Metal’de son TİS sürecinin gösterdiği

Metal’de son TİS sürecinin gösterdiği

Bu kez derinde daha ‘farklı’ bir şey vardı. Eğer devrimciysek, sınıfa ve topluma ‘öncülük etmek’ diye bir iddiamız varsa yüzeydeki görüntüye takılıp kalmadan asıl ona dikmeliyiz gözümüzü!

Metal’de -2015’teki Metal Fırtına patlaması hariç- her toplu sözleşme döneminde aynı tiyatro oynanır:

Oyunun açılışını patron sendikası MESS yapar. Metal işçilerine hakaret anlamına gelen tekliflerle çıkar ortaya. Sektörde örgütlü sendikalar (Türk Metal, Özçelik-İş ve Birleşik Metal) bunu ‘tepkiyle’ karşılarlar. “Asla kabul etmeyeceklerine” dair demeç yarışına girerler. Aynı yarış ‘karşı teklifler’ konusunda da yaşanır. Özellikle kendisini “sınıf sendikacısı” olarak gösterip pazarlama çabasındaki Birleşik Metal, “siz ne isterseniz benim talebim bir fazlası” keskinliği sergiler.

“Teslim olmayacağız!.. MESS’e haddini bidireceğiz!.. Grevse grev, direnişse direniş…” demeçleri biribirini kovalar. Bu arada işçilerin gözünü boyayıp tabanın gazını almaya yönelik bazı eylemler örgütlenir. Fakat sınıfın asıl silahını oluşturan uyarı grevi, en azından üretimi yavaşlatma gibi eylemler asla olmaz bunların arasında. Ya ne yapılır? Sakal bırakılır mesela!!! Yemekhaneye toplu gidilir ya da yemek boykotu yapılır!!! Vardiya giriş-çıkışlarında servislerden 1 km. falan önce inilip fabrikaya yürünür!!! Üretimi aksatmayacak biçimde fabrika içinde oturulur!!! Falan filan.

Korkmak ya da paniğe kapılmak şurada dursun MESS patronları aldırmazlar bile bu soytarılıklara. Muhtemelen “Yıllardan beri aynı tiyatroyu seyretmekten bıktık” diye düşünüp mabadlarıyla gülerler.

Bu arada fabrikalarda tabanın seçtiği işçi temsilcileri bir yana genel merkeze çöreklenmiş sendika bürokratlarının ‘has’ adamları dışında kimsenin katılmadığı masa başı görüşmeler sırasında o TİS dönemine ilişkin satış çerçevesi belirlenir. MESS temsilcileri, sermayenin sınıf içindeki ajanları olan sendika ağalarının tabanın karşısına çıktıkları zaman zevahiri kurtarmalarını kolaylaştıracak küçük bazı tavizler verirler. O satış sözleşmesine imzayı önce faşist Türk Metal ve dinci geçinen ikizi Özçelik-İş basarlar. Bunun üzerine Birleşik Metal bu kez “isyanları” oynar. “Bu ihaneti reddediyoruz!.. Bu satış koşullarını tanımıyoruz!.. Gemileri yaktık, taviz yok!..” çığlıklarıyla ortalığı inletir. Fakat çok sürmez Türk Metal’in arkasına saklanıp onun satışını gerekçe göstererek paşa paşa imzayı basar ve perde kapanır.

Bir kez daha hatırlatalım: Bu orta oyunu sadece Metal Fırtına sırasında sökmedi! Daha doğrusu, metal işçilerinin Türk Metal çetesini sendikal hareketten silinmenin eşiğine getiren o görkemli isyanı bu beylik oyunun bir kez daha sahnelenmesine duyulan tepki temelinde patladı.

Fakat o deneyime rağmen aynı senaryo genel hatlarıyla bu TİS sürecinde de tekrarlandı. MESS çıtayı yine en alt düzeyde tutarak “3 yıllık sözleşme” şartı ve “yüzde 6 oranında ücret artışı” önerisiyle açtı. Bu kez üç sendika yan yana gelerek “yüzde 26’dan aşağısına asla razı gelmeyiz” tripleri attılar. Birleşik Metal yine daha yüksekten uçarak “En az yüzde 34” dedi. Hepsi kendi meşrebinde yine göstermelik bazı eylemler düzenledi. Türk Metal Bursa’da, Birleşik Metal Gebze’de miting yaptı. Kürsülerden “grev” tehditleri savruldu. Sonra yine önce Türk Metal ve Özçelik İş 30 Ocak sabahı gidip ilk 6 ay için yüzde 17, sonrasında yüzde 6 oranında bir artışa “evet” dediler. BMİS yine önce “Bu satışı tanımıyoruz” pozları takındı. “5 Şubat’ta grev” kararı aldı.3 gün sonra gece yarısı ajanslara ve sosyal medyaya bir açıklama düştü: Birleşik Metal de MESS patronlarıyla anlaşmıştı. Üstelik altına imzayı bastığı sözleşmenin 3 gün önce “satış” olarak nitelediği Türk Metal’inkinden hemen hiç farkı yoktu.

O ikiyüzlülük yetmezmiş gibi “sınıf sendikası” olduğunu iddia eden Birleşik Metal’in Merkez Yönetimi, “Bu gelişmenin ortaya çıkmasına aracılık eden  Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına teşekkür etmekle” kalmadı “Fabrikalardaki uyumlu çalışma ortamının bundan sonra da sürmesini yararlı gördüğü” güvencesini verdi kan emici metal patronlarına.

Tablonun sadece bu yönünü gördüğümüz zaman ‘Metal cephesinde değişen bir şey yok’ sonucunu çıkarabiliriz rahatlıkla. Fakat bu kez derinde daha ‘farklı’ bir şey vardı. Eğer devrimciysek, sınıfa ve topluma ‘öncülük etmek’ diye bir iddiamız varsa yüzeydeki görüntüye takılıp kalmadan asıl ona dikmeliyiz gözümüzü!

MESS patronları sınıfın TİS hakkını salam taktiğiyle doğrayarak ortadan kaldırmanın ilk adımlarından biri olan “2 yıl değil 3 yıllık sözleşme” dayatmasından neden bu kadar kolay vazgeçtiler sizce?.. Aynı şekilde, kapıyı yüzde 6 gibi komik ötesi bir rakamla açtıktan sonra “en fazla yüzde 8” derken yüzde 18 gibi ilk önerilerinin üç katı bir artışı neden bu kadar çabuk kabullendiler?..

Dikkat ettiyseniz her 3 sendikanın başındaki sendika ağaları da sergiledikleri tabansızlığı ve işin satış yönünü gözden kaçırıp perdelemek için bu iki göreli kazanımı öne çıkarıyorlar. Evet, MESS’in dayatmaları içinde özellikle ‘TİS’in geçerlilik süresinin 2 yıldan 3 yıla çıkarılması’ sınıfın toplu sözleşme hakkının korunması açısından siyasi anlam taşıyan bir kazanımdır. Keza resmi enflasyon oranının istatistik oyunlarıyla yüzde 10 civarında gösterildiği ve önceki TİS’lerde yetinilen ücret artışları düşünülürse yüzde 18 civarında bir ücret artışı da ‘fena’ sayılmayabilir.

Tabii ki hem metal işçilerinin çalışma ve yaşama koşulları hem de ekonomik krizin giderek artan ağırlığı dikkate alınacak olursa sınıfın üretimden gelen gücünün ucunu göstererek dahi çok daha fazlası elde edilebilecekken bu kadar sınırlı ve göreli kazanımlarla yetinilmiş olması aynı zamanda bir ‘satış’ boyutu taşır.

Fakat tartışmayı buna indirgemek yani sorunu sadece ‘satış mı değil mi’ sınırları içinde ele almak fazla yüzeysel bir yaklaşım olur. İşin bu yönünün teşhiri gereklidir ve elbette yapılmalıdır. Fakat ondan da önemli olarak asıl şu soru metal işçilerinin ve sınıfın gündemine taşınmalıdır:

Önceki TİS dönemlerinde dayatmalarından bu kadar çabuk vazgeçip kolay kolay gerilememeleriyle tanınan MESS patronları ilk dayatmalarından bu kez neden ve nasıl bu kadar hızlı vazgeçmişlerdir? Bu hızlı gerilemenin nedeninin sektördeki sendikaların palavradan esip gürlemeleri olmadığı açık. Demek ki işin içinde başka bir ‘güç’ var. Nedir bu güç?

Sözü uzatmanın alemi yok: MESS patronlarını gerileten güç metal işçileri içindeki hoşnutsuzluk birikimi, giderek yoğunlaşan huzursuzluk ve gelecek kaygısıdır. Bunun yeni bir Metal Fırtına’ya dönüşmesinden duydukları korkudur.

Bu huzursuzluk aslında sadece metal işçilerine de özgü değil. Büyük fabrikalardan en küçük atölyelere, metalden tekstile, inşaattan hizmet sektörüne kadar bütün sektörlerde kendini bir biçimde hissettiren genel bir ruh hali bu. İşin özü, Türkiye’de işçi sınıfı huzursuzdur. Öyle ki, son bir yılda gerçekleşen irili-ufaklı işçi eylemi ve direnişlerin toplam sayısı son 10 yılın toplamına yakındır. Medyanın malum halinden dolayı bunların çoğu gündeme dahi gelmemekte, hatta sol güçlerin dahi görüş alanına girmemektedir. Fakat içten içe yaşanan kaynama kendini artık taşrada bile değişik biçimlerde eyleme dönüşerek dışa vurmaktadır. Yozgat gibi tutuculuğuyla ünlü, içine kapalı bir tarım kenti dahi maden işçilerinin direnişine sahne olmakta.

İşte MESS patronlarını, işlerin kontrolden çıkıp Metal Fırtınası’na benzer öfke patlamalarına dönüşmesinden korkmaya sürükleyen sınıfın genelindeki bu ruh halinin farkında olmalarıdır. Doğada nasıl bazı hayvanlar depremin gelişini önceden hissederlerse, burjuvazi ve Süleyman Soylu gibi bekçileri de işçi sınıfı ve toplumdaki tepki birikimi ve huzursuzluğun büyüklüğünü sezmekte aynı şekilde ‘ustadırlar’. Çoğu kez iç içe geçen tavizkâr ve saldırgan tutumlarındaki tırmanışın gerisinde de bu sezgi yatar zaten.

Ne yazık ki genel olarak sol, özel olarak devrimci radikal güçler bu konuda burjuvazi ve uşakları kadar yetenekli değildir. Aslında sorun bir ‘yetenek’ sorunu da değildir. Sınıfla ve toplumla olan bağların düzeyi, onlarla ne kadar iç içe olunduğudur. Günümüzde sol’un sınıfla ve toplumla bağları onların nabız atışlarındaki farklılaşmayı zamanında yakalayıp sezebilecek kadar gelişmiş ve güçlü olmadığı ortada.

Sol güçler olarak biz hâlâ yüzeydeki görüngülere bakarak, çoğu kez onları bile zamanında yakalayıp doğru yorumlamak yerine iş işten geçmek üzereyken kuyruğundan yakalayabilen bir gerilik, zayıflık ve yeteneksizlik içindeyiz. En keskin “sosyalist” geçinenlerimiz dahil metaldeki son TİS sürecini (de) uzaktan seyredip her şey bizim dışımızda olup bittikten sonra hariçten gazel okumamız da bunun göstergesi değil midir?..

Aklımızı hiç olmazsa bundan sonra -ve tabii bir an önce- başımıza toplamalıyız! Metaldeki son TİS sürecinin gelişim seyri, MESS’i bile bu kadar hızlı geri çekilmeye mecbur bırakıp işler kontrolden çıkmadan TİS sürecine noktalamaya sürükleyen dinamikle devrimci tarzda buluşmanın yeni yol ve yöntemlerini bulmalıyız! Bunu başarabilmek için tabii ki önce sınıf dinamiğinin önemini ‘hatırlamalı’, ezici bir çoğunluğunu proletaryanın oluşturduğu toplumu örgütleyip harekete geçirmekle kalmayıp bu harekete olabilecek en geniş kitlesellik ve burjuvazi karşısında sonuç alıcı bir süreklilik kazandırmanın yolunun sınıfın örgütlenmesinden geçtiğinin bilinciyle hareket etmeliyiz!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar