Lenin: Sadece devrimi hayal eden adam

Lenin: Sadece devrimi hayal eden adam

Vladimir İliç Ulyanov, dünya işçi sınıfı ve halklarınca bilinen adıyla Lenin 21 Ocak 1924’te aramızdan ayrıldı.

Menşevik liderlerden F. Dan, Lenin karşısında çaresiz kalmalarını bir keresinde şöyle değerlendirmişti: “Her günün tüm 24 saati boyunca devrimle uğraşan, düşünen ya da sadece ve sadece devrimi hayal eden başka hiç kimse yoktur. Böyle bir adamla ne yapabilirsiniz?”

Şüphesiz Dan, hasmı Lenin’in “baş edilmez”liğinin temel bir yönünü doğru belirtiyordu. Ama bu tek başına yetersiz kalır. Lenin’i “baş edilmez” yapan şey, her anını devrimle yaşamasının, devrimle yatıp devrimle kalkmasının yanında, ona aynı zamanda bu güç ve enerjiyi de veren yüksek dehasıdır. Çağımızın en büyük dahisi tartışmasız Lenin’dir.

Aydın bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen (1870) Vladimir İliç Ulyanov, ilkokuldan itibaren çalışkanlığı, kararlılığı ve zekasıyla dikkatleri üzerine çekmeye başlamıştı. Simbirsk Lisesi’ndeyken baş öğretmeni olan Kerenski (*), Vladimir İliç’i “okulun gururu” olarak tanımlamış ve onun “olağanüstü dikkati ve çalışkanlığını”, “sistematik düşüncesini”, “bilincini, izah tarzının açıklık ve netliğini” altını çizerek vurgulamıştı. Vladimir İliç Ulyanov, bir Narodnik olan ağabeyinin de etkisiyle ilk gençlik yıllarından itibaren devrimci olmuştu. Fakat onun daha çocuk sayılacak yaştaki devrimcilik kavrayışı sıradan bir kavrayış değildi. 1887’de Çar III. Aleksander’a yapılan suikastten dolayı henüz 19 yaşındayken idam edilen ağabeyinin, ölmeden önce evde geçirdiği son yaz tatilinde, güneşin doğuşundan gece yarılarına kadar halkalı solucanlarla ilgili bir araştırma üzerinde çalışmasını, bütün zamanını mikroskop başında geçirmesini doğru bulmuyor, kafasından şu tür düşünceler geçiriyordu: “Ağabeyimin devrimci olacağı yok, bir devrimcinin halkalı solucanları araştırmaya bu kadar zaman harcaması olanaksız.” Gerçi bir doğa bilimcisi olan ağabeyi Aleksander Ulyanov, Vladimir İliç’in yanıldığını kısa bir süre sonra gösterdi. Ölümle, gerçek bir devrimciye yaraşır bir tarzda; başı dik, son derece onurlu, son derece kahramanca buluştu. Fakat burada önemli olan 16-17 yaşlarında bir gencin kafasında şekillenmeye başlayan devrimcilik anlayışıydı. Bu, Lenin’in daha sonra geliştireceği ve en seçkin timsalini oluşturacağı profesyonel devrimciliğin ilk adımıydı.

Daha ağabeyinin yaşadığı sıralarda Marksizmi ondan farklı bir tarzda kavramaya başlayan V. İliç, ölüm haberini duyduğunda “Hayır gitmemiz gereken yol o değil,” demişti.

1893’te, henüz 23 yaşında Petersburg’a geldiğinde, zekası ve Marksist teoriye hakimiyetiyle “Kazan’dan gelen Marksist” olarak dikkatleri hemen üzerinde topladı. Kısa bir süre sonra ise tüm Rusya’da sosyal demokrat çevrelerin adından bahsettiği veya yazılarını okuyup tartıştığı bir önder konumuna yükseldi. Artık müstakbel Sovyet Devrimi, V. İliç şahsında mantık gücü, strateji ve taktik ustalığı, ilkelere bağlılığı, sızlanma ve kibirden uzaklığı, devrim dehasıyla baş mimarını, liderini bulmuştu.

Lenin’in en sık yararlandığı örnek, ordu ve savaş örneklemeleriydi. O, sınıf savaşını gerçek bir savaş olarak tasarlıyordu. Onun düşüncesine göre proleter devrimi gerçekleştirmek ve sürdürmek için yapılması gereken, dağınık, şekilsiz, dolayısıyla bir güç olmayan proletarya yığınını kurmay ve kurmayı sarmalayan çeşitli birlikler içerisinde örgütlemekti. Sıkı bir ordunun örgütlenmesi de her şeyden önce çelik gibi sağlam, cesur, kararlı, ordusunu yönetmekte usta, yenilgiler karşısında paniklemeyen, zaferden başı dönmeyen, saldırmayı da geri çekilmeyi de bilen, birbirine sımsıkı kenetlenmiş bir öncü kurmayın, partinin yaratılmasını gerektiriyordu. Böylesine sağlam bir parti ise ancak proleter ideoloji harcıyla ve bizzat sınıf savaşımının ateşi içerisinde yaratılabilirdi. Öncü, hem ideolojisinin arılığını korumak için dişe diş bir mücadele vererek hem de sınıfın ekonomik ve siyasal mücadelesine bizzat katılıp sınıfı ve diğer emekçi kesimleri bizzat kendi pratiği içerisinde eğitip örgütlemeye çalışarak kitlelerle bağlarını sağlamlaştıracak, çelikleştirecekti.

Petersburg’a gelişinden itibaren hem her dönemin Marksizm adına ortaya çıkan oportünist akımlarına karşı uzlaşmaz bir ideolojik savaş vererek, emperyalizm çağını doğru bir şekilde tahlil edip Marksizmi çeşitli yönlerden geliştirerek hem de en küçüğünden en büyüğüne her tür pratik, örgütsel sorunla bizzat uğraşarak; tek tek veya gruplar halinde kadroların teorik ve pratik eğitimlerine yardımcı olarak sürgünde veya yurtdışındayken bile ülkenin dört bir yanındaki, hatta tek tek fabrikalardaki gelişmeleri son derece yakından takip edip onlar üzerinde kafa yorup ülke içindeki komünistlere sorunların çözümünde yardımcı olarak; adeta dişiyle tırnağıyla yepyeni bir insan türü ve yepyeni bir parti; en çetin savaşlara göre hazırlanmış kadrolardan oluşan, çelik gibi sağlam ve kitlelerle kenetlenebilmiş bir parti yarattı.

Devrimin zorlu yolunda, sürekli düşman ateşi altında inşa edilmiş olan ve adeta tek bir bedenmişçesine uyumlu, ortak hareket edebilen bu büyük ve güçlü orduyla Lenin, devrimin aracını eline almış oluyordu. Devrim günleri gelip çattığında ise, yüksek taktik ustalığıyla o bu silahı başarılı bir şekilde kullandı. On yıllar süren devrimi örgütleme, hazırlama zorlu çabasını tüm zamanların en büyük devrimiyle 1917 Ekim Sosyalist Devrimi’yle taçlandırdı. Dünyanın altıda birini emperyalist kurtların elinden söküp aldı. Dünyanın bu parçasında proletarya diktatörlüğünü kurdu ve onu emperyalistlerin ve eski düzen yanlılarının dıştan ve içten gelen azgın saldırılarına karşı başarıyla korudu.

Lenin’in esinleyicisi ve baş mimarı olduğu Sovyet Devrimi’nin yarattığı sarsıntı o kadar büyük oldu ki, tüm dünya proleterleri ve ezilen uluslar gözlerini oraya çevirip oradan esen havayı solumaya başlarken; dünya burjuvazisi dünyanın altıda birini kopara kopara ellerinden alan iradenin büyüklüğünü, can düşmanları Lenin’in dehasını teslim etmek zorunda kaldı.

Ve bundan sonra burjuvazinin Lenin ve Leninizm’e karşı savaşta temel yöntemlerinden biri, onu bağrına basarak öldürme taktiği oldu. Leninizm, Lenin’in adına sarılarak boğulmak istendi. Sovyet proletaryasının Stalin’in önderliğinde ve Leninist çizgide yürüyüşünü, sosyalist inşaya girişmesini engellemek için Lenin’in adı kalkan yapılmaya çalışıldı. Doğrudan Lenin’e saldırmayı hesaplı bulmayan, üstelik Sovyet proletaryasının büyük Leninist eylemini, sosyalist inşa pratiğini boşa çıkarma uğursuz çabalarında Lenin’in adından da yararlanmaya çalışan sosyalizm düşmanları, Leninizm’i Stalin’e saldırarak yok etmeye çalıştılar.

Yeminli sosyalizm düşmanı Troçkistlerin Lenin’in son yıllarından bugüne ağızlarına sakız yaptıkları şey tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağıydı. Stalin “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle Leninizm’e ihanet etmişti! Lenin partide hiziplerin yasaklanmasına geçici bir önlem olarak başvurmuştu; oysa Stalin bunu teorileştirmiş, böylece Leninizm’den sapmıştı! Lenin diğer partileri yasaklamaya geçici bir önlem olarak başvurmuştu; oysa Stalin bunu teorileştirerek Leninizme ihanet etmişti! Stalin diktatörlük uygulayarak Lenin’e ihanet etmişti! Kısacası tüm bir sosyalist inşa pratiği Lenin’e ihanetti! Bu durumu ise şöyle açıklıyorlardı: “…Denilebilir ki, Rusya’da sosyalist devrim gebeliğin çok erken bir evresinde işe karışmış, embriyonun olgunlaşmasına daha çok zaman isterken araya girmiştir. Bunun sonucunda ortaya çıkan, ölü doğmuş bir çocuk değildir; ama sağlıklı bir sosyalizm de değildir.” (Bitmemiş Devrim, sf. 52) Böylece Lenin’e düşmanlıklarını açık ad vermeden ama yine de çok belirgin bir şekilde kusmuş oluyorlardı; Lenin aşırı iradeciydi, volantaristti! “Embriyonun olgunlaşması”nı beklemeden -ki bu kapitalizmin gelişmesi demekti- sürece müdahale etmişti. Bugün artık kimilerinin açıktan da söylediği gibi, 1917 Ekim’in kendisi bir yanlıştı.

Kruşçev’den Gorbaçov’a kadar modern revizyonistler de sosyalizmi yıkıp her şeyiyle yok etme uğraşlarını “Lenin’e dönüş”, “Leninizme dönüş” olarak isimlendirdiler. Bu, SB’de besleyip büyüttükleri kapitalist öz sosyalist biçimlere katlanamaz hale geldiği noktaya kadar devam etti. Lenin’e ihtiyaçlarının büyük ölçüde kalktığı bu noktadan sonra ise ona da açıktan saldırmaya başladılar. 1989 yılında, SBKP MK’nın ideoloji şubesinde bulunan “tanınmış felsefeci” A. Tsipko, “Stalinizmin kaynaklarını”, “Marksizmde ve sosyalist gelenekte” buluyordu.

“Lenin’e dönüş” demagojisiyle işe başlayanlar bugün artık Lenin’e saldırılarını ideolojik saldırıların da ötesinde, heykellerini yıkmaya kadar vardırmışlardır. Peşpeşe darbeler tezgahlayanlar, Çarlık yetkileriyle donananlar Lenin’i “darbe”cilikle, “otokrat”lıkla, “despot”lukla suçlamakta, Lenin’in mezarını kaldırmayı düşünebilecek kadar ileri gitmektedirler.

Yakın zaman öncesine kadar her gelişmeyi Lenin’in (tabii Lenin’den kendi anladıklarının) doğrulanışı şeklinde yorumlayan sosyalizm düşmanları; komünizm dalgasının dibe vurduğu bugün, her şeyden Leninizm’in yanlışlığı (!) sonucuna ulaşıyorlar. Testiyi kıranlar suyu getirenleri her yönden mahkum etmeye çalışıyorlar. Fakat Lenin ve Leninizm hiçbir ihanetin ve hiçbir gücün boğamayacağı kadar güçlü bir ışıktır. Ve hiçbir şey dünya proletaryasının bu ışıkta buluşmasını önleyemeyecektir.

(*) Bolşeviklerin 1917’de hükümetini devirecekleri A. Kerenski’nin babası


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar