Kürtler çaresiz mi?

Kürtler çaresiz mi?

Yıllardır ağır bedeller ödemiş Kürt halkı yaralı, takatsiz, motivasyonu kırılmış bir bedene dönüşmüştür. Bu bedenin geri çekilip artık iyi beslenmesi, bakılması evinde kendine gelmesine, kendi özgün dinamikleri ile yeni bir siyasi perspektif çizebilmesine müsaade edilmeli

Selim Turgut

AKP’nin 2016’da “hukuki” bir kılıfa büründürüp meşrulaştırarak hayata geçirdiği “kayyım” uygulaması 31 Mart seçimlerinden sonra da HDP belediyelerine bir tehdit olarak dillendirildi. Dolayısıyla HDP belediyeleri son seçimden bu yana bir gasp endişesi taşıyorlardı. Ve maalesef 19 Ağustos itibariyle üç HDP belediyesine yeniden kayyım atandı. Kayyım için kendilerini pek sıkmadan kabataslak adetten hazırladıkları taslak metne bakılarsa diğer belediyeler için de kayyımın yolda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kayyımdan sonra elbette bunun birinci elden muhatabı ve mağduru olan HDP yetkilerin neler söyleyeceği, neler yapacağı merak konusu. İlk elden gelen açıklamalar bilindik ve klişe olanın pek ötesine geçmeyen cılız ve sıradan açıklamalardı. Hatta defalarca böylesine büyük zulümlere ve ayrımcılığa maruz kalmasına üstelik buna sebep kimliği gösterilmesine rağmen kayyımın bu Kürt şehirlerine değil Trabzon’a yahut batıdaki başka şehirlere geldiğini söyleyerek bu gaspın Türkiye’nin ortak sorunu olduğuna vurgu yapıldı.

Her Kürt şehrinde meydana gelen hukuksuzluğu Türkiye halklarına, şehirlerine yapıldığını söyleyip ve onlardan adil ve vicdani bir beklenti içine girmek HDP siyasetçilerin söylemlerinde hep önemli bir yer tutmuştur. Ama şimdiye dek halkların diğer bileşenlerinden yahut adres gösterilen yerlerden kayda değer hiçbir desteğin gelmiyor olması da artık sorgulanmasının en azından bununla oyalanmaması reel bir zorunluk haline gelmeli. İlk açıklamalarda yine demokrasiye vurulan bir darbe ve hukuka aykırı bir fiil olduğundan bahsedildi. Hükümetin uzun süredir demokrasiyi rafa kaldırdığı, hukuku da keyfine göre işlettiği, erkin yuları ile istediği yere çektiği bir ülkede demokrasi ve hukuk vurgusunun pek etkili olmadığı olmayacağı gibi tersine böyle bir vurgunun reel durumun berrak bir betimlemesinin yapılmasına engel olduğunu dolaysıyla yine oyalayıcı sözde kalmaktan ibaret bir söylem olduğunun farkına varılmalı. Ez cümle HDP yetkileri parti muhtevası dahil birçok şeyde olduğu gibi artık söylemlerine format atıp güncellemeleri gerekir. Bu iki önemli hususu ilk elden yapılan açıklamaların etkisiz ve yaratıcılıktan uzak içeriğine şerh olarak düştükten sonra bu yazının peşine düştüğü asıl soruyu soralım: Meşru siyasetine bunca engel ve darbe vurulan HDP ve Kürtler ne yapabilir, toptan çaresizler mi; yoksa hala yürünecek alternatif yollar var mı?

HENDEKLER VE GEÇMİŞLE YÜZLEŞME

Böylesine kapsamlı bir soru ciddi çalıştaylar, farklı alanlarda uzman çalışmalar, haliyle geniş cevaplar gerektirir. Belki bu soruya cevaben bu yazı bir giriş sayılıp akabinde buna kaile alan insanlar cevaplar yazarak HDP’nin içinde olduğu durumdan çıkış için bir katkı sunabilirler.

HDP, Kürt halkının uzun yıllar sürmüş mücadelesinin kayda değer bakiyesi üzerine kuruldu. Hem Türkiye hem dünya siyaseti için alternatif bir siyasi anlayış güçlü bir icracı olma iddiasında olduğu hem tüzüğünde hem de söylemlerinde sürekli dile getirildi. Zor, kapsamlı bir misyonla Türkiye’deki Kürtlerin Türkiye ile ortak bir çözüm içinde olduğunu, olması gerektiğini söyleyerek ayrılıkçı bir siyaseti bir seçenek olarak görmediğini net bir şekilde dile getirdi. “Kürt sorununun” çözümünü Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kurum ve kuruşlarının (TBMM, Belediyeler sivil ve sosyal kurumlar) yetki alanında görüp buralarda kayda değer bir varlık göstermek için mücadele etti. Bazı Kürt siyasi çevreleri ve aydınları HDP’nin bu entegre politikalarına karşı çeşitli platformlar da sert eleştirilerde bulundular. HDP devraldığı Kürt ulusal mücadele bakiyesini dışarıdan itirazlara rağmen ilk yıllarda Türkiye’ye entegre bir vizyonla etkin bir şekilde kullandı. Hendek olaylarına kadar da hem teorik üretimde hem sahada dinamik bir portre sundu. Hendeklerle birlikte binlerce insan öldürüldü (maalesef bu konuda hala ciddi kayıp raporu hazırlanmış değil) yine on binlerce kişi gözaltına alınıp ağır cezalara çarptırıldı. HDP çok kısa bir sürede Kürdistan’da tüm dinamik, etkili kadrolarını hiçbir kazanç elde etmeden bu savaşla kaybetti. Kürt halkı maddi ve manevi olarak büyük tahribatlara maruz kaldı, mağduriyetleri teşhis ve tedavisi için de hiçbir ciddi çalışma yapılmadığı gibi, bu sürecin amaç ve sonuçlarına dair muhataplara ne bir aydınlatıcı açıklama, bir hesap verme, ne bir eleştiri yapıldı. Ve o günden bugüne HDP hem teorik hem pratik alanda kan kaybetti kaybetmeye devam ediyor. (Bugün bu acı gerçekleri hatırlatma gereği kanısındayız ki geçmişin şimdiye nasıl ket vurduğunu görebilelim.) Ve HDP son kayyım atamalarında meydanlarda mücadele edecek kitlesinin olmaması olanın da motivasyon ve güç duymamasını hatırlayarak bir harita çizmek zorunda olduğunu bilmedir.

İLK ELDEN NE YAPABİLİRİZ?

Bu zorunlu hatırlatmadan sonra HDP’in kayyımlar karşısında ilk elden halkı sokağa çağırma gibi bir planı hem gerçekçi olmadığı gibi artık etik de olmadığı anlaşılmalıdır. Yıllardır ağır bedeller ödemiş Kürt halkı yaralı, takatsiz, motivasyonu kırılmış bir bedene dönüşmüştür. Bu bedenin geri çekilip artık iyi beslenmesi, bakılması evinde kendine gelmesine, kendi özgün dinamikleri ile yeni bir siyasi perspektif çizebilmesine müsaade edilmeli. Buna rağmen halkı eskiden olduğu gibi meydanlara sürmek bu süreçte polisin hukuk bilmez şiddetine maruz bırakmak ve hapishanelere göndermek dışında bir sonucu olmayacaktır. Bu defa her kötü kavşakta kısık sesle dile getirilen ama hemencecik hasır altı edilen sine-i millet seçeneği devreye girmeli. Halktan önce üst düzey yöneticiler ve vekiller meydana çıkmalı. Böylesi hem daha etkili olacağı gibi hem de etik olacaktır. Böylece HDP işinden olma korkusu içinde, ekonomik dar boğazda olan memurunu, vatandaşının da haklı kaygılarını anlamış onları bir nebze olsun korumuş olurlar.

HDP temelde Kürtlerin ulusal haklarını elde etmek için yola çıkan bir siyasi geçmişin mirasçısını olduğunu hatırlayıp meclis ve belediyelerde varlık gösterme noktasında yeni bir bakış edinmeli. Bu mecraları siyasi rakiplerini alt etmede, ondan oy devşirmede, yahut rakibini yenip bir alan kapma olarak görmekten vazgeçmeli. Sahip olduğu yahut varlık göstermek istediği bu mecraları amaç değil araç belleyip Kürt ulusunun süregelen haklarını elde etmek için buraların şu hal içinde ne kadar acil ve gerekli olduğunun muhasebesini yapıp artık bu zaviyeden olaya bakabilmeli. Bir belediyeye sahip olmanın HDP için mirasçısı olduğu ulusal hak taleplerinin yerine gelmesi açısından ne kadar etkili ve gerekli olduğu muhasebesi acilen yapılmalı. Belediyelerin ve meclisin işlevsizleştirildiği bu süreçte Kürtler için hayat memat meselesi olmadığı görülmeli. Zira kaynağının kendisinde olmadığı deyim yerindeyse şalterinin kendinden ölesiye nefret etmiş kindar hukuk tanımayan bir iktidarda olduğu bir araçla hedefine ulaşmayacağını bilip enerjisini de amacını da bu uğurda beyhude zayi etmeyip sine-i millete dönmeli. Böylece sırtında ağır bir yükü atmış aslı meselelerine geri dönmüş motivasyonu artmış bir şekilde işe koyulabilir. Çepeçevre sarılıp kıskaca alındığı yetkilerinin iptal yahut işlevsiz hale getirildiği söz konusu mecralar için birçok Kürt’ü baskı ve şiddete maruz bırakmamalı. Üstelik halkına hizmet konusunda pek parlak bir belediyecilik karnesi olmadığını hatırlayıp kendini sorgulamalı. Kürt ulusunun muazzam mücadele enerjisini böyle beyhude bir kanala boca etmemeli. Elbette tüm bunları yaparken kendisine yönelik kayyımların bir irade gaspı olduğunu unutmadan farklı alanlar yaratıp süreci işlevsel ve etkili kılmak adına pragmatist davrandığının bilincinde olmalı. Yine bu mecralara tek hedef en büyük kazanç gözüyle bakıldığında elden çıkınca büyük kayıp, büyük yenilgi addedip kendini ve halkını tükenmiş, bitmiş olarak görme tehlikesi içinde kalacağını bilmeli.

Tekrar vurgulamak gerekirse mirasçısı olduğu davanın penceresinden bakıp bu mecraların birer araç olduğunu bundan sonra yoluna kendi yağında kavrulan bir binekle devam etme kararlığına vurgu yapmalı.

Belediyelerin kendisi için verdiği imkanları tek tek ortaya çıkarıp belediyesiz bunları yapabilmenin yollarını aramalı. Mecliste bulunmanın imkan ve bedeli ile bu mecralara alternatif geliştireceği sivil siyasetin, sivil protestonun bedel ve imkanlarını cesurca kıyaslayıp halkını bu konuda yenilikçi bir vizyon geliştirip halkını aydınlatmalıdır. (Bu paragrafta yapılan önerileri daha berrak ve geniş açıklamasını durumun aciliyeti açısından başka bir yazıya bırakıyoruz.)

Aksi halde yine hep gidip ayrılmadığı salı günleri parti meclis konuşmaları dışında hiçbir somut kazancın olmadığı bir meclise tekrar dönüp halkı bu süreçte bu işlevsiz mecralar için meydana sürmesi, bir seçmen olarak bizim açımızdan kabul edilemez bir şey olduğunu bilmeli.

Gazete Duvar


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar