Meksika Açmazı

Meksika Açmazı

Türkiye’deki siyasi-ekonomik manzara Sergio Leone’nin “İyi, Kötü, Çirkin” filmindeki düello sahnesini andırıyor. Herkes elindeki silahları hem karşısındakilere çevirmiş durumda, hem de karşısındakilerinin hedefi durumunda.

Türkiye’de İktidar  Savaşlarının Güncel Halleri 

Cihan Çetin

Meksika Açmazı’nı sinemada en iyi anlatan sahne yönetmen Sergio Leone’nin kült filmi “İyi, Kötü, Çirkin”in (fotoğraftaki) son sahnesidir. Filmdeki karakterlerin ikişer silahı vardır ve hepsi en yakınındakine silahını doğrultur. Böylece her karakter aynı anda hem eli tetikte hem de namlunun ucunda olur.

Silahlar patladığında kimin gideceğini ve kalacağını belirleyen faktörler ise sayısızdır: Mesela silahınız son teknoloji ürünü olabilir ama siz o teknolojiyi iyi kullanamıyorsunuzdur veya  filmdeki gibi bir ortamdaysanız tam silahınızı ateşleyeceğiniz o kritik anda hafif bir rüzgar çıkıp gözünüze bir toz kaçması ile hedefinizi şaşırabilirsiniz.

“İyi, Kötü, Çirkin” filminden devam edecek olursak film aslında finalde somutlaşan Meksika Açmazı’nı hikaye boyunca adım adım ortaya koyar. Filmin üç karakterinin de daha önce bir soygunda elde edilen ve gömülen para (iktidar olarak okuyun) üzerinde meşru hak sahipliği vardır. Paranın saklandığı yere kadar üç karakter zaman zaman ikili ittifaka girerek üçüncünün saklı paraya ulaşmasını engellemeye çalışmıştır.

Ancak finalde her üçü de mekan olarak paranın gömülü olduğu yere ulaştıklarında hepsi paranın tek sahibi olmak ister. Bu nedenle her karakter diğer iki karakteri tamamen yok etmek için silahlarını birbirlerine aynı anda doğrulturlar. Silahların patladığı son ana kadar da kimin ayakta kalacağını seyircinin tahmin etmesi bile mümkün değildir. Çünkü her üç karakter de diğerlerini yok edip kendisini yaşatacak tüm maddi güce sahiptir.

“Meksika Açmazı” benzetmesi Türkiye’deki iktidar sınıfının iç savaşımının güncel hallerini anlamada oldukça işe yarar durumdadır. Son günlerde, hatta neredeyse bir gün içinde ortaya çıkan birden fazla ve artık komedi düzeyine gelmiş açmazlara bir örnek:

21 Mayıs: İzmir’de camilerde Çav Bella çalınır, eski CHP İzmir İl Başkan Yardımcı tutuklanır; 21  Mayıs: Furkan Vakfı üyeleri yatsı namazı kılmak ister, Ergenekoncu sözüm ona laik Oda-Tv “Müslümanlara namaz kıldırmıyorlar” diye manşet atar; 21 Mayıs: Davutoğlu, Akit TV’de yorumcuya “demokrasi adına” fırça çeker, liberaller Davutoğlu’na alkış tutar.

Kimin kime silah doğrulttuğunun belli olmadığı zamanlardayız.

İktidar / Hükümet  Cephesi

Türkiye’deki Meksika Açmazı’nı büyük görünümlerden daha küçük görünümlere doğru kategorilere ayıracak olursak eğer büyük görünüm kategorisine Cübbeli Ahmet şarlatanının rüyasına kadar giren darbe tartışmalarını rahatlıkla yerleştirebiliriz (Yazının bir noktasına kadar darbe terimini biçim -siyasi, askeri vb- ayrımına girmeden “iktidarın zor yoluyla el değiştirmesi” anlamında kullanacağız).

Türkiye’de askeri darbe dahil herhangi bir darbe tartışmasına dahil olabilmek için Türkiye’ye dair şu tarihsel bilgiyi akla kazımak gerekir: Darbe Türkiye’de olağandışı değil olağan bir olgudur. 

Ernst Wangerman’ın Engels’in Tarihte Zorun Rolü broşürü için yaptığı değerlendirme, darbeler konusunda bugün de geçerli bir formülasyondur:

1864-1870 döneminde kan ve zulüm siyaseti başarılı olduysa, Engels’e göre bunun nedeni bu yöntemin Bismarck’ın kaprislerinden doğan keyfî bir siyasete hizmet etmek için değil, hızla gelişen Alman burjuvazisinin programının uygulanmasına hizmet etmek için kullanılmış olmasıdır.

Türkiye’ye uyarlayacak olursak, Talat Aydemir vak’aları gibi askercilik oynama girişimleri dahil Türkiye’de darbeler ve darbe girişimleri burjuva programlarının uygulanmasından başka bir şey değildir. Bu bağlamda 15 Temmuz’un gerçekleşmesi durumunda arkasında nasıl bir burjuva kliğin programı varsa, darbe girişiminin bertaraf edilmesiyle 20 Temmuz’da Olağan Üstü Hal ilan edilerek fiili bir darbe döneminin başlatılmasının arkasında da başka bir burjuva kliğin/kliklerin program saiki vardır. Bu temel nedenle Türkiye’de bir darbe tartışmasına biz devrimci ve komünistlerin dahil olabilmesinin ilk yolu, onun arkasındaki burjuva sınıf dinamiklerine bakmaktan geçer.

Her ne kadar Türkiye’de son zamanlarda darbe tartışmaları konuyu kelimenin tam anlamıyla ayağa düşürmüşse de darbe olasılığı bir o kadar gerçektir. Mesele ayağa düşme ile gerçeklik arasındaki izleri ayırt etmektedir.

AKP Hükümeti bugün dünyanın her yerinde elle tutulur hale gelen kapitalist krize şu ikilemle yakalandı: Bir yandan emperyalizmin tüm sömürü ilişkilerine her türden talan ve yıkımla hizmet ederken, diğer yandan özellikle siyaseten kaybetme aşamasına geldiğinden siyasi oy tabanını kaybetmemek adına emperyalizmin bazı politikalarını tıkamaya girişti.

Örneğin doların 7,25 seviyesini gördüğü Mayıs ortasında AKP Hükümeti 3 İngiliz bankasını spekülasyonla suçlayıp işlem yapmalarını yasakladı. Ancak birkaç gün sonra başka iki büyük İngiliz finans kuruluşu bu adıma karşılık TL ile işlem yapmayı durdurma kararı alınca BBDK eliyle “bu iki kurum hariç olmak üzere” diyerek geri adım attı. (Hemen bir not ekleyelim, emperyalizmin karakteristik özelliklerinden birisi sermaye ihrâcıdır. AKP Hükümeti emperyalist sermaye ihracına karşı bir girişimde bulundu ama üç gün sonra çok hızlı biçimde geri adım atmak zorunda kaldı).

Aynı günlerde AKP Hükümeti 800 ürünün ithalatında fahiş bir vergi artırımına giderek Türkiye’nin ihracatını yükseltmek istedi. Ancak bu hamleye rağmen  tüm vülger  iktisatçılar bunun en fazla yaz sonuna kadar zaman kazanmak olduğunu açıkladılar (İkinci bir not, emperyalizmin bir diğer karakteristik özelliği hem sermaye yanında meta ihracı yapması hem de dünya çapında işbölümünü kendisinin belirlemesidir).

Emperyalizmin sermaye ihracatına yönelik hamleden 3 günde geri adım atan AKP’nin emperyalizmin meta ihracatına yönelik hamleden geri adım atması da pek uzun sürmez. Çünkü emperyalizm meta ihracatının bir kısmı sadece tüketim ürünlerini değil aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası işbölümüne uygun olarak emperyalist üretimin bir parçası olan üretim ürünleri de kapsadığı için Türkiye’nin emperyalizme bağımlı sektörleri (özellikle KOBİ’ler) bu ağırlığı kaldıramaz.

Bu temel göstergelerin yanında Türk burjuvazinin führerci biçimde AKP’ye biat edilmeye de zorlandığını ekleyelim. Bu biat, siyaseten biatı da içermekle birlikte öncelikle ekonomik biatttır. AKP Hükümeti hem emperyalizmle hem de Türk burjuvazisi ile girdiği ilişkide devletin olanaklarını kullanarak tam bir tüccar – tefeci çete rolünü oynamaktadır. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi Türk tekelleri dışındaki Türk burjuvazisinin hemen hemen tüm parçaları üzerinde bir süredir ciddi bir kontrol sahibidir. Öyle ki, örneğin AKP’nin bilgisi ve onayı olmadan bir ihaleye girmek bile artık mümkün değildir. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi büyükler üzerindeki yaptırım gücü de fazladır.

Ancak bu mekanizma öyle bir noktaya gelmiştir ki, bir bütün olarak burjuvazi AKP eliyle her ne kadar dizginsiz-kuralsız bir sömürü olanağına kavuşmuş olmasına rağmen, yaşanan kapitalist krizin sermaye ilişkileri ekseninde burjuvazi lehine aşılmasının önünde yavaş yavaş engel haline gelmeye başlamıştır.

Bunun somut göstergesi, Türkiye’deki yakıcı döviz ihtiyacını giderme yolu olarak ihtiyaç duyulan SWAP anlaşması denilen emperyalist sermaye akışını sağlayacak yolun AKP’nin izlediği kimi politikalar yüzünden tıkanmasıdır. AKP, IMF gibi en büyük emperyalist kurumla anlaşmamak için dünyada çalmadık kapı bırakmazken, emperyalist ülkeler de AKP’nin istediği SWAP anlaşmasına yanaşmadı. AKP en sonunda Katar ile yaraya merhem bile olmayacak komik bir miktarla SWAP anlaşması yapabildi. AKP Hükümeti’nin IMF ile bir anlaşma imzalamamasının bir nedeni tabanının gözünde puan kaybetmemek olsa da esas nedeni haraç alma üzerine kurulu sistemlerini denetlemeye açmak istememeleridir. 2020 yılında Türkiye’nin devlet-özel sektör olarak 186 milyar dolarlık dış borç ödemesi olduğu düşünüldüğünde AKP’nin “IMF’ye borç verdik” gibi yıllardır böbürlendiği bir konuda şimdi tükürdüğünü yalamak zorunda kalması uzak bir olasılık değildir.

Bu güncel burjuva ekonomi politik göstergelere baktığımızda Türkiye’de bir darbe olasılığını, burjuva programını uygulama olasılığını, iki darbe biçimi -siyasi-askeri darbe- üzerinden tartışmak gerekiyor.

Şu anki ekonomik göstergelere göre askeri darbe olasılığı uzak seçenek olarak durmaktadır. Çünkü IMF ile anlaşmaktan kaçınma türü gösteriler her ne kadar emperyalizmin bazı kanallarını tıkama sonucunu doğursa da bu AKP’nin ekonomik krizi atlatırken siyaseten kuyruğu da dik tutmuş görünmek için giriştiği günü bile zar zor kurtaran ucuz hareketlerdir. AKP’nin krizin gelişme düzeyine bağlı olarak bu ucuz numaralarını her an bırakıp ağır bir IMF anlaşmasına imza basması güçlü bir olasılıktır. Kaldı ki AKP temelde hem emperyalist hem de yerel sermaye programını -hele Korona salgını döneminde- doludizgin ve engelsiz uygulamaktadır.

Ancak ekonomik krizle birlikte siyasi gerilimlere bakıldığında olası bir askeri darbe de gökte çakan bir şimşek gibi şaşırtıcı olmaz. Çünkü 15 Temmuz darbesi gibi 20 Temmuz karşı-darbesi de klikler ittifakı ve savaşımından ibaretti. AKP-MHP-Ergenekon’dan oluşan blokun aniden silahlarını birbirlerine doğrultabilecekleri tarihsel gerilimler henüz çözülmediği gibi ekonomik krizin gittikçe ağırlaşmasıyla birlikte silahlar birdenbire patlayabilir.

Siyasi bir darbe olasılığı da askeri darbe gibi ikili bir olasılıktır. Bir yandan silahlı gücü ve hukuk silahını elinde tutan AKP-MHP-Ergenekon blokunun eli örneğin 17-25 Aralık’a göre daha güçlüdür. Öyle ki, stand-upçıların, twiitercıların, ezan meselesinde CHP İzmir eski il başkan yardımcısının, Kürt siyasetçilerinin tutuklanması, bayramda sokağa çıkma yasağında yaşanan polis terörü bu gücün göstergesidir. Koşulların olgunlaşmasına göre eski ortakların birdenbire demir parmaklıklar arkasına gönderilmeyeceğinin garantisi yoktur.

Diğer yandan Davutoğlu ve Babacan’ın parti girişimlerinin Erdoğan’ı ürküttüğü ortadadır. MHP eliyle siyasi parti kanununu değiştirip milletvekili transferlerini engellemeye çalışmanın arkasında CHP’nin vekil vermesinden daha çok AKP’den olası kopmalardan duyulan korkuların yattığı aşikardır.

Darbe tartışmalarının son aylarda AKP eliyle sürekli ısıtılıp piyasaya sürülmesinin nedeni ise öncelikle AKP seçmen tabanını darbe korkusuyla bir arada tutmaktır. Ancak bu konsolidasyon çabası yanında AKP de hükümetinin pamuk ipliğine değilse bile sağlam bir ipe bağlanmadığının farkındadır. Darbenin nereden ve ne biçimde geleceğini kestiremediği için de darbe tartışmalarını sürekli gündemde tutarak (ve bir yandan da resmi ya/ya da resmi olmayan silahlı güçler oluşturarak) hem kendi pozisyonunu tabanının gözünde sağlam tutmaya çalışmakta hem de muhalefeti darbe konusunda en azından söylem düzeyinde belirli pozisyon amaya zorlamaktadır.

Muhalefet Cephesi

Muhalefet cephesi ise tam bir curcuna içinde görünüyor son zamanlarda. Hem hükümetin Meksika Açmazı’na büyük bir şevkle katılırken aslında çoğu zaman kendi ayaklarına sıkmakla meşguller.

AKP’den kopanlarla başlayacak olursak; Davutoğlu ve Babacan, Ramazan Bayramı günlerinde peş peşe ekrana çıkıp ahkam keserken AKP’de işledikleri suçlara yönelik sorularla karşılaştıklarında kafalarını sokacak delik bulamadılar. Ancak AKP içindeki hem eski suçları hem de güncel gerilim hatlarını bildikleri için AKP’ye bir iki güdük laf çakarak peşrevlerini sürdürüyorlar. Her iki ekip de AKP’nin üzerinden geçebilecek güçlü bir dalgayı bekleyen sörfçü gibiler. İşlerine yarayacak bir dalga olmadıkça da denizin üzerinde oyalanmakla meşguller.

CHP muhalefetteki “büyük abi” rolüyle AKP’nin ortaya attığı her zokaya “hıyar var diyene tuzlukla  koşan” alıklar gibi davranmayı muhalefet saymakla meşgul. Öyle ki korona salgını döneminde AKP Hükümeti’ni yerel düzeyde sıkıştıracak, özellikle sağlıkla ilgili önemli bilgilere sahip olmasına AKP’nin çıkardığı köpük balonlarını patlatmayı marifet saymaya devam ediyor.

Bu dönemde en acınası durumda olan ise İYİ Parti. MHP’nin zahiri görünümü olan İYİ Parti bir yandan HDP’ye taş atarak kendisinin iktidarın/hükümetin olası bir parçası olduğunu göstermeye çabalarken, diğer taraftan AKP’ye taş atarak kendisinin muhalefetin bir  parçası olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu bağlamda İYİ Parti’nin Meksika Açmazı’ndaki konumunda attığı her kurşun karşı taraftan sekerek doğrudan kendisine çarpıyor. Örneğin HDP’ye ateş ederken İstanbul dahil olmak üzere muhalefetin seçimleri kazandığı yerdeki HDP varlığı önüne konuluyor veya devletin bekası noktasında  AKP’ye destek çıkarken  Akşener üzerinden eski suçlar önüne seriliyor.

HDP’nin konumu da maalesef iç açıcı değil. HDP parti olarak var oluşundan bu yana gerçeklikten hiç bu kadar uzak kalmadı dense yeridir. Bayram arifesinde Kürt belediyelere kayyum atanmasında, Kürt siyasetçilerinin toptan bir şekilde tutuklanması karşısında HDP şablon reflekslerinin küçültülmüş biçimlerini tekrarlamanın dışında bir tutum ve pratik sergileyemedi.

HDP’nin yaşadığı ablukayı kimse reddedemez. Ancak acı olan HDP’nin bu ablukayı özellikle  Kürt Halkının muazzam direniş tarihinden ders ve güç alarak yarmaya yönelmek yerine burjuva liberal formlarla aşmak istemesidir. Bu nedenle HDP hâlâ seçim talebiyle yetinen ve CHP-İYİ parti blokuyla ilişkilenme yollarını arayan parlamentarist liberal siyaset hayallerinin peşinden koşturup duruyor. Hangi somut politika ve talepler temelinde yapacağına dair tek bir işaret içermeyen soyut bir “sokağa çıkma” yönelimini bile daha çok bir tehdit-şantaj unsuru olarak anıyor.

Sonuç olarak Türkiye’de ekonomik krizin ivmelendirdiği iktidar sınıfı içindeki hareketlenme ve gruplaşmalar kendisini iyice göstermeye başladı. Bu hareketlenmenin siyasi ayağında hem hükümet hem de muhalefet her vurulanı gol sanacak kadar derin bir akıl tutulması içinde topun gelişine vurmak dışında bir şey ortaya koyamıyor. İşçi sınıfı, emekçi kesimler ve Kürt halkı da başta önderlik yoksunluğundan kaynaklı olarak mevcut ivmelenmeye kendi müdahalesini yapacak pozisyondan henüz uzak.

İktidar cephesinde “Meksika Açmazı” haline bürünen kapitalist ekonomik-siyasi kriz askeri darbe dahil nasıl çözülecek olursa olsun mevcut şartlarda namlular her daim işçi sınıfı, emekçi kesimler ve Kürt halkına dönük olacak ve ateşlenmeden de inmeyecektir. Bu gerçeği görerek hızlandırmalıyız yarına dönük adım ve hazırlıklarımızı…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar