Lenin ve taktik sanatı

Lenin ve taktik sanatı

Lenin konuşmalarında Kongre’ye katılan komünistlerin dikkatlerini ısrarla komünist taktik sanatının inceliklerine çekti. En çok vurguladığı nokta yaratıcılıktı

22 Haziran 1921’de III. Enternasyonal 3. Kongresi toplandı.

12 Temmuz’a kadar süren Kongre’nin gündemini, “bir sürü ülkede objektif durumun devrimci bir şekilde ağırlaştığı, şimdiye dek gerçek devrimci mücadelede işçi sınıfı çoğunluğunun önderliğini ellerine geçirmeyi başaran bir sürü komünist kitle partisinin örgütlendiği koşullar altında taktik sorunları yeniden gözden geçirmek” oluşturuyordu. Özellikle çeşitli Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan elverişli nesnel durumdan devrimi örgütlemek için yararlanmak göreviyle karşı karşıya bulunan komünist partilerin izlemeleri gereken taktik çizginin genel esaslarını belirleyen Kongre, komünistlerin dikkatlerini geniş yığınların desteğini kazanmanın önemine ve zorunluluğuna çekti. Geçmişte yapılan sol sekter hataların açıkça ortaya konulması, dogmatizm ve maceracılıktan sakınılması yoluyla kitlelerin güveninin kazanılması sorunu üzerinde özellikle durdu.

Gündemdeki taktik sorunların tartışılması sırasında birkaç defa söz alan Lenin, konuşmalarında, Bolşeviklerin Rusya’da izledikleri taktikleri anlatmakla kalmadı; Kongre’ye katılan komünistlerin dikkatlerini ısrarla, komünist taktik sanatının inceliklerine çekti. En çok vurguladığı nokta, yaratıcılıktı. Komünistler, bir ülkede başarıyla uygulanmış taktikleri veya önderlerin söylediklerini ezberlemekle, devrimci sloganları papağan gibi tekrarlamakla yetinmemeliydiler. Yaratıcı ve esnek olunmalıydı. Ama öyle konular vardı ki, bunlarda ilkeli ve sağlam olmak gerekiyordu. Oportünizme karşı mücadele böyle algılanmalıydı. Lenin, “gerçek komünizmin simgesi oportünizmden ayrılmaktır” diyordu. Özellikle partinin devrime hazırlanma sürecinin ilk aşamasında, reformizmden “kararlı, kesin, somut ve kalıcı bir ayrılma” zorunluydu. İkinci aşamayı oluşturan, temel devrimci ilkelerin ve devrimci sloganların her ülkedeki belirli koşullara yaratıcı bir tarzda uygulanmasına ancak bundan sonra güvenle geçilebilirdi.

Taktikler konusunda Lenin’in üzerinde önemle durduğu konulardan biri de, nesnel zorunluluklar nedeniyle atılan geri adımları gizlemeye kalkışmamak, herhangi bir yanılsamaya veya teorik bulanıklığa meydan vermemek için bunların adını yerli yerince koymaktan çekinmemekti. İç Savaş sonrasında proletarya ile köylülük arasındaki ittifakı sağlamlaştırmak amacıyla gündeme getirilen, ama gerçekte kapitalizme tanınan sınırlı bir özgürlük anlamına gelen ayni vergi sistemini veya bir yönüyle onlara haraç ödemek anlamına gelse de yabancı kapitalistlere tanınan imtiyazlar sorununu buna örnek olarak verdi.

Lenin’in, taktiklere temel teşkil eden uluslararası durumun tahlili sırasında dikkatleri çektiği önemli bir konu da, sömürge ve yarısömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya devriminin geleceği açısından taşıdığı büyük önemdi: “Dünya devriminin kaçınılmaz olarak tayin edici savaşlarında, yeryüzünde yaşayanların çoğunluğunun öncelikle ulusal kurtuluş niteliğinde olan hareketi kapitalizme ve emperyalizme karşı dönüşecek ve belki de tahminlerimizden çok daha fazla devrimci bir rol oynayacağı açıktır”.

Kongre’de tartışılan konulardan biri de İtalyan Sorunu’ydu. İtalyan “Merkezciler”i, Enternasyonal’in açık kararına rağmen, Komintern’e üye olmanın “21 Şartı”nı kayıtsız şartsız onaylamayı reddeden, iktidarın devrim yoluyla ele geçirilmesini, proletarya diktatörlüğü ve Sovyet hükümetinin kurulmasını kabul etmeyen Turati ve yandaşlarıyla yollarını açıkça ayırmaya yanaşmıyorlardı. Lenin, ondan kopmak yerine, oportünizmle “iyi geçinmeye” çalışan bu orta yolculuğu şiddetle mahkum etti.

***

Üçüncü Enternasyonal ve Tarihteki Yeri – Lenin
İtilaf ülkelerinin emperyalistleri, Sovyet Cumhuriyeti’ni, bir salgın merkezi olarak, kapitalist dünya ile ilişkisini koparmak gayretiyle abluka altına alıyorlar. “Demokratik” kurumlarıyla böbürlenen bu insanlar, Sovyet Cumhuriyeti’ne olan nefretleriyle öylesine körleşmişlerdir ki, kendilerini ne gülünç duruma düşürdüklerini görmüyorlar. Düşünün bir, dişinden tırnağına dek silahlanmış ve bütün dünya üzerinde bölünmemiş askeri bir egemenlik kuran gelişmiş, en uygar ve en “demokrat” ülkeler, harap olmuş, aç, geri ve hatta, kendi deyimleriyle, yarı-yabanıl bir ülkeden gelen ideolojik enfeksiyondan ölümcül bir korkuya kapılıyorlar!

Tek başına bu çelişki, bütün ülkelerin çalışan yığınlarının gözlerini açıyor ve emperyalist ClemenceauLloyd GeorgeWilson’un ve bunların hükümetlerinin ikiyüzlülüklerinin gözler önüne serilmesine yardımcı oluyor.

Ne var ki biz, yalnızca kapitalistlerin Sovyetler’den körce nefretlerinden değil, aynı zamanda birbirlerinin tekerlerine çomak sokmaya varan kendi aralarındaki çekişmelerinden de yardım görüyoruz. Gerçek bir sessizlik tertibi içine girmişlerdir, çünkü genel olarak Sovyet Cumhuriyeti’ne ilişkin gerçek bilgilerin ve özel olarak da resmi belgelerin yayılmasından umutsuz bir korku duymaktalar. Gene de, Fransız burjuvazisinin başta gelen organı Le TempsMoskova’da Üçüncü Komünist Enternasyonal‘in kuruluşu konusunda bir haber yayınladı.

Bundan ötürü, Fransız burjuvazisinin başta gelen organına, Fransız şovenizminin ve emperyalizminin bu önderine en saygılı teşekkürlerimizi bildiririz. Bize sağlamakta olduğu etkili ve becerikli yardımını takdirle karşıladığımızın bir belirtisi olarak Le Temps’a aydınlatıcı bir uyarı göndermeye hazırlanıyoruz.

Bizim radyo mesajlarımıza dayanarak Le Temps’ın haberini derleyiş tarzı, para babalarının bu organını harekete geçiren nedeni açık ve tam bir biçimde açığa çıkartıyor. Wilson’u, “görüşmeye girdiğin insanlara bir bak” dermişcesine, dürtmek istemiştir. Para babalarının emirlerini yazıya geçiren bu alıklar, Wilson’u bolşevik gulyabanisiyle korkutma girişimlerinin, çalışan halk üzerinde bolşeviklerin bir reklamı haline geldiğini görmüyorlar. Fransız milyonerlerinin organına bir kez daha en saygılı teşekkürler!

Üçüncü Enternasyonal, İtilaf emperyalistlerinin ya da Almanya’da Scheidemann’lar, Avusturya’da Renner’ler gibi kapitalist uşaklarının küçük ve sefil oyunlarıyla, bu Enternasyonalin haberlerini ve dünya işçi sınıfı arasında yayılmakta olan ilgiyi önleyecek engellerin elvermediği koşullardaki bir dünyada kurulmuştur. Bu koşullar, çok hızlı olarak her yerde açık bir biçimde gelişmekte olan proletarya devriminin büyümesiyle ortaya çıkmıştır. Bu koşullar, gerçekten de Uluslar arası bir güce erişmiş olan çalışan halk arasındaki Sovyet hareketi ile ortaya çıkmıştır.

Birinci Enternasyonal (1864-72), işçilerin sermayeye karşı devrimci saldırılarını hazırlamak için bunların uluslararası bir örgütünün temelini atmıştır. İkinci Enternasyonal (1889-1914), büyümesi, devrimci düzeyindeki geçici bir düşme sonunda, bu Enternasyonal’in utanç verici bir biçimde dağılmasına yol açan oportünizmin geçici bir kuvvet kazanması pahasına genişliğine bir gelişme gösteren proleter hareketin uluslararası bir örgütüydü.

Üçüncü Enternasyonal, fiili olarak, 1918′de, oportünizme ve sosyal-şovenizme karşı yıllar boyu, özellikle de savaş sırasında verilen mücadelenin bir dizi ülkede komünist partilerinin oluşmasına yolaçtığı bir zamanda ortaya çıktı. Resmi olarak, Üçüncü Enternasyonal, 1919 Mart’ında Moskova’daki Birinci Kongresi’nde kurulmuştur. Ve bu Enternasyonalin en belirleyici özelliği, Marksizmin emrettiği şeylerin yerine getirilmesi, yerleştirilmesi ve sosyalizmin ve işçi sınıfı hareketinin yıllar boyu süren ülkülerinin gerçekleştirilmesi tarihsel görevi -işte bu görev, Üçüncü Enternasyonal’in bu en belirleyici özelliği, yeni, üçüncü, “Uluslararası İşçi Birliği”nin, bir ölçüde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri‘nin bir birliğine dönüşmeye başlamış olması olgusu içinde kendini hemen ortaya koymuştur.

Üçüncü Enternasyonal, sosyalizm için proleter mücadelenin, uluslararası mücadelenin temelini attı.

İkinci Enternasyonal, hareketin bir dizi ülkede, geniş yığınsal yaygınlaşmasının tabanının hazırlandığı bir dönemi belirlemiştir.

Üçüncü Enternasyonal, İkinci Enternasyonalin, oportünist, sosyal-şoven, burjuva ve küçük-burjuva pisliklerini ayıklayarak, onun çalışmalarının meyvelerini topladı ve proletaryanın diktatörlüğünü gerçekleştirmeye başladı.

Dünyanın en devrimci hareketine, sermayenin boyunduruğunu atma yolundaki proletarya hareketine önderlik etmekte olan partilerin uluslararası ittifakı, proletaryanın diktatörlüğünü gerçekleştirmekte olan ve uluslararası boyutlarda kapitalizm üzerindeki zaferinin somutlaşması olan çeşitli sovyet cumhuriyetleri biçiminde, şimdi benzeri görülmedik sağlamlıkta bir temel üzerinde oturmaktadır.

Üçüncü Komünist Enternasyonal’in çağ açan önemi, Marx‘ın baş sloganını, sosyalizmin ve işçi sınıfı hareketinin yüzyıllar süren gelişmesini özetleyen sloganı, proletaryanın diktatörlüğü kavramı içinde ifade edilen sloganı gerçekleştirmeye başlamasında yatar.

Bu önsezi ve bu teori -bir dahinin önsezisi ve teorisi- bir gerçeklik haline geliyor.

Bu Latince sözlükler şimdi çağdaş Avrupa’nın bütün halklarının dillerine -dahası, dünyanın bütün dillerine- çevrilmektedir.

Dünya tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. İnsanlık, köleliğin en son biçimini -kapitalist ya da ücret köleliğini- sırtından atmaktadır.

Kendisini kölelikten kurtararak insan ilk kez gerçek özgürlüğe doğru ilerliyor.

Nasıl oluyor da Avrupa’nın en geri ülkelerinden biri, proletarya diktatörlüğünün kurulmasında ve Sovyet Cumhuriyeti’nin örgütlenmesinde ilk ülke oluyor? Rusya’nın geriliği ile burjuva demokrasisinden atlayarak, demokrasinin en yüksek biçimine, sovyete, ya da proleter demokrasisine yapmış olduğu “sıçrama” arasındaki çelişki olduğunu söylersek pek yanılmış olmayacağız -Batıdaki halkın sovyetlerin rolünü kavramada karşılaştıkları zorluğun ya da kavramada gösterdikleri yavaşlığın nedenlerinden biri (sosyalist önderlerinin çoğunluğunun sırtına yüklenen oportünistçe alışkanlıkların ve darkafalı önyargıların safrasından ayrı olarak), bu çelişki olmuştur.

Bütün dünyanın çalışan halkları, proleter mücadelesinin bir aracı olarak ve proleter devletin bir biçimi olarak, sovyetlerin önemini içgüdüsel olarak kavradılar. Ama oportünizmle çürümüş “önderler”, hala genel olarak “demokrasi” diye adlandırdıkları burjuva demokrasisine tapmayı sürdürüyorlar.

Proletarya diktatörlüğünün kurulmasının, esas olarak, Rusya’nın geriliği ile onun burjuva demokrasisinin üzerinden “sıçraması” arasındaki “çelişki”yi doğurmuş olması şaşırtıcı değil midir? Tarih bize, bir dizi çelişkisi olmayan yeni bir demokrasi biçimi sağlamış olsaydı, bu şaşırtıcı olurdu.

Modern bilime ilişkin genel bir bilgisi olan herhangi bir marksiste ya da herhangi bir kişiye, gerçekten de, değişik kapitalist ülkelerin proletarya diktatörlüğüne geçişinin, aynı yolda ya da ona uyumlu bir simetri içinde olup olmayacağı sorulsaydı, hiç kuşkusuz yanıtı olumsuz olacaktı. Kapitalist dünyada uyumlu ya da simetrik bir gelişme hiçbir zaman olmamıştır, olamazdı da. Her ülke kapitalizmin ve işçi sınıfı hareketinin önce bir, sonra da bir başka yönünü, özelliğini ya da özellikler grubunu daha güçlü olarak geliştirmiştir. Gelişme süreci eşit olmayan bir yolda oluştu. Fransa büyük burjuva devrimini gerçekleştirdiği ve bütün Avrupa kıtasını tarihsel olarak yeni bir yaşama gözlerini açmaya zorladığı zaman, İngiltere, aynı zamanda, Fransa’dan kapitalist yönde daha çok geliştiği halde, karşıdevrimci koalisyonun başında bulunuyordu. Ne var ki, bu dönemin İngiliz işçi sınıfı hareketi, geleceğin marksizminin içerdiği şeylerin çoğunu daha o zamanlar parlak bir biçimde yaşamıştı. İngiltere, dünyaya, çartizmi, ilk geniş, gerçekten de yığınsal ve siyasal yönden örgütlenmiş proletarya devrimci hareketini verdiği zaman, pekçoğu zayıf olan burjuva devrimleri Avrupa kıtasında görülüyordu ve Fransa’da proletarya ile burjuvazi arasındaki ilk büyük içsavaş patlamıştı. Burjuvazi, proletaryanın çeşitli ulusal gruplarını farklı ülkelerde farklı yollardan birer birer yendi.

İngiltere, Engels’in dediği gibi, burjuvazinin, bir burjuva aristokrasisi yanında, proletaryanın gerçek bir burjuva üst tabakasını da yarattığı bir ülke modeli idi. Birkaç onyıldan beri bu gelişmiş kapitalist ülke, proletaryanın devrimci mücadelesinde geride kalmıştı. Fransa, dünya tarihi gelişmesine son derece önemli katkıları olan, burjuvaziye karşı 1848 ve 1871′de işçi sınıfının iki kahramanca başkaldırmasında proletaryanın kuvvetini tüketmiş görünüyordu. O zaman işçi sınıfı hareketinin enternasyonalinde önderlik Almanya’ya geçti; bu, Almanya’nın iktisadi yönden İngiltere ve Fransa’nın gerisinde kaldığı 19. yüzyılın yetmişlerinde oldu. Ama Almanya, bu iki ülkeyi ekonomik yönden geride bırakınca, yani 20. yüzyılın ikinci on yılına doğru, Almanya’nın Marksist İşçi Partisi, bütün dünya için bir örnek olan bu parti, bir avuç alçağın alçağını –Scheidemann ve Noske’den David ve Legien’e kadar- en kirli edepsizleri, kendilerini kapitalistlere satan, monarşinin ve karşıdevrimci burjuvazinin hizmetinde bulunan iğrenç cellatları başında buldu.

Dünya tarihi, yolundan sapmadan proletarya diktatörlüğüne doğru gidiyor; ama bunu, pürüzsüz, yalın ve dosdoğru olmayan bir yolda yapıyor.

Karl Kautsky’nin hala bir marksist olduğu ve Scheidemann’larla birliği savunmaya ve sovyet ya da proleter demokrasisine karşı burjuva demokrasisini desteklemeye başlamasıyla marksizmin döneği olmadığı zamanlar, “Slavlar ve Devrim” başlığını taşıyan bir makale -bu, yüzyılın dönümünde oluyordu- yazdı. Bu makalede, dünya devrimci hareketindeki önderliğin slavlara geçme olasılığını gösteren tarihsel koşulları çizmişti.

Ve öyle oldu. Devrimci proleter enternasyonalinde önderlik, bir süre için -hiç söylemeye gerek yok ki kısa bir süre için- Ruslara geçmiş bulunmaktadır, tıpkı 19. yüzyılın çeşitli dönemlerinde, önce İngilizlerin, sonra Fransızların, sonra da Almanların eline geçmesi gibi.

Büyük proleter devrimine başlamanın Ruslar için gelişmiş ülkelerden daha kolay olduğunu, ama onu sürdürmelerinin ve sosyalist toplumun eksiksiz örgütlenmesi anlamında, devrimi nihai zaferine götürmelerinin daha zor olacağını birkaç kez söyleme fırsatını bulmuştum.

Başlamak bizim için daha kolaydı, birincisi, çünkü -20. yüzyıl Avrupası için- Çar monarşisinin eşi görülmedik siyasal geriliği, yığınların devrimci hücumlarına eşi görülmedik bir güç vermiştir. İkincisi, Rusya’nın geriliği, proletaryanın, burjuvaziye karşı devrimini, toprakbeylerine karşı köylü devrimiyle kendine özgü bir yolda birleştirmiştir. Ekim 1917′de hareket noktamız budur ve eğer ordan başlamamış olsaydık zaferi böyle kolay gerçekleştiremezdik. Daha 1856′da Marx, Prusya ile ilgili olarak proleter devrimi ile köylü savaşının özel bir bileşimi olasılığından sözetmiştir. 1905′in başından itibaren bolşevikler, proletaryanın ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü düşüncesini savunmuşlardır. Üçüncüsü, 1905 Devrimi‘nin işçi ve köylü yığınlarının siyasal eğitimine çok büyük katkıları olmuştur, çünkü bu devrim, yığınların öncüsünü Batıdaki sosyalizmin “son sözü” ile ve yine çünkü yığınların devrimci eylemi ile tanışık hale getirmiştir. 1905′te yaptığımız gibi böyle bir “kostümlü prova” olmaksızın 1917 devrimleri -hem Şubat burjuva devrimi, hem de Ekim proleter devrimi- olanaksız olacaktı. Dördüncüsü, Rusya’nın coğrafi koşulları, onu öteki ülkelerden daha uzun süre kapitalistlerin, gelişmiş ülkelerin üstün askeri gücüne karşı direnme olanağını sağladı. Beşincisi, proletaryanın köylülüğe karşı özgül tutumu, burjuva devriminden sosyalist devrime geçişi kolaylaştırmış ve kent proletaryasının kırsal kesimdeki çalışan halkın yarı-proleter ve yoksul kesimlerini etkilemesini kolaylaştırmıştı. Altıncısı, grev eylemlerindeki uzun süreli eğitim ve Avrupa’nın yığınsal işçi sınıfı hareketinin deneyimleri sovyetler gibi proletaryanın devrimci örgütünün böyle biricik bir biçiminin -derin ve hızla yığınlaşan devrimci bir durumdan- çıkmasını kolaylaştırmıştır.

Bu sıralama kuşkusuz, tam değildir, ama şimdilik yeterli olacaktır.

Sovyet ya da proleter demokrasisi, Rusya’da doğdu. Paris Komünü ardından ikinci bir çağ açan adım atıldı. Proleter ve köylü sovyeti cumhuriyeti, dünyada ilk kalıcı sosyalist cumhuriyet olduğunu tanıtladı. Yeni bir devlet biçimi olarak yok olması olanaksızdır. Bu devlet bundan böyle tek başına olmayacaktır.

Sosyalizmin kurulması işinin sürdürülmesi ve tamamlanması için daha çok, pekçok şey gereklidir. Daha gelişmiş ülkeler içerisinde, proletaryanın daha çok ağırlık ve etkinlik kazandığı Sovyet Cumhuriyetleri, bir kez proletarya diktatörlüğü yolunu tutunca, Rusya’nın ötekileri geride bırakması için her türlü şansa sahiptir.

İkinci Entemasyonal’in iflası, şimdi ölmekte ve canlı canlı çürümektedir. Aslında dünya burjuvazisine uşaklık rolünü oynamaktadır. Gerçek anlammda sarı enternasyonaldir. Önde gelen, Kautsky gibi ideolojik liderleri, burjuva demokrasisini yüceltmekte ve genel “demokrasi” olarak, ya da -daha da aptalcası ve daha da toycası- “saf demokrasi” olarak adlandırmaktadırlar.

Burjuva demokrasisi gününü doldurmuştur, tıpkı İkinci Entemasyonalin, hareketin görevi işçi yığınlarını burjuva demokrasisi çerçevesi içersinde eğitmek olduğu zamanlarda tarihsel olarak gerekli ve yararlı işler yapmış olduğu halde, gününu doldurmuş olması gibi.

Ne denli demokratik olursa olsun, hiçbir burjuva cumhuriyeti, çalışan halkın sermaye tarafından baskı altına alınmasının bir aracı, burjuvazinin diktatörlüğünün, sermayenin siyasal yönetiminin bir aracı olma işlevini yapan bir makineden başka bir şey olmamıştır ve olamazdı da. Demokratik burjuva cumhuriyeti, çoğunluk yönetimini vaadetmiş ve bunu ilan etmişti, ama toprağın ve öteki üretim araçlarının özel mülkiyeti varolduğu sürece bunu hiçbir zaman gerçekleştiremedi.

Burjuva demokratik cumhuriyetinde “özgürlük” aslında zengin olan için özgürlüktü. Proleterler ve çalışan köylüler, bundan, kendi güçlerini sermayeyi alaşağı etmek, burjuva demokrasisinin üstesinden gelmek amacıyla yararlanabilirdi ve yararlanmalıydı da, ama gerçekte çalışan yığınlar, genel bir kural olarak, kapitalizm koşullarındaki demokrasiden yararlanamamışlardı.

Sovyet ya da proleter demokrasisi, dünyada ilk kez yığınlar için, çalışan halk için, fabrika işçileri ve küçük köylüler için demokrasiyi yaratmıştır.

Dünya, nüfusunun çoğunluğu tarafından kullanılan siyasal iktidarı, bu çoğunluk tarafından fiilen kullanılan iktidarı, sovyet yönetimindeki benzer bir biçimde bugüne dek henüz görmemiştir.

Bu demokrasi, sömürücülerin ve onların suç ortaklarının “özgürlüğünü” baskı altma alır; sömürme “özgürlüğünden” açlık üzerine kurulan “özgürlükten”, sermayenin egemenliğini yeniden kurma mücadelesi “özgürlüğünden”, kendi ülkelerinin işçileri ve köylülerine karşı yabancı burjuvazi ile anlaşmaya girme “özgürlüğünden” bunları yoksun bırakır.

Bırakın Kautsky böyle bir özgürlüğü savunsun. Ancak marksizmin döneği, sosyalizmin döneği bunu yapabilir.

İkinci Entemasyonalin, Hilferding ve Kautsky gibi ideolojik önderlerinin iflası, bunların, sovyet, ya da proleter demokrasisinin önemini, onun Paris Komünü ile olan bağıntısını, tarihteki yerini, proletaryanın bir diktatörlük biçimi olarak onun gerekliliğini kavramadaki son derece yetersizliklerini hiç bir şeyde böylesine çarpıcı bir biçimde ifade etmemiştir.

Die Freiheit gazetesi, “Bağımsız” (namı diğer orta sınıf, darkafalı, küçük-burjuva) Alman Sosyal-Demokrat Partisi organı, 17 Şubat 1915 tarihli 74. sayısında, “Almanya Devrimci Proletaryasına” bir bildiri yayınladı.

Bu bildiri, parti yöneticileri ve partinin bizim Kurucu Meclisin Alman çeşitlemesi olan bütün Ulusal Meclis üyeleri tarafından imzalanmıştır.

Bu bildiri, Scheidemann’ların İşçi Konseyleri’ni ortadan kaldırma isteklerini suçlamaktadır ve konseylerin, Meclis ile bileştirilmesini, konseylere belki siyasal haklar sağlanmasını ve anayasada belli bir yer verilmesini -gülmeyin- önermektedir.

Burjuvazinin diktatörlüğü ile proletaryanın diktatörlüğünü uzlaştırmak, birleştirmek! Ne de kolay! Ne de parlak bir darkafalı fikir!

Üzülecek tek şey, bunun, Kerenski zamanında birleşmiş menşeviklerle sosyalist-devrimciler, şu kendilerini sosyalist sanan küçük-burjuva demokratları tarafından Rusya’da denenmiş olmasıdır.

Marx‘ı okuyan ve kapitalist toplumda, her ağır durumda, her ciddi sınıf çatışmasında, seçeneğin ya burjuvazinin diktatörlüğü ya da proletaryanın diktatörlüğü olduğunu anlamayan her insan, Marx‘ın iktisadi ve siyasal öğretilerinden hiçbir şey anlamamıştır.

Ama Hilferding’in, Kautsky’nin ve ortaklarının, burjuvazinin diktatörlüğü ile proletaryanın diktatörlüğünü barışçıl yoldan birleştirme yolundaki parlak darkafalı düşünceleri, eğer bu pek ilginç ve pek komik 11 Şubat bildirisinin içine yerleştirilen iktisadi ve siyasal zırvaları kapsamlı olarak ele almak gerekirse, özel bir inceleme ister. Bunun bir başka makale için bir başka zamana bırakılması gerekecektir.

Moskova, 15 Nisan 1919
N. Lenin

V. I. Lenin, Collected Works, 4th English Edition, Progress Publishers, Moscow, 1965, Vol. 29, pp. 305-313.
[Türkçesi: Lenin, Marx-Engels-Marxizm, Sol Yayınları, Mayıs 1990, İkinci Baskı, s: 268-274]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar