Kriz, çürüme ve faşist terör iç içe

Kriz, çürüme ve faşist terör iç içe

Bu toz duman arasında muhalefet cephesi adına hâlâ seçim çağrılarına ve demeç yarışına indirgenmiş bir tutumda ısrar artık kabak tadı vermiştir

Ardı ardına yaşanan kimi gelişmeler führerci tipte faşizmin kendi sığ kavram dağarcığını karşıtlarının kavramlarıyla tahkim edip, ideolojik hegemonyada kullanmasının tipik tezahürü oldu aynı zamanda.

1930’ların Almanya’sında da “demokrasi”, “hak”, “özgürlük”, “hukuk”, “etik” gibi kavramlar sosyalist-komünist ya da faşist olmayan işçilerle onların öncü güçlerinin, sıradan işçilerin evlerini basıp katliam yapan ya da mitingleri terörize eden faşistlere dönük tepkilerini mahkum etmek için kullanılmış. Faşist terörün ilerici kavramlarla ters yüz edilerek toplumsal rızaya sunulduğu o yıllarda da faşist terörle katledilenler “demokrasi düşmanı” olmuş, “terörist” olarak damgalanmış.

Bugün birçok konuda aynı film tekrarlanıyor. Egemen sınıfların temsilcisi devletin estirdiği terör “demokrasinin korunması” şeklinde pazarlanıyor. Onun ideolojik yörüngesinde olup söylemlerinden görev çıkaran lümpen ayak takımının mide bulandırıcı pratikleri bile aynı yaklaşımla eleştirilirken esasında sahipleniliyor.

Başak Demirtaş’a dönük cinsel saldırı tehdidi içeren sosyal medya paylaşımından sonra devletin en yetkili ağızlarından dökülenler bu açıdan manidardır. Yapılan saldırganlığa değil “sırtını terör örgütlerine dayayanları mağdur duruma düşürmesine” dönük kızgınlık ifadeleri mi dersiniz, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun daha önce yaptığı bir paylaşımı hatırlatarak “adaletten”, “kadın haklarından”, “eşitlikten” bahsedeni mi.

İçişleri Bakanlığı Müfettişliği’nin 10 Ekim Ankara Katliamı’nda hayatını kaybeden 17 yaşındaki Dicle Deli’nin babası Faik Deli hakkında soruşturma başlatması da aynı yaklaşımın tezahürüdür. Deli’ye açılan soruşturmada iddia, kızının cenazesine “terörist cenazesi” diyen AKP Milletvekili Serkan Bayram hakkında “rahatsız edici ifadeler” kullanması. Bu “rahatsız edici ifadeler”in neler olduğunun belirtilmesineyse gerek bile duyulmamış. Dahası Deli’nin bu “rahatsız edici ifadeleri” 9 Temmuz 2019’da Meclis’te yaptığı görüşmelerde bazı milletvekilleriyle konuşurken kullandığı belirtiliyor. Tamamen tevatür yani! Faik Deli’nin AKP Milletvekili Bayram hakkında, İstanbul BB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu hedefe çakmak için Dicle’nin cenazesine katılmasını “terörist cenazesine katıldı” şeklinde paylaşması hakkında daha önce suç duyurusunda bulunduğunu hatırlatalım.

Kısacası rejim içerde dışarda saldırgan-militarist politikayı yoğunlaştırmış bir biçimde hayata geçirerek kendisini sözümona tahkim ederken, bu tahkimatı ideolojik alanda da oldukça çirkefleşmiş bir taarruza dönüştürmüş durumda. Eline geçen her fırsatı gerek sosyal medyadaki trol ordusuyla gerekse resmi açıklamalarıyla saldırgan bir ideolojik hegemonya malzemesi yapmaktadır.

Bu noktada sosyal medyaya ciddi önem atfetmekte, attığı her adımla nasıl bir kepazelik zeminine bastığını faş etse de umursamamaktadır. Kendi yörüngesindeki ayak takımının yeşil toplu hesaplardan siyasi hasım olarak kodladıkları kadınlara dönük alçakça paylaşımları esasında kendisinin hangi kesimlere dayandığının da resmi olurken, o halen “etik kurallar” diyebilme cesareti göstererek boğazına kadar battığı bu lağım çukurunu pazarlayabilmektedir.

Rejimin her adımı faşist saldırganlığın toplumsal zeminde nasıl bir daralma yaşadığını, geleneksel tabanından dahi giderek kopup kelimenin gerçek anlamıyla lümpenleşmiş bir güruha daraldığını göstermek dışında bir sonuç yaratmıyor.

Bu açıdan ne yaparsa yapsın aslında hem kendi içinde hem toplumsal mecrada ciddi bir tıkanma yaşadığının resmini gizleyemiyor. Ayasofya’yı gündemleştirmesi, Libya’dan Suriye’ye Irak’a kadar giriştiği militarist-işgalci politikalarını açlıktan-işsizlikten kıvranan işçi ve emekçilere pazarlamaya kalkışması, saldırı mesajını HDP’nin “Darbeye karşı demokrasi” yürüyüşünde kanırtarak verme çabası… hiçbiri bu resmi gizleyemiyor.

Değişen güç dengelerinin mevcut iktidar koalisyonu içinde yarattığı gerilimleri, yeni güç paylaşımı arayışlarını, iç sürtünme ve ayak çelmeleri gizleyemediği gibi.

Yargısından polisine kadar tüm devlet bürokrasisi ve aygıtlarının bu yeni durum içinde hem sıkıca kontrol edilmesi çabası ama hem de iç tepişmeleri açık edecek bir sirkülasyona tabi tutulmaları da bunun tipik ifadesidir.

Bürokraside, yargıda, devletin hemen tüm kademelerinde sıkı bir tahakküm ve merkezileşme hamlesi gibi görünen fakat ortalığa saçılmaya başlayan bilgilerle bir iç tepişmenin de ifadesi oldukları anlaşılan son gelişmeler, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Birinci Dairesi’nin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli hakkında “dönek”, “fırıldak”, “AKP stepnesi” diyen kişi hakkında açılan davada beraat kararı veren yerel mahkeme hâkimi ile kararı onayan Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi Başkan ve 2 üyesi hakkında soruşturma başlatmasıyla da dile geldi. Bu kararla mevcut koalisyon içinde Bahçeli’nin tuttuğu yerin altının çizilmek istendiği anlaşılıyor.

Valiler ve emniyet müdürleri arasındaki son atamalar, merkeze çekme ve yeni kadrolaşma süreci FETÖ ile kurulan kirli ittifakın dağılma sürecini çağrıştırıyor.  Soylu’nun “istifa” restinin ardından “mavi vatan” sloganıyla bayraklaştırılan Akdeniz ve Ege’de de saldırgan politikaların mimarı olarak el üstünde tutulan tümgeneral Cihat Yaycı’nın bir anda merkeze çekilmesiyle başını bir kez daha gösteren tablo AKP-MHP ve Ergenekon kalıntıları arasında 15 Temmuz sonrası oluşan zoraki ittifak bloku içinde yeni çatlak ve yarılmaların habercisi olarak görünüyor.

Ergenekon-MHP-AKP koalisyonunda baş gösteren bu tepişmelerinin esas nedeni katmanlı kriz zeminidir. AKP’nin toplumsal gücündeki erime bu mücadelenin fitilini ateşlemiştir. Koalisyonun diğer aktörlerinin hamlelerini de bu ve gelecekte patlayacak kriz dinamikleri karşısındaki çaresizlik oluşturmaktadır.

Bu toz duman arasında muhalefet cephesi adına hâlâ seçim çağrılarına ve demeç yarışına indirgenmiş bir tutumda ısrar artık kabak tadı vermiştir. Bu zeminde ısrar bugünkü faşist iktidar blokunun en büyük avantajı denilse yeridir. Sistemin balatalarını ısıtan kriz dinamiklerinden hareketle toplumun emekçi kesimlerinin önüne somut hedef ve talepler koyan militan bir hat tutturulması dışında bir yol olmadığı gerçeği artık görülmelidir.

Rejim içi çelişkilere, bu çelişkilerin ortaya çıkardığı Babacan-Davutoğlu gibi rol kapmaya çalışan aynı burjuva siyasi aktörlere ya da sandığa bel bağlamak demek siyasi intihar dışında bir anlam taşımamaktadır. Ağır acılara, büyük bedellere neden olsa da militan, sosyalist mücadele hattının örülmesi tarihsel olarak kaçınılmazdır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar