KRİZLERİN SEÇİMİ -3 Analiz krizi

KRİZLERİN SEÇİMİ -3  Analiz krizi

2018 Haziran seçimlerinin hilesiz olduğunu düşünen, ortaya çıkan seçim tablosunu matematik dehası olsa çözemez, anlayamaz

Cihan Çetin

[Bu makale, seçim öncesinde yazılan “Krizlerin Seçimi: 1- Burjuva siyaset krizi, 2- “Öteki” Muhalefet Krizi” yazılarının devamıdır]

Her toplumsal olan sınıfsal değildir, ama her sınıfsal olan toplumsaldır. Hemen her şeyin metalaştığı kapitalist bir düzende, bu cümle ilk anda kafa karıştırıcı gözükebilir. Açıklayalım.

Bir işyerinde iki kişinin birbirini “Günaydın, nasılsın” biçiminde selamlaması toplumsaldır. Ancak aynı işyerinde bir kişinin hiç sevmediği halde patronuna, amirine, müdürüne “Günaydın, nasılsınız” demesi ise sınıfsaldır.

Marksist-Leninistlerin öncelikli yaptığı iş toplumsal gözüken içindeki sınıfsal olanı ortaya çıkarmaktır. Bu temel işi yaparken de toplumsal olarak gözüken olaylar/olgulardaki sınıfsal olanı ortaya çıkarmaya çalışır.

Bunu yaparken de yöntem olarak diyalektiği kullanır. Olumlu ve olumsuzun varlığı meydana getirmesinden dolayı Marksist-Leninistler olumlu gözüken içindeki olumsuzu, olumsuz gözüken içindeki de olumlu olanı görmeye, bulmaya, tahlil etmeye çalışır.

Bunların yanı sıra Marksist-Leninistler düzene bakar ancak sisteme odaklanırlar. Çünkü sadece mevcut bir düzene odaklanmak çoğunlukla ve de doğal olarak olumlu-olumsuz ikiliğine odaklanmak demektir. Düzenin ikili yapısına (olumlama – olumsuzlamaya) odaklanmak diyalektiğin birinci ve zorunlu adımıdır. Ancak sisteme odaklanmak, diyalektiğinin üçüncü adımına, yadsımanın yadsınmasına odaklanmak demektir. Sisteme odaklanarak Marksist-Leninistler düzene bir alternatif üretmenin ötesindeki sisteme alternatifi ortaya çıkarmaya çalışırlar.

Marksist-Leninistler, bu üç temel işi de sınıfsal olarak yapmak zorundadır. Düzen içi bakış, düzenin temel var edicisi egemen sınıfa (burjuva) veya egemenle ilişkili, ona yakın (küçük burjuva, köylü) sınıfsal bakışı getirirken; sisteme odaklı bakış, olaylara ve süreçlere egemen sınıfın tam karşıt cephesinden (proletaryanın odağından) bakmayı gerektirir.

Seçimlerin tepetaklak yorumlanması

Seçim sonuçlarına gösterilen tepkilere genel olarak bakıldığında -özellikle muhalif kesimin tepkileri- düzen içi bakmanın tüm özellikleri kendini göstermektedir. Sosyal medyadan tutun gazete köşelerindeki yazarlara kadar pekçok kişi, düzen içi sığ bakışın ağırlığı altında ezilmektedir. Hal öyle bir noktaya geldi ki, sadece seçim sonuçlarının sayısal verilerine odaklanarak yorum yapanlar, Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi “kedi buradaysa ciğer nerede, ciğer buradaysa kedi nerede” açmazının içine girdiler ve oradan da çıkamıyorlar.

Seçimin düzen içi açıklama çabalarının bir krizi de elindeki veriyi hiçbir şekilde sorgu sual etmeden analiz etmeye çalışmasıdır. Örneğin sosyal medyada, Erdoğan’ın, satılan şeker fabrikaları ve fındık üreticisi olan illerdeki oy oranlarına bakıp sövüp sayılmaktadır. Erdoğan, şeker fabrikası satılan Çorum’da yüzde 64 oy alırken, fındık üretimi yapılan Ordu’da yüzde 65 almış.

Ancak bu bilgiyi paylaşıp sövüp sayanlar şu basit durumu bile düşünmemişler: Çorum’un seçmen sayısı 390 bin 680; Ordu’nunki ise 557 bin 984’dir. “Bela okuyan”ların hiçbiri, bu seçmen kitlesi içinde kaç kişinin şeker fabrikası veya fındık üretimi ile ilişkili olduğunu sorgulamayı aklına getirmiyor. Bu sorgulama yapılmadan bu illerdeki tüm seçmenin şeker fabrikalarının kapanmasından, fındık alım fiyatlarının düşük olmasından etkilendiğini varsayarak Erdoğan’a oy verdikleri için küfür etmekte de bir sakınca görmüyorlar. Bunun yanı sıra, seçmen davranışı/tercihlerinin sadece tek bir etkene dayalı mekanik bir etki-tepki ilişkisi biçiminde şekillenmediği basit gerçeğinin unutulmasından tutalım bu yörelerin sosyo-ekonomik yapısı ve tarihsel-kültürel özellikleri gibi bir arka planın rolünü hiç hesaba katmıyorlar.

Seçim yorumlarına dair muhalif kesimin üçüncü hali de duygu durumları ile ilgili. 24 Haziran sabahı “bu düzeni yıkıyoruz” beklentisiyle -daha doğrusu hayaliyle- büyük bir moralle sandığa gidenler, seçim sonuçlarının açıklanmaya başlamasından kısa süre sonra “bu düzen üzerimize yıkıldı” diyerek büyük bir moral çöküntüsüne girdiler.

Elbette bu seçmenlerin beklenti ve morallerini bu denli yükseltecek pekçok etken vardı. Bu yadsınamaz. Ancak muhalif kesimin, bu düzenin öyle bir fiskeyle -üstelik sandıkta- yıkılamayacağı temel gerçeğini hepten unutmaları bir yana, en azından “Erdoğan kazanabilir” gibi bir ihtiyat payı bile bırakmamış olmaları bu duygusal savrulmanın temel nedenidir. Hayal sahibi olmak iyidir ve gereklidir ama ayakların tümden yerden kesilmemesi koşuluyla. Bu moral çöküntünün bu kadar büyük olmasının ana nedenlerinden birinin de, umut ve beklentilerini onun üzerine inşa ettikleri Muharrem İnce’nin seçim gecesi ortalıktan kaybolması, öncesindeki esip gürlemelerinin kof çıkması olduğunu ekleyelim.

Seçimi tepetaklak görenlerin başını da siyasi partiler çekmektedir. Yazının devamında her ne kadar gerçeklikle ilişkisini gösterecek olsak da, HDP dahil herkes seçimin kazananı olduğunu iddia etti. Muharrem İnce 41 yıl sonra CHP’nin psikolojik barajı olan yüzde 20’leri aştığını söylerken, ittifak ile ancak mecliste yer bulan İYİ Parti de sonuçları kazanım olarak tanımladı. Oyların nereden geldiğini kendisi dahi anlayamayan MHP ise kendisinin bile beklemediği sonucu, seçim öncesinde MHP’yi eleştirenleri gazete ilanları ile hedefe koyacak bir cüretle karşıladı.

Kaybedenler safında geriye bir tek, cilalanarak piyasa sunulan, ancak anket sonuçlarının dahi gerisine düşen İslamcı Temel Karamollaoğlu’nun Saadet Partisi ile cumhurbaşkanı adayı olmak için topladığı 110 bin imzayı bile elde edemeyerek bir kez daha yerlerde sürünen faşist Perinçek ve Vatan Partisi kalıyor. Onların seçimi kaybettiğini iddia etmek saçmalık olur. Olmayan şey kaybedilmez çünkü.

Seçimin gerçek doğası

2018 Haziran seçimleri, ilan edilmesinden sonuçlarının açıklanmasına kadar her anıyla, her yönüyle hileli bir seçim olmuştur. Bu tespit en başa yazılmazsa, ne seçim süreci anlaşılabilir ne de seçim sonuçları.

Erdoğan, devletin, medyanın ve sermayenin olanaklarını en pervasız biçimde kullanmıştır. Erdoğan’ın doğrudan seçimle ilgili olan olmayan tüm konuşmaları, anayasal bir zorunluluk gibi tüm TV’lerde canlı yayınlanmıştır. Erdoğan, cumhurbaşkanı makamında olmasından dolayı devletin olanakları ile seçim çalışması yapılamayacağına dair seçim yasağından muaf tutulmuştur. Muhalefetin sesi Erdoğan’ın izin verdiği ölçüde duyulabilir olmuştur. Seçim gecesi “tarafsız” TRT’nin sunucularından birisinin ağzından dökülen “seçimi önde götürüyoruz” cümlesi, basit bir dil sürçmesi değildir, Erdoğan şahsında cisimleşen iktidarın kurumsal örgütlenmesinin boyutunu göstermiştir.

Seçim sürecinde partilerin hedef oldukları hak ihlalleri konusunda İHD ve THİV’in hazırladığı rapor, aslında süreci tamamen özetleyen veriler içerir. Seçim öncesi dönemde;

HDP’ye 93

İYİ Parti’ye 12

CHP’ye 12

Saadet Partisi’ne 8

AKP’ye 2 saldırı düzenlenmiş,

MHP’ye ise hiçbir saldırı olmamıştır.

Basit bir hesapla saldırıların 125’i (yüzde 98,5’i) muhalefet partilerine, 2’si (yüzde1,5’u) ise hükümet partisine yapılmıştır. Meydanlarda ve TV’lerdeki saldırılar, yalanlar da doğal olarak bu hesaba dahil. Urfa / Suruç’ta yapılan katliam ise, ellerinde patlamasına rağmen hükümet/iktidar blokunun saldırganlığı yanında pervasızlığının keskin bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.

Seçimlerde hile ve oy çalınması beklenen bir şeydi. Ancak Muharrem İnce seçim meydanlarında esip gürledikten sonra seçimi kaybedince, “seçim sonucunu etkileyecek kadar önemli bir oy değil” diyerek çalınan onbinlerce oyu meşrulaştırdığı gibi oy çalma işlemini de sandıklardaki oy sayımına indirgedi. Birinci turda seçimi etkileyecek yüzde 2-3 oranındaki oyun, adi hırsızlık yöntemleriyle değil bizzat sandık organizasyonu ile çalındığını anlamak ise hiç zor değil.

Seçim sonrasında ortaya çıktı ki, 1800 sandıkta hiçbir partiden temsilci yokmuş. Bu sandıkların 500 tanesi de Suruç’ta. Her sandıkta ortalama 300 seçmen olduğu düşünülürse 1800 sandıktaki oy oranı yüzde 1’e tekabül etmektedir. Kavga dövüş olan sandıklar da hesaba katıldığında, yüzde 50+1’in sonucu belirlediği bir seçimde niteliğe dönüşümü sağlayan nicelik de kendisini göstermiş olur. Kısacası çalınan oy, “on bin civarı” diye küçülterek meşrulaştırılanın üzerindedir. Bu arada seçimlerin özellikle Kürdistan’da silahların gölgesinde yapılması, 300 bine yakın seçmenin taşınmasını da bu oy çalma hesabına eklenmesi gerekir.

Görünen ve bilinen o ki, seçim ikinci tura kalsaydı Erdoğan seçilecekti. Ancak seçimin ikinci tura kalması, AKP-MHP-Ergenekon üçlüsünde hatırı sayılır bir demoralizasyon yaratacaktı. Bu basit nedenle bile AKP-MHP-Ergenekon ittifakı seçimlerin birinci turda bitmesi için elinden gelen her türlü hileyi, hurdayı, şiddet aracını sonuna kadar kullandı ve -esas önemli kısım- ancak bu şekilde başarılı olabildi.

Sonuç olarak, seçim hileleri konusunda yıllar içinde uzmanlaşmış, geçen yıl referandumda (mühürsüz zarflar ile) ayyuka çıkan oy çalmanın kılıfını; sırf HDP’yi baraj altına bırakmak için sandıkları taşımayı; seçmen kütüklerinin hazırlanmasındaki boşlukları vb. durumları “yasal” düzenlemelerle halletmiş bir hükümet/iktidar eliyle yürütülen 2018 Haziran seçimlerinin hilesiz olduğunu düşünen birisi, ortaya çıkan seçim tablosunu, matematik dehası olsa çözemez, anlayamaz.

Gelecek yazı: Kriz krizi doğurdu


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

  • […] 24 Haziran seçimlerinin üzerinden 13 gün geçti. Seçimden önce sahur vakti bile ekranlarda boy gösteren Erdoğan, bu süre içinde düne kadar bir cami açılışı ve bir cenaze töreni dışında ortalıkta gözükmedi. Yasal boşluklar dışında ellerindeki gücü nasıl örgütleyeceklerine dair (başta MHP ile) pazarlıklar kapalı kapılar ardında devam ediyor. Bu pazarlıkların ilk sonuçlarını da önümüzdeki birkaç günde hep beraber göreceğiz. […]

    YANIT

İlgili yazılar