KRİZ

KRİZ

Bugünkü ideolojik-politik krizi aşmak istiyorsak bu 3 tasfiyecilik dalgasının ideolojik temelleriyle keskin ve uzlaşmaz bir mücadele içinde olmak zorundayız

Nəriman Bakı

Yaşadığımız, gün geçtikçe ağırlaşan ekonomik krizden bahsetmiyorum. Türkiye’deki genel olarak ‘sol’dan başlayıp, komünistleri de içine alan politik krizden bahsediyorum.

Bu krizin çeşitli veçheleri var elbette. Kimi, kriz içinde olduğunu bile fark etmeden hareket ettiğini zannederken; kimi, krizi aşmak için debelenmekle meşgul. Türkiye Devrimci Hareketi için son 4-5 yıl, toplumsal krizi kendi lehine üst noktalara sıçratma olanakları ile bu sıçratmayı başarmak bir yana ondan devrim lehine bir milim bile yararlanamayan politik hat, eylem pratiği içinde geçti.

Gezi/Haziran İsyanı hariç genel olarak varolan eylem pratiğini tamamen küçümsemek, yok saymak elbette ki başka bir sapma olur. Ancak 1 Kasım süreci ile başlayan, 15 Temmuz’la doruk noktasına ulaşan ve bu doruk noktasının altına neredeyse hiç inmeyen son birkaç yılda ortaya çıkan eylem pratiğinin sonuçlarını masaya yatırdığımızda sıfıra yakın bir noktada olunduğu gayet net görülür.

Bugün ise burjuvazi ve siyasi temsilcileri yaşanan ekonomik-siyasi-toplumsal krize de paralel olarak işçi ve emekçilere, Kürt halkına ve tüm toplumsal muhalefet dinamiklerine karşı yeniden ve daha şiddetli bir saldırı hamlesini gerçekleştirmeye giriştiler. Çok da uzak olmayan yakın bir zaman diliminde saldırılarını daha üst boyutlara sıçratacaklarını davul zurnayla ilan ediyorlar.

Peki, karşı mevzide yer alan bizlerin eylem pratiği ne halde?

Krize karşı işçi-emekçi, Kürt halkı ve tüm toplumsal direniş dinamiklerini hedefe çakan burjuvazi ve temsilcilerinin ilan ettiği yeni savaşa karşı onun şiddet ve kapsamına uygun bir duruş sergilemek bir yana, ortaya çıkan irili ufaklı patlamalarla bile anlamlı bir ilişki kurulamadığına göre bu soruya olumlu bir yanıt vermek mümkün değil.

‘Sol’un bu krizi işçi sınıfının en büyük örgütleri olan sendikalar ve diğer tüm örgütlenmelerinde de en ağır biçimiyle hissediliyor. Bu örgütler olup bitenlere karşı “bildiri okumak”, “basın açıklaması” yapmak  dışında herhangi bir tavır geliştiremiyorlar.

Hemen önemli bir dipnot: Bu tür zamanlarda, özellikle yerelde, bildiri okumanın da basın açıklaması yapmanın da kendine has anlamı ve önemi olduğunu kimse inkâr edemez. Ancak sendika, meslek odaları gibi hâlâ daha kayda değer bir tabana sahip kitle örgütlerinin ısrarla bu eylem biçimlerine çapa atmış olması, bu çemberi bir türlü kıramamış olması mevcut krizin tipik göstergelerinden birisidir.

Çok basit bir soru ile bu durum ortaya çıkarılabilir: Sendika, meslek odası gibi kitle örgütlerinin son kriz ekseninde dahi “grev”den bahsettiğini duyan oldu mu? Hadi bahsetti diyelim, üretimden gelen gücü kullanmaya dair bir takvim açıklayan, dillendiren oldu mu?

Hayır.

O zaman atılan taş hangi kurbağayı ürkütecek?*

Ne Yapmalı?

İdeolojik-politik kriz zamanlarında en genel tanımlamayla iki ana hat ortaya çıkar: Bir hat, yenilgi üzerinden yeniden pozisyon alırken; diğeri direnmek üzerinden pozisyon alır. Çok şükür bugün 12 Eylül sonrasında olduğu gibi ağır bir yenilgi hattıyla (ihtiyat payı koyarak henüz) karşı karıya değiliz. Ancak asıl kriz noktamız tam da direniş hattında kendisini gösteriyor.

Krizde olduğumuzu kabul ettikten sonra yapılacak ilk iş, tarih bilinciyle hareket edip, krizin bugünü ve gelişim süreci arasındaki ilişkiyi kurmaktır. Mevcut ideolojik-politik krizi son birkaç yıla sıkıştırarak anlamaya çalışmak, bizi götürse götürse güncel aktörler üzerinden spekülasyon üretmeye götürür, bunun ötesine varamayız.

Yaşadığımız ideolojik-politik kriz, tarihsel olarak 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan 3 tasfiyecilik dalgasıyla doğrudan ilişkili bir krizdir. Mücadeleyi bırakmaktan, yeni mücadele hattı olarak sınıf perspektifinin sulandırılmasına ve en sonu sınıf perspektifinin de terk edilmesine kadar değişik evre ve görünümlere sahip olan bu 3 tasfiyeci dalga bizleri bugünlere getirdi.

Bu nedenle bugünkü ideolojik-politik krizi aşmak istiyorsak bu 3 tasfiyecilik dalgasının ideolojik temelleriyle keskin ve uzlaşmaz bir mücadele içinde olmak zorundayız. Tasfiyecilikle mücadele tek başına bu tasfiyeci dalganın temel aktörleri, siyasetleriyle kapışmayı, onlara cephe almayı içermez. Dünden farklı olarak bu mücadeleyi yürütecek aktörler de krizin göbeğinde yer aldıkları için onların da kendi tasfiyecilikleriyle mücadele etmeleri gerekiyor. Bu mücadele birilerine koltuk değneği olma anlamını asla taşımaz.

Neden tasfiyeciliğin kendi mücadelesini dikkate almalıyız? Tasfiyecilik, biçimi-türü ne olursa olsun en temelde sınıf mücadelesini, bu mücadelede de işçi sınıfının öncülük görevini ve bu iki temele dair her şeyin dönüştürülmesi, bir şekilde sulandırma ve/veya terk edilmesidir.

Ancak bizim tasfiyecilerimizin mevcut krizi, sınıf mücadelesi ve işçi sınıfının yerine koydukları her ne ise o şeyle istedikleri, arzu ettikleri mücadeleleri büyütmeyi, geliştirmeyi de başaramamış olmalarıdır.

Yani dümen kırdıkları sınıfsal gerçek karşısında dibe vurmuş durumdadırlar. Bu dibe vurma içinde tescilli tasfiyesi kişiler-yapılar hariç bir nedenle onlarla beraber yürüyen insanlar da içinde yer aldıkları krizden dolayı kendilerini sorguluyorlar. Bu sorgulamayla eşgüdümlü olarak da arayış eğilimindeler. Bu eğilimi sınıfsal mücadele ve işçi sınıfı önderliği perspektifinde ele almak, dönüştürmek sorumluluğuyla hareket etmek zorundayız.

Özetle yaşanan ideolojik-politik krizin aşılmasında hedef tahtasına ilk olarak Türkiye sol siyasetinin ürettiği, beslediği ve büyüttüğü tasfiyecilik konulmak zorundadır.

Bu mücadelenin en önemli ayağı da ideolojik mücadele olacaktır. Peki bu nasıl sağlanacak?

Marx’ın çalışmaları içinde “1844 El Yazmaları” ve “Grundiresse”in Marx’ın “entelektüel bunalım” ürünleri olduğu kabul edilir. Bu kabulün genel nedeni de Marx’ın Hegel’i aşmış olmasına rağmen, bu iki çalışmasında da Hegel izlerinin yoğun oluşudur. Gerçekten de Marx, uğraştığı teorik sorunlarla baş edemediğinde Hegel’i tekrar tekrar okumuştur. Marx, sonunda entelektüel bunalımlarında tekrar tekrar  Hegel’e dönerek Hegel’i aşmış, en sonu Kapital gibi bir yapıta ulaşabilmiştir.

Lenin de Ekim Devrimi arifesinde, Marx gibi entelektüel bunalım içinde olmasa bile, ulaştığı sıkışmaları aşmak için Marx’ı elden hiç bırakmadığı gibi, döne döne Hegel okumuştur. Lenin’in “Felsefe Defterleri”’ne baktığınızda Marx’tan çok Hegel’den alıntı yaptığını görürüz. Kısacası Marx da Lenin de sıkışmışlıklarını, krizlerini aşmak için, köktenci Hristiyanların İsa’nın yaşadığı günlere, İslamcılar’ın “Ehl-i beyt” zamanlarına dönmesi gibi değil, ileriye doğru gitmek için geriye doğru yönelmişlerdir.

İşte bizlerin mevcut krizi aşmak için sarılacağımız temel teorik eserler de öncelikle Marx, Engels ve Lenin’in eserleridir. ML klasikler, toplumu, sınıfsal mücadeleyi anlamanın en temel yöntemi olan diyalektik ve tarihsel materyalizmin en ileri örnekleri olarak elimizdeki en önemli teorik ve pratik cephanelerdir.

İdeolojik doğru duruşa basit bir örnek: “Cumartesi Anneleri’nin cumartesi eylemlerinin yasaklanması, 3. Havalima isyanından sonra işçi ve sendikacıların tutuklanma gerekçeleri, Selçuk Kozağaçlı’nın var olan yasaya aykırı biçimde avukatı olmadan tutuklanması ‘Türkiye’nin burjuva sınırları içinde bile’ …” İşte burada duralım.

“Burjuva sınırları içinde bile…” demek böyle bir demokratik sınır olduğu anlamını taşır. Bugünlerde Türkiye’nin mevcut durumu analiz edilirken-tartışılırken bazen “faşizm”, bazen “post-modern totaliterlik” kavramları kullanılıyor. Bunlar Türkiye’deki siyasal durumun “burjuva demokrasisinden” uzaklığını anlatmak için kullanılıyor. Oysaki durumu böyle bir ölçütlendirmeyle tanımlamaya çalışmak bile örtük ve/veya açık bir şekilde “burjuva demokrasisi”ni olumlamak anlamına geliyor. Bu da emperyalist kapitalizmin azami egemenlik arayışının en saldırgan biçimlerle konuştuğu böylesi bir dönemde kitlelerde sağlıksız beklentiler yaratmak bir yana, çağın kendisini kavramamak anlamına geliyor.

Bu yanlış ideolojik düşünceye karşı şu doğru ideolojik karşı çıkış şarttır: Türkiye’deki burjuva demokrasisi içinde yaşadığımız “demokrasinin” ta kendisidir. Burjuvazinin kendi içindeki kapışmasında bir kanadına despotluk, bir kanadına demokratlık payesi yüklemek kurşuna dizilmeden önce cellatlara harcayacakları kurşunlar için para vermek demektir. Türkiye’nin burjuva anlamda demokrat olabileceğini iddia etmek sadece demokrasi ve diktatörlüğün egemen sınıfla ilişkili olarak bir madalyonun iki tarafı olduğuna dair Leninist argümanın ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Aynı zamanda emperyalist kapitalist sistemin gelinen aşamada kazandığı gerici karakteri de perdelemek anlamına gelir.

Türkiye’deki sınıf ilişkilerinde burjuvaziye/kapitalistlere, burjuva mekanizmalarına (başta parlamentoya) bir şekilde kurtuluş misyonu yüklemek, Don Kişot’un tersine canavarların aslında yel değirmeni  olduğunu söylemeye benzer.

Mevcut ideolojik-politik krize karşı son önemli panzehir bizzat pratikle ilişkilidir. Marksizm-Leninizm için teori ve pratik diyalektiği, ilişkisi önemli olmakla beraber pratik, yani yaşamın bizzat kendisi, esas belirleyici olandır.

Şu anki ekonomik krizde, burjuvazi her zaman olduğu gibi işçi ve emekçilerin kazanılmış, edinilmiş haklarına pervasız biçimde saldırmaktadır. Ancak mevcut krizin boyutuyla birlikte düşündüğümüzde burjuvazi işçi ve emekçilerin sadece çalışma hakkına değil; eğitimden sağlığa, barınmaya kadar halkın tüm hayat alanlarına saldırmaktadır.

Şu an karşı bir saldırıdan pek çok nedenle uzak konumda olsak bile işçi çıkarmadan, zamlara kadar pek çok mevziiyi örgütlemek, buralardan topyekûn olmasa bile kayda değer bir direniş ortaya çıkarmak hayal olmadığı gibi, zor da değildir. Zamlara karşı basın açıklaması yapmak yerine, bir günlük uyarı grevi hazırlamak, örgütlemek ihtiyacı ve olanağı her gün daha da artmaktadır.

Lenin “düşman da düşünmektedir” derken sınıf savaşının önemli bir yasasına işaret etmektedir. Elbette mücadelenin bir bedeli olacaktır, o bedeli göz alamadıktan sonra yakında su dövecek bir havan dahi elimizde kalmayabilir.

Türkiye’deki en genel anlamda sol cenahın kapitalist sınıfın ve onun organı olan devletin açtığı topyekûn savaşa karşı çok güncel, çok acil ve sınırları net olarak belirlenmiş talepler ışığında bir araya gelerek, ortaya çıkacak mücadelenin bedelinin ne olacağına bakmaksızın, harekete geçmesi artık yaşamsal bir öneme sahiptir. Böyle bir mücadele hattına uzak duran herkesin, her kesimin de hiç tereddüt etmeden uyarılması, teşhir edilmesi, eleştirilmesi gerekmektedir.

Yakın zamanda daha da ağırlaşacağı kesin bu krizden ve de içinde yer aldığımız ideolojik-politik kriz(ler)den çıkmanın yolu direnmekten daha çok dövüşmekten geçmektedir. Ya dövüşeceğiz ya dövüşeceğiz. Orta yolu yok!

(*) Bu yazının yazıldığı günlerde  sendikaların herhangi bir eylem kararının aldığına dair bilgi mevcut değildi.  Ancak ortaya çıktı ki, DİSK 20 Eylül’de gerçekleştirdiği Başkanlar Kurulu Toplantısı’nda eylem kararı almış. Bu kararın bir sonucu olarak 3 Ekim günü DİSK, İzmir’de “yarım günlük iş bırakma” eylemi yapacak. İş bırakma eyleminin 3 Ekim için tüm Türkiye’yi kapsayıp kapsamadığı henüz belli değil. Neden sadece İzmir’de yapılacağı da. “İş bırakma” eylem kararı ve biçimi DİSK’in  başta mevcut ekonomik krize karşı bir karşı çıkış üretme anlamında sıkışma yaşadığının bir göstergesi. DİSK’in son yıllardaki akla ziyan tutukluğu düşünüldüğünde alınan eylem kararı pek çok soru işaretini akla getirmekle birlikte, eylem günü ortaya çıkacak manzara bu sorulara dair ilk cevapları verecektir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et
[lvca_spacer desktop_spacing=”50″ tablet_width=”960″ tablet_spacing=”30″ mobile_width=”480″ mobile_spacing=”10″]

İlgili yazılar