LAZ ANASI -II

LAZ ANASI -II

İnşaat-İş Örgütlenme Sekreteri Yunus Özgür’ün 3. Havalimanı direnişi nedeniyle tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’ndeyken kaleme aldığı 5 bölümlük öykünün ikinci bölümünü yayınlıyoruz

Bir önceki günün yorgunluğuna aldırış etmeyen yoksul mahallede sabahın alacakaranlığıyla birlikte başlar telaş. Köşe başlarında biriken çocuklu, kadınlı, erkekli kalabalığın sesini bastırır sokağın başında görünen traktörlerin ağır ağır ilerleyerek çıkardıkları gürültü. Traktörler birer-ikişer susar; bu defa kadın ve çocukların sesleri yükselir traktör kasalarına binme telaşıyla. Önce küçük çocuklar uzatılır romörk kasalarına, ardından kadın ve erkekler atlarlar bir çırpıda. İtiş kakış, ağlayan çocuk sesleri, genç kız ve delikanlıların gizliden gizliye şakalaşmaları, gülüşmeleri… Çukurova’nın kavuran güneşinin altında pamuk tarlalarına doğru yol alan ırgatların mahalleden hareket etmeleriyle birlikte bir süre ağır ağır ilerleyen traktörlerin arkasından koşturan sokak köpeklerine terk edilir yoksul sokaklar…

Kırmızı kamyonun önüne park ettiği dört katlı, mavi boyalı apartmanın oldukça uzağındadır yoksul gecekondu mahallesindeki bu hareketlilik.

Laz Anası yeni evinin büyüklüğü ve güzelliği karşısında, sanki bir gecede farklı bir dünyadan bambaşka bir dünyaya adım atmış gibi bakakalıyor. Gazetelere konu olan yoksulluğun ardından yabancısı olduğu bu yaşama ayak uydurmasına fırsat vermeden dört çocuk büyümüştür artık. Güvercin ve sokak köpeklerinin “belalısı” olan en büyük oğlu artık ilkokul beşinci sınıftadır. İki yaş küçük olan kız kardeşi ise, abisinin iki yıl üst üste sınıfta kalmasından olsa gerek abisiyle aynı sıraları paylaşır olmuştu. En küçük kızı ise okul sıralarında dirsek çürütmek yerine çeşitliliği artan sofralarının nimetlerinden daha fazla faydalanıyordu. Laz Anasının kıyısından ayrılmayan ana kuzusu ortanca oğlan ise, artık annesinin eteğinin ucunu bırakmak zorunda kalmış, okul denen demir kapılı, dar koridorlarda koşuşturma yaşına gelmişti.

Laz Anası artık ne sahil kenarlarından küçük, ıslak odun parçaları ne de akşamın karanlığında pazarlardan çürük meyve sebze toplamak zorunda kalıyordu. Taze ekmeğin fırından etrafa yayılan cezbedici, buğulu kokusu artık Laz Anasının sofrasında da solunuyordu.

Çukurova’ya taşınmalarının ardından kısa bir süre sonra eşinin iyi bir şirkette işe girmesine sevinen Laz Anası’nın tek derdi çocuklarının gelecek kaygısıydı artık. Fakat, en küçük olan kız çocuğu dışında, o da şu anda okula başlamamıştı, diğer üç çocuğun okul yaşantısı pek de iç açıcı görünmüyordu. Huylu huyundan vazgeçmemişti. Apartmanda oturmalarından kaynaklı mahalledeki sokak köpekleri huzurluydu ama çatı katına doldurduğu güvercinler için aynı şeyi söylemek zordu. Güvercinler yüzünden başı bir türlü beladan kurtulmayan büyük oğlan, okula neredeyse haftada iki, bilemedin haftada üç gidiyordu. Abisiyle aynı sınıfta olma şansızlığını yaşayan kız kardeşi ise öğretmenin “abin nerelerde kızım, bir uğrasa da yüzünü görsek” söylemlerinden utandığı için okula ayaklarını sürüye sürüye gitmeye başlamıştı. Ortanca oğlan ise okula başladığı, daha doğrusu başlayacağı gün okuldan kaçma başarısını göstererek bir ilke imza atıp gelecekteki okul “başarısını” erkenden ispatlamıştı.

Uzun yılların hızla geçmesi Laz Anasının çocuklarının geleceklerine olan kaygılarını da gidermişe benziyordu. Büyük oğlan güvercin sevdasından vazgeçmemesine rağmen kendi işini gücünü tutarak evlenmiş, Laz Anasının kucağına erkenden bir erkek torun vermişti. Büyük kız ise nişanlamış evlenme hazırlıklarına başlamıştı. Küçük kız okuyordu ama onun da okul geleceği pek parlak görünmüyordu. Yaşamı boyunca okumadığına hiçbir zaman pişman olmayacak, hatta zaman zaman “iyi ki okumamışım” diyecek olan annesinin kuzusu ortanca oğlan ise babasını çileden çıkarmayı göze alarak balıkçı olmak istediğini söyleme cesaretini göstermişti. Babası “Ya sabır…” diyerek bir süre sükûnetini korumuş, sonra ardından dişlerini sıkarak “ne b..k olmak istiyorsan ol” diyerek kendine hakim olmaya çalışmıştı.

Aslına bakılırsa Laz Anasının eşi, çocuklarının yaşamına kendince yön vermeye çalışan, onların istek ve arzularını hiçe sayan bir baba olmamıştı hiçbir zaman. Hatta Laz Anası bugüne kadar eşinin ağzından “Benim kızım, benim oğlum büyüyünce şunu olacak, bunu olacak, şu mesleği yapsın, bunu yapsın” diye bir söz duymamıştı. Bu anlamda, çocuklarının gelecekte sevdikleri işlere, istedikleri mesleklere kendilerinin karar vermesi için onları cesaretlendirmişti hatta. Fakat ortanca oğlanın geleceğini balıkçılık yaparak kazanmak isteyeceği aklının ucundan geçmemişti. Gerçi işi gereği şehirden ayrılarak bu sahil kasabasına taşınmaları, ortanca oğlanın eve oldukça yakın olan balıkçı barakalarından ayrılmaması biraz tedirgin etmiş, yine de ortanca oğlanın işi buralara kadar getireceğini tahmin etmemişti. Laz Anasının eşinin gözünde balıkçılar, yalnız yaşayıp şarap içen, gelecekleri şu dev su parçasından çıkardıkları balıklara bağlı olan, pejmürde yaşamlarında hiçbir ışığın görülmediği kaba-saba adamlardı. Küçük bir sahil kasabasında yaşadıkları için çevresinde bu görüşünü kanıtlayan onlarca örnek vardı. Örneğin şu şaçı sakalı birbirine karışmış ve küçük kulübesinde yalnız başına yaşayan “Yarım Gavur” denilen balıkçı…

Laz Anası ortanca oğlunun balıkçı olmak istemesini kafasına pek takmamıştı. “Hevestir, geçer…” diyerek evde tatsızlık çıkmaması için eşini teskin etmişti.

Laz Anasının eşi, tek odalı küçük barakanın önünde kor köz üzerinde pişenin deniz kaplumbağasına ait olduğunu bilmeden hem etin pişmesini bekliyor hem de Yarım Gavur’la koyu bir sohbetin tadını çıkarıyordu. Çay bardağında susuz içilen rakının yanında deniz kaplumbağası oldukça lezzetliydi. Gece geç vakitlere kadar süren sohbetin ardından Yarım Gavur’un yanından tokalaşarak ayrılan Laz Anasının eşi, balıkçıların görünüşüne aldandığı için kendisinden gizliden gizliye utanmıştı.

Buralarda “Yarım Gavur” derlerdi ona. İsmini kimse bilmiyordu bu usta balıkçının. Kasabada iyi bir balıkçı olarak saygı duyulurdu ona. İsminin Yarım Gavur olması ise, tabir-i caizse denizden babası dışında çıkan her canlıyı besin maddesi olarak görmesindendi. Kasabaya ne zaman geldiğini kimse bilmiyordu. Onun hakkında kasabalı birçok efsane üretmişti; kimine göre Yarım Gavur eski zamanlarda çok zengin bir adammış. Karısı onu aldatınca malı mülkü bırakarak buralara atmış kendisini. Kimisine göreyse gençliğinde kara sevdaya tutulmuş, fakat kızın babası kızı başkasına verince Yarım Gavur yine buralara atmış kendisini. Yarım Gavur bu söylentilerin hiçbirisine kulak asmaz, cevap da vermezdi bu konuda sorulan sorulara.

Laz Anası, ortanca oğlunun neredeyse gece gündüz bu Yarım Gavur denen balıkçıyla zaman geçirmesinden kaygı duymaya başlamıştı artık.

Ortanca oğlan işi iyice azıtmıştı. Sanki Laz Anası ve eşinin kaygılanmaları için elinden geleni ardına koymuyordu. “Ben Yarım Gavur’la birlikte balığa çıkıyorum” deyip günlerce eve uğramıyordu. Eve geldiğinde ise bir-iki saat evde durup “Ben bugün Yarım Gavur’un barakasında kalacağım” diyerek evden çıkıyor, tüm zamanının onunla geçiriyordu.

[Sürecek]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

[lvca_spacer desktop_spacing=”50″ tablet_width=”960″ tablet_spacing=”30″ mobile_width=”480″ mobile_spacing=”10″]

İlgili yazılar