baskı uygulamalarının yeni bahaneler üretilerek sürdürülme tehlikesinin kökü de burada. Yani kapitalizmin yapısal krizinin bir parçası olarak hegemonyasındaki zayıflamayı kapatabilmek için burjuvazinin daha fazla baskı ve devlet teröründen başka kullanabilecek silah ve kozunun kalmamış olmasında.

Rıza üretimi araçları epey daralmış ve zayıflamış, sistemin temel toplumsal dayanağını oluşturan orta sınıfların bile kapitalizmin bir geleceğinin olup olmadığını sorgulamaya başladıkları bir tarihsel evrede burjuvazi ayağına kadar gelen bu fırsatı sonuna kadar sömürüp değerlendirmek için elinden geleni yapmak isteyecektir kuşkusuz.

Ama bunu ne kadar ya da nereye kadar yapabilecektir? Elindeki teknolojik imkan ve araçlar ne kadar gelişmiş olursa olsun gündelik hayatı eskisinden çok daha sıkı gözetim ve denetim altına almaya yöneldiği zaman hiç mi direnişle karşılaşmayacaktır?

Sadece ‘korkutucu’ olasılıklar mı var?

İnsanlığı tehdit eden bir salgının ilk etapta yayılma hızını kesebilmek için sizce ne yapılmalı sorusuna bir yanıtları olmayan, daha doğrusu hayatta kalmak gibi onlara göre “banal” bir amaçtan kaynaklanan bu tür basit sorunlar üzerinde düşünmeyi entelektüel şanlarına halel getirecek bir düşkünlük olarak gören Agamben gibi biyopolitikacılar bir yönüyle de sorunun bu asıl kaynağını ve geçmişini göremeyen bir darlık ve yüzeysellik sergilemektedir. Kendi elleriyle gözlerine taktıkları bu at gözlüğü onları, ele aldıkları parça özgülünde bile işin sadece ‘korkutucu’ yanını görürken aynı olasılığın bağrında yatan ‘fırsatları’ görmekten alıkoymaktadır.

Nedir bu fırsat(lar)?

Burjuvazinin sadece siyasi değil ideolojik hegemonyasını da sarsan neoliberal kapitalizmin krizindeki derinleşmeye paralel olarak salgın ortaya çıkmadan çok önce Trump’tan Dutarte’ye, Boris Johnston’dan Modi’ye, Orban’dan Tayyip Erdoğan’a kadar herbiri birbirinden çapsız diktatörleri tarih sahnesine çıkarıp gücü onların elinde toplayıp yoğunlaştıracak şekilde iktidar tahkimine gittiği halde burjuva iktidarların bu salgın karşısında sergiledikleri pejmürdelik ve kayıtsızlık yığınlar tarafından sorgulanmayacak mı?

Bu salgın patlamadan önce de dünyanın dört bir yanında sokaklara çıkan kitleler bugünlerde bir yandan kendilerini ve ailelerini salgından nasıl koruyacaklarının diğer yandan işlerini nasıl koruyup evlerine nasıl ekmek götüreceklerinin derdine düşmüşlerken burjuva iktidarların yine nasıl sadece mali oligarşiyi ve tekellerin çıkarlarını öncelediğini görmüyorlar mı? Salgın günlerinde yaşadıkları sıkışma ve açmazları bugünden yarına unutacaklar mı?

Bugün ağırlıklı olarak ailesi ve kendisinin canını korumanın yanında karnını doyurabilmenin derdine ve telaşına düşmüş işçi ve emekçi kitlelerle, salgından çok hükümetlerin izledikleri tekellerden yana politikalar nedeniyle sahip olduklarını yitirip nesnel olarak proleterleşecek küçük ve orta burjuvalar, sınıfın eğitimli üst tabakaları salgın bir biçimde kontrol altına alınıp hız kestikten sonra dönüp “Yetkiyse yetki, teknolojiyse teknoloji… Elinizde her şey vardı. Hal böyleyken biz neden ve nasıl bu hale geldik” sorgulamasına girmeyecekler mi?

Başlangıçta kendiliğinden bir karakter taşıması kaçınılmaz olan -ki bu bir yönüyle daha iyidir, sorgulamanın çapını genişletir ama bir yönüyle de tehlikelidir çünkü her türlü manipülasyona açık olması nedeniyle burjuvazi ve faşist hareket tarafından da kolaylıkla istismar edilebilir- bu sorgulamalar onu sistem karşıtı bir yönde ilerletip derinleştirmek için çaba harcayanlara bir avantaj sunmaz mı?

Bunlara eklenebilecek bu tür başka sorular, görmek isteyene, daha doğrusu “dünyayı yorumlamakla yetinmeyip değiştirmeye çalışmak” diye bir derdi olanlara bugünlerde kitlelerin her seferinde uysalca güdülebilecek bir sürü olarak görülmemesi gerektiğini hatırlatmakla kalmaz; bir tarafta ‘devleti göreve çağıran’ korku teorileri üretmek diğer tarafta oturup ‘otoriterleşme tehlikesinin büyüme olasılığı’ üzerine biyopolitik gevezeliklerle oyalanmak ya da komplo teorileriyle mastürbasyon yapmak yerine devrimci öncünün bu kesitte büyüyen tarihsel sorumlulukları üzerine düşünüp bir an önce harekete geçmemiz gerektiğini hatırlatır.

(*) Biyopolitika kavramı daha doğrusu teorisi, ’68 sonrası şöhret olan post-Marksist entelektüellerden Michael Foucault tarafından 1970’li yıllarda ortaya atılan bir ‘iktidar’ tezidir. Foucault’a göre modern toplum/modern devlet 17. yüzyılın sonlarında yaşanan çiçek salgınına karşı alınan tedbirlere paralel şekillenmiştir. Bu anlamda bir ‘iktidar teknolojisi’ olarak modern devlet, toplumu oluşturan bireylerin bedenleri üzerinde bir tasarruf/denetleme mekanizmasıdır. Toplumda güvenlik duygusu uyandıran bu işlev/iktidar teknolojisi sayesinde toplumu kontrol etme iddiasını olağanlaştırıp kabul edilmez olanı mümkün hale getiren biyopolitik bir örgütlenme, anonim bir hükmetme biçimidir.

(**) Şoförün biri otobanda ters yola girmiş. Bakmış herkes üstüne üstüne geliyor. Durumda bir anormallik var ama kendisine konduramıyor. O sırada radyodan bir anons duymuş: “A- 49 otobanını kullanan bütün sürücülerin dikkatine! Bir araç ters yönde ilerliyor…”. Bizimki kendinden o kadar emin ki, hatanın kendinde olduğu aklına dahi gelmiyor. O özgüvenle mırıldanıyor: “Ne biri ne biri! Hepsi ters yönde gidiyor!”. Türkiye solunun üretken isimlerinden İbrahim Okçuoğlu’nun kişisel bloğunda ve sosyal medyada yayınladığı 6 Nisan tarihli “Kovid-19 Günlerinde ‘ortaya karışık’ notlar ve sorular” başlığını taşıyan yazısı insana Agamben türü biyopolitikacı kafasının “Ne biri, ne biri” dedirtecek kadar yaygın olduğunu, neredeyse her cenahta bir biçimde başını gösterdiğini düşündürüyor. Andığımız yazıdan aktaracağımız aşağıdaki uzun pasaj okununca ne demek istediğimiz anlaşılır sanırım

“Kişisel özgürlüğümüze, özellikle de hareket etme özgürlüğümüze o kadar düşkünüz ki, Kovid-19’dan bir diktatör çıkarttık. Öyle ki, bizzat yarattığımız bu diktatörün devlet adına çalıştığını dahi anlayamadık. Bu korku ve dehşet diktatöründen kurtulmak için devletten; devletin alacağı tedbirlerden medet umar olduk. Devlet, “hayat eve sığar” diyor, hayatı eve sığdırıyoruz. Hayat eve sığmaz dercesine dışarı çıkanlar da biz söylediğimiz için değil, durumu anlamadıkları için dışarı çıkıyorlar. Devlet evde kal diyor, evde kalıyoruz. Yoksa değil mi? Devletin hu türden tedbirleri, sağlık konusundaki tutumu tamamen sınıfsaldır. Bu durumda Kov,d-19 diktatörü devletle işbirliği yapan bir diktatördür. Bunu dahi görmüyoruz.

Burjuvazinin Kovid-19 vesilesiyle attığı her adım, aldığı her tedbir, kapitalist sistemin devamını sağlamak içindir. Kovid-19 diktatörünü bu amaçlı kullanmaktadır. Örneklersek:

Ekonomi zarar görmesin, en azından zarar belli çerçevede kalsın diye kapitalistlere kesenin ağzını açan devlettir. Halkın bir kesimini susturmak, kolayca eve tıkamak için kolaylaştırıcı tedbirler alan devlettir. Burada devlet, sermaye/kapitalist sınıf ve işçi sınıfı/emekçiler arasında toplumsal çıkarları ortaklaştıran bir rol oynuyormuş gibi gözükmeye önem vermektedir.

Burjuvazi, Kovid-19 diktatörüyle işçi sınıfı ve emekçi yığınları korkutmaya devam edecektir. Bu süreç içinde korkmaya, reformizme, geride kalmış dünyaya yatkın olanlar, sınıf mücadelesi yerine devletin tedbirleriyle uzlaşma içinde olacaklardır.

Kovid-19’u fetişleştirmek, devletin yarattığı korku ve dehşete teslim olmak anlamına gelir. Bundan kurtulma mücadelesi vermeksizin kapitalist sisteme karşı mücadele eksik olacaktır.”

(***) Kapitalizmin yeni yeni bir dünya sistemi haline geldiği 1766-1834 yılları arasında yaşamış İngiliz papaz Malthus tarafından ortaya atılmış insanlık dışı bir “teori”. Malthus’a göre dünyada özellikle de işçiler ve yoksul sınıflar içinde nüfus 2,4,8…. şeklinde geometrik bir hızla artarken gıda kaynakları 1,2,3.. şeklinde aritmetik bir hızla artar. Bu dengesiz gelişimin önü alınamazsa eğer dünya çapında açlık tehlikesi başgösterir. Dolayısıyla bu “fazla nüfus”un eritilmesi gerekir. Bunun için savaşlara, salgınlara ve kıtlıklara ihtiyaç vardır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar