Mayıs-Haziran İsyanı -III

Mayıs-Haziran İsyanı -III

Hem bellek tazelemek hem de kendimizi bir kez daha gözden geçirmemize vesile olması amacıyla Gezi direnişi günlerinde kaleme alınmış yazıların üçüncü bölümünü yayınlıyoruz

/Aşağıdaki makale, Haziran (Gezi) İsyanı’nın henüz ilk haftasını dahi doldurmadığı ilk günlerden (2 Haziran 2013) başlayarak 5 ve 6 Haziran 2013 tarihlerinde devam eden bir yazı dizisinin üçüncü bölümüdür. Öncelikli olarak harekete bir yön kazandırma amacını gütmenin yanı sıra devrimci politika anlayışı ve tarzı bakımından çıkarılması gereken derslere de odaklanan bu çözümleme çabaları sonrasında da sürmüştür.

Türkiye tarihinde daha önce benzeri görülmedik boyutlar kazanarak aylarca süren bu büyük halk hareketinin 5. yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde, hem bellek tazelemek hem de sürecin daha sonraki gelişiminin gösterdiği somut sonuçlar ışığında kendimizi bir kez daha gözden geçirmemize vesile olması amacıyla bu yazıları tekrar yayınlıyoruz./

 ***

Mayıs İsyanı kritik bir eşiğe dayanmış durumda. Günlerdir süregelen hareketin artık yavaş yavaş ‘yorulup’ geri çekilmeye başlaması da mümkün (ki iktidarın beklentisi ve hesapları bu yönde), öfkeleri tetikleyecek yeni bir gelişmeye bağlı olarak tekrar alevlenmesi de…

Bu konuda kimse bugünden bir kehanette bulunamaz. Yalnız ‘başlangıç‘ ve ‘gelişme‘ aşamalarını artık geride bırakmış olarak şöyle ya da böyle ‘sonucun’ alınacağı aşamaya girdiğimizi söyleyebiliriz.

Bu noktada iki büyük tehlike bekliyor hareketi:

Bunlardan birincisi, 77 ile yayılıp günlerdir sokak sokak, meydan meydan dövüşülen hareketin ortaya koyduğu irade, cesaret ve ödediği bedellerin yanında “hafif” ve “küçük” kalacak ucuz bir-iki taviz kırıntısıyla yetinmeye zorlanması.

Diğeri ise, sonuçta kendiliğinden bir öfke patlaması olarak patlak veren hareketin bileşimini ve özgünlüklerini gözden kaçıran sorumsuz (ve geleneksel) bir “devrimcilik” anlayışıyla ondan adeta “hemen, şimdi bir devrim” çıkarmaya soyunan maksimalist yaklaşımlarla hareket edilmesi (“NATO üsleri kapatılsın!”dan girip “Ordu-polis dağıtılsın!”dan çıkan talep listeleri havalarda uçuşuyor!!!).

Halbuki beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir biçimde ayağa kalkan ve ezici çoğunluğunu ’90 kuşağı olarak tanımlanan umulmadık güçlerin oluşturduğu şu ayaklanmadan bir şeyler öğreneceksek eğer, “kafaların ve alışkanlıkların artık radikal bir tarzda değişmesi gerektiği” bunların başında gelmeli. Buna ne kadar çok ve ne kadar acil ihtiyacımızın olduğunu görmek içinse, son yılların bütün kitlesel 1 Mayıs‘ları gibi yüzbinlerin sokaklara döküldüğü şu halk ayaklanması sırasında da devrimci örgütlerin örgütlü güç olarak ne kadar zayıf ve etkisiz kaldıkları gerçeğine bakmak yeterli.

Yukarıda andığımız tehlikelerden ikincisi, birincisi kadar somut, yakın ve ciddi bir tehlike değil. Çünkü masabaşından esip üfürmeye dayalı bu keskinliğin hareket üzerinde etkili olmak şurada dursun, içindeki varlığı bile okyanusta bir damla. En yükseğe ya da en görünen yerlere pankart asıp gösterilerde bayrak dalgalandırmak, günlerdir alanlarda çatışan o kitlelere yön vermek, onlar üzerinde politik-örgütsel bir etki ve nüfuz sahibi olmak anlamına gelmiyor.

Hareketin hak ettiği, ayrıca hem onu doğuran dinamikler hem de bugüne kadar sergilediği kararlılık ve cesaret gözönünde tutulacak olursa elde de edebileceği taleplerin gerisinde bir “çözüm”le noktalanması tehlikesi ise daha büyük. Üstelik bu tehlike sadece hareketin kendiliğinden bir karakter taşımasından kaynaklanmıyor. Hangi sonucun elde edilebileceği -ya da yeterli görüleceği- konusunda baştan yapısal bir handikap oluşturan bu nesnelliğin yanında hareket üzerinde manevi otoritesi görece güçlü odakların genelde liberal bir eğilime sahip olması gibi bu tehlikeyi büyüten subjektif etkenler de çok fazla.

Sokaklarda günlerdir büyük bedellerin ödendiği bu muazzam halk hareketini somut ve dişe dokunur kazanımlar elde edilmeden bitirmeye ya da zayıflatmaya yönelik her çağrı ve adım, bu toplumun  geleceğine, halka ve tarihe karşı işlenmiş büyük bir suç olur. Hareketin ucu halen daha açık. Önümüzdeki günlerin gelişim seyrinin ne olacağı bugünden kestirilemez. Ancak günlerdir sokaklarda dövüşen yüzbinleri biraraya getiren duyarlılık ve beklentilere yanıt vermeyen, o farklı eğilimler topluluğunun ortak kesenlerinden oluşan ASGARİ taleplerin dahi gerisine düşen bir sonuca kesinlikle razı olunamaz!..

Bu bağlamda hedefler konusunda da, yıllardır birikmiş tepkilere dayalı bir öfke patlaması şeklinde ortaya çıkan bu büyüklükteki kitle hareketlerinin diyalektik gelişim seyrine uygun dinamik bir yaklaşımla hareket edilmesi zorunludur. Bugün “fazla ileri” gibi görünebilen bir talep ve hedef yarın pekala “elde edilebilir” bir özellik kazanabileceği gibi hareketin diriliğini ve temposunu hala koruduğu koşullarda onu belki başlangıç günleri için “yeterli” hatta “ileri” görülebilecek ama artık aşılmış sınırlar içinde bir sonuca razı olmaya çağırmak/zorlamak onu düpedüz ‘satmak‘ anlamına gelir.

6 Haziran 2013


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar