Mahallenin “dul karısı” Hatçe…

Mahallenin “dul karısı” Hatçe…

Biz kadınlar, hele de yalnız başına çocuk yetiştiren kadınlar için bu lanet sistemde ekmek kavgası bu kadar zorluyken, en çok yine kadının ötekileştirdiği kadına reva gördüğü toplumsal kodlarla yaralama “becerisi” insanın içine dert gibi oturuyor. Aynı ekmek teknesinde birlikte eziliyoruz oysa…

Gülenay Eren

Ne zaman takıldı kelime dağarcığıma şu “dul karı” tanımı?

Hani hayatınızda bazı anlar vardır, hiç olmadık bir anda kulağınıza çalınan bir kelime, bir bakış, göz ucunuza ilişen bir cisim… binlerce yıl uzakmış gibi gelen ama bilinç altınızda derin izler bırakan yaşanmışlıklarınızı hortlatır. İnsanın sırtında taşıdığı bir çuvalla yaşama tutunduğu ilk andan itibaren zulaladığı taşlar gibi gelir bana bilinç altına itilenler. İlk attıklarınız en diptedir hatta unutmuşsunuzdur ama o an gelince çuvaldan ok gibi fırlayıp bilincinize, duygularınıza saplanıverir, kalırsınız olduğunuz yerde.

Daha dün bir an takılıp kaldığım o işgüzar, sinsi bakış çocukluğumun “utancına” götürdü beni. Çok uzakta kalan anılara hapsettiğim “utancın” birebir muhatabıydım artık.

Yalnız anne olarak her şeye yetişme “becerim” olmasa da, dimdik ayakta durma gücüne sahip bir kadın olmama rağmen kimi kadınlar için “dul karı”yım ben. Yaralayıcı olansa zincirlerini kırsın, içine hapsolduğu fanustan çıkabilsin diye hasbelkader destek olduğun kadın için “dul karı” olmak. Mahallenin ortasında bir erkekle iş için görüşme yaparken o işgüzar sinsi bakış takıldı gözüme.

Biz kadınlar, hele de yalnız başına çocuk yetiştiren kadınlar için bu sistemde ekmek kavgası bu kadar zorluyken, lanet sistemin yarattığı zorluklardan değil de, en çok yine kadının ötekileştirdiği kadına reva gördüğü toplumsal kodlarla yaralama “becerisi” insanın içine dert gibi oturuyor. Yarın işyerine gittiğimde o bakışları görmemiş gibi davranıp sineye mi çekeceğim. O an sanki hiç yaşanmamış, o irkiltici duyguya kapılmamış gibi çalışabilecek miyim onunla ?Sanmıyorum, mizacıma uygun değil.

En çok da Hatçe abla için buna göz yumamam, geçmişe geri gidip değiştiremem ama bir kadının “dul karı” işgüzarlığından kurtulmasına vesile olabilirim belki.

Hatçe abla kim mi? Bizim gecekondu mahallesinin taze duluydu. Hatçe abla gözleri çakır, eskilerin deyimiyle “devlet gibi hatun”du. Tülbentin altından lüle lüle sarı gür saçları savrulur, ince dudaklarının arasından ıslık gibi çıkan Zazaca ağıtlar dökülürdü, leğene bastığı çamaşırları çitilerken anlamını bilmediğim o ağıtı bozuk plak gibi baştan sarar dururdu. Velhasıl süt gibi teniyle mahallenin 4 çocuklu ve en güzel kadınıydı. Kocası Alişan abi tabir-i caizse “üflesen yıkılacak” kabilinde zayıf, saçı sakalı birbirine dolanmış, Hatçe ablanın yanında kısacık kalan bir adamdı. Bir keresinde “baldudak” Şadiye ablayla mahalleye yeni gelen gelin Zeynep Hatçeyi çekiştirirken duymuştum, meğer bu orantısız çiftin evliliğine köyde bitmeyen iki ailenin hırgürü neden olmuş. Alişan abinin babası kavgalı olduğu ailenin güzel kızı Hatçeyi oğluna kaçırtmış. Malum köylük yerde kız kaçırıldıysa “adı çıkar”. Hatçe çok dil dökmüş yalvarmış ama babası yine de telli duvaklı gelin etmeden Alişan’a “vermiş” Hatçe’yi! İkisi yan yana yürüyünce sarışın Hatçe’nin yanında kara kuru olan Alişan abi küçücük kalır, mahalleli yan yan bakarak seyre dalardı. Sara hastasıydı Hatçe abla arada kriz geçirince konu komşu yardım eder biz de korka korka bir köşeye sinip seyre dalardık.

Alişan Abi mermer fabrikasında çalışırdı. Her gün evin yolunda beklerdik işten gelen babalarımızı. İstisnasız hepsinin elleri dolu olurdu. Sokağın başında göründüklerinde yardıma koşar poşetleri kapardık. Özellikle yazları yardımseverliğimizden değil de cinliğimizden mecbur hissederdik kendimizi buna. O harala gürelede herkes evden değişik yiyecekler aşırır çamlıkların oraya doluşup birlikte yer içer zifiri karanlığa kadar oynardık.

Alişan abi o çelimsiz cüssesiyle dev gibi iki Diyerbekir karpuzuyla yolda göründü bir gün. Kan ter içinde kalmıştı, birini kaptık yardım için, meğerse mahallenin haylazlarına almış koca karpuzu. “Yiyin yiyin, size aldım gıdıklar” deyip evinin yolunu tuttu. Şişe dibi gibi gözlük takar, yüzüne göre hayli büyük kemerli burnu iyice ortaya çıkardı, hiç unutmadım yüzünü. Gözlüğü kırılmıştı da beyaz don lastiğiyle tutturmuş, yıllarca yeni gözlük almak nasip olmamıştı. Garibanın da daha garibanıydı ama köyde Hatçe’ye zulüm eden ana babasına başkaldırıp göç edecek kadar da yürekliydi. Diğer babalar kahveye piştilemeye gider o çocukları “naçar” kalmasın diye devlet kütüphanelerinin yolunu tutar, bizi de yanlarına katıverirdi. Bilmiyorum ne zamandı, çok hastaydı kansermiş, mermer tozu yuta yuta akciğer kanserine yakalanmıştı, zaten cılız olan bedeni hızla eriyip gitti. Aynı sınıftaydık kızıyla, müdür çağırdı Dilan’ı bir gün öğretmen apar topar çıkardı sınıftan. Dilan’ın babası mahallenin Alişan‘ı ölmüştü. Hatçe abla garibim, dul kalmıştı, dört çocukla bi başınaydı artık o nuh nebiden kalma gecekonduda…

Mahalleli yardım etti epeyce, Hatçe abla evlere temizliğe gitmeye başladı. Dilan “yardıma muhtaç”lar listesine alınmıştı okulda. Yardım paketini her almaya gittiğinde yere bakarak sınıfa girerdi. Annesi temizlikteyken abisi gelene kadar bütün işi gücü yapar yemek kotarmaya çalışırdı. Birlikte patates kızartırken dökülen kızgın yağın izi elimde hatıra kaldı.

En büyükleri Murat’tı. Zehir gibi akıllıydı, sadece okul birincisi değildi, evlerinin göz bebeğiydi. Yaz tatilinde Demir Çekme Fabrikası’nda çalışır, okuldan eve geldiğinde karnını doyurup doğru ayakkabı boyamaya giderdi. Daha ilkokul birde kitap okuma alışkanlığını kazandırdı bana. O sene Murat abi üniversite sınavına girdi, Istanbul Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştı. Hatçe ablanın ve çocuklarının sevincine diyecek yoktu. Hatta bahçelerindeki meyve ağaçlarına dalıp kızdırmak için söylediğim “muahh muahhh can Hatice, armudu mercan Hatçe”ye bile ses etmedi,

Ama Murat abi hukuktan mezun olamadı, daha ilk yarıda hastalandı. Kanser bir sene içinde onu da eritmişti. En son gördüğümde dökülen saçları, ince uzun boyunun dal gibi sallanan hali gülümsemekten vazgeçmeyen iradesi son anı olarak hafızama kazındı. Daha 19 bile değildi. Hatçe abla ve geride kalan çocukları için yıkımdan daha öteydi bu acı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, yaşadıkları acıları kaldırabilmenin muazzam bir güce sahip olmak demek olduğunu anlıyorum, tüylerim ürperiyor.

Hatçe ablanın dağı gözünün önünde eriyip gitmişti, sara nöbetleri evlat acısıyla artmıştı. O sevimli gecekondularını kasvet bürüdü. Alişan abi öldüğünden beri Hatçe ismi unutulmuş “dul karı” olmuştu ismi. Ne garip, ölüsü olana istisnasız yeni sıfatlar yakıştıran toplum evladını kaybeden ananın çektiği ızdıraba karşı denk gelen yakıştırma bulamamıştı.

Dul karıya bu, büyük oğlunu da kaybedince acısına değil de, erkeksiz kalan evde ki “sahipsiz” Hatçe’ye dikildi “Bal Dudağın”, “Zilli Emine”nin, “Kıvırtkan Zöhre”nin… gözleri. Hatçe’nin sarı saçları dört senede griye çalmış, o güzelim çakır gözleri içeri çökmüştü ama demek ki mahallenin kadınları için hala kıskanılacak güzelliği vardı.

Kimi gece evden bir erkeğin çıktığını gördü, kimi komşulardan birinin kocasına yamanmaya çalıştığını. Kimden çıktı laflar hiç bilinmedi. Herkes çok namusluydu bir tek Hatçe abla “yolluydu”, çünkü duldu. Hatice’nin tapusu kimseye ait değildi. Diğer kadınlar evliydi ve tapuları kocalarına aitti. Sahipli oldukları için hem vicdanlı hem de ahlaklıydılar! Birer birer çekildiler Hatçe nin bahçesinden, komşuluğundan, hayatından. “Dul karı”nın akrabaları acıdan kıvranan Hatçe’ye el uzattılar; taşındı gecekondudan, bir daireye yerleştirdiler çocuklarıyla.

Bir gece kan ter içinde iki mahalle ötedeki sokak aralarında arkamda polis önde ben koştururken “şııışt, deliiii, armudu mercan Hatçe, gir buraya” sesiyle irkilmiştim. Yıllar geçmişti, ama ahhh o çakır gözler gecenin karanlığında çakmak çakmak parlıyordu. Halimden anlamıştı elbet ne olduğunu. “Gir benim eve” deyiverdi Hatçe abla. “Rahat zamanda çayını içmeye gelirim” deyip daha da hızlandım.

Birkaç hafta sonra iki artı bir oda olan dairenin mutfağında Hatçe abla, Dilan ve küçük kızı çayımızı içiyorduk. Hani çocukken arka sokaktaki bakkal bile kilometrelerce uzakmış gibi bir duyguya kapılırsınız, biraz büyüyünce gülümseyerek şapşallığınızla dalga geçersiniz ya, işte tam o haldeydim. Meğer çok uzağa gitmemişler. Ama mahallede de sokakta da hiç denk gelmemiştik, adım atmamışlardı bir daha geçmişlerine. “Dul karı oldum ama evlat acımı hiç görmediler, ekmek derdindeydim kızım, erkek değil…” Çocuk aklıma takılı kalan sözler bir bir çarptı suratıma.

Yıllar geçmişti aradan, Hatçe ablanın evlat acısı da dinmemişti, kadın olmanın hele “dul karı” olmanın yarası da… O gün çok şey öğrendim diyemem, çok gençtim. Ama feri sönen o gözlerden akan her damla, yaralı her söz, hunharca katledilmiş kadınlık onuru içimi burktu. Hatçe ablanın kahırlı anıları o gün benim çocukluğumun utancı oldu.

Yeniden yapılandırma”yla koca koca binalar dikildi mahalleye, tek tük kalan gecekondulardan biri de Dilan’ların gecekondusuydu. Bahçelerinin yarısı armut ağaçlarıyla birlikte yola kurban gitti. Çocukluğumdaki gibi gece yarılarına kadar teneke çalıp hınzırlık yapan veletler de yok sokaklarda. Aşırdıklarını çamlıkta paylaşan o küçük çocuklar şimdi rantçı müteahhitlerden alınan dairelerin sahibi olmak için kardeş kavgasında.

Yıllar sonra mahalleye gittiğimde, tıpkı Semra Özal’ın Papatyalarının yardım paketiyle sınıfa boynu bükük giren Dilan gibi geçiyorum Hatçe’nin kapısından. Meğer bana ait olmayan o utancı onun yanaklarından süzülen yaşları boncuk yapıp boynuma takmışım. O gecekonduda ne gariptir ki, yine boşanmış üniversiteye giden iki kızı olan bir kadın oturuyor. Ama epey kilolu ve devlet gibi bir hatun değil, yani kimsenin işgüzar dünyasına rakip değil.

– “Ay dün seni gördümde arkadaşınlaydın, rahatsız etmek istemedim,” sözcükleri işveli bir tonla döküldü dudaklarından, hınzırlıktan da öteydi bakışları.

– “Gördüğünü gördüm, dilin kıpırdamadı ama gözlerinle konuştun.”

– “Ay nasıl?”

– “Bakışlarının, gözleriyle bir kadını soyan hadsiz bir erkeğin bakışlarından farkı var mıydı sence? Hiç düşündün mü ben ya da diğer çalışma arkadaşların sana senin tarzında şaka yapmıyor, neden?”

– “Evliyim diye mi?”

– “Neden burada özellikle yalnız anneler öncelikli işe alınıyor hiç düşündün mü? Senin evli olman -kaba olacak ama-, kadınlığının tapusunun bir erkekte olması seni daha saygın ya da ahlaklı mı yapıyor yalnız olan kadınlardan? Yalnız yaşayan kadınlar bir erkeğin “tapulu” sahipliğinde olmadığı için “yollu” olmaya birinci derecede aday mı oluyor? Sen düşün bunları bence, konuşuruz daha, şimdi işbaşı. Bak aynı ekmek teknesinde birlikte eziliyoruz, farkettin mi?”

Ah be kadın, kızgın ya da kırgın değilim sana, sadece gör beni istiyorum. Bana bakarken, doğurduğu çocuğun ekmeğinin peşinde olan anneyi gör istiyorum.

Bugünden yarınını kurmak için hayallerini öteleyen kadını gör istiyorum.

Yalnız başına çocuk yetiştirmenin ağır yükünden yığılıp kalmaktan korkan, her eksik bıraktığının ardından vicdan azabını misliyle çeken kadını gör istiyorum.

Bu vahşi sistemde ezilmenin öfkesini taşırken, “erkek” olan sektörde geriye düşmemek, hakkını almak için kılı kırk yarmak zorunda kalan kadını gör istiyorum.

Olur ya, haddini aşmaya cüret eder biri diye sürekli tetikte bekleyen, gülüşlerini en kuytu köşeye hapseden kadını gör istiyorum.

İki kişilik yalnızlığa sığamayan, tek kişilik yalnızlığın huzurunda kendini bulan kadını gör istiyorum.

Her şeye ve herkese rağmen yaşamda umudunu kaybetmeyen, her gün kendinde yeniyi keşfeden kadını gör istiyorum.

Ah be kadın, çok zor biliyorum… yüzlerce yıllık yoksunluğundan sıyrılmak. Doğduğun andan itibaren ilmek ilmek benliğine işlenen “hakir kadın” olmadığını gör istiyorum.

Sen emek sürecine katıldığın ilk gün kapıdan içeri girerken, o ürkek halini hatırla, her gün birlikte yeni bir şey başardıkça, bir çentik daha attıkça sana dayatılan benliğinden, tomurcuklarının açmaya başladığını gör istiyorum.

Sen daha dik bakmayı başardıkça hayata, bakışlarıyla seni sarıp sarmalayan kadınların gözlerinde gülümsemelerini gör istiyorum.

Hediye ettiğim kiraz rengi ruj çok yakıştı sana. İstemem dudaklarının kiraz rengi sadece sende kalsın. Hayat arkadaşının sevgisiyle karışsın.

Ama bırak gül kurusu rujum, kadınlığım sadece bana kalsın.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar