MLPD’nin “yeni-emperyalist ülkelerin ortaya çıkışı üzerine” tezine eleştiri -I

MLPD’nin “yeni-emperyalist ülkelerin ortaya çıkışı üzerine” tezine eleştiri -I

MLPD, 2016 yılında yayınladığı “Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı” adlı çalışmasında Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir dizi ülkeyi “yeni-emperyalist güçler” olarak adlandıran bir tez ileri sürdü

Ege Deniz

Almanya Marksist Leninist Partisi MLPD, 2016 yılında yayınladığı “Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı” adlı çalışmasında Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir dizi ülkeyi “yeni-emperyalist güçler” olarak adlandıran bir tez ileri sürdü.

Bu çalışmaya göre “bir dizi yeni emperyalist ülkelerin” ortaya çıkışı “emperyalist dünya sistemi içinde devasa güç kaymalarını ifade etmektedir.” Bununla birleşik olarak “dünya ekonomisinde yeni bir görünüm” söz konusudur. Her ne kadar “klasik emperyalist güçler doğal olarak ortadan kaybolmasa da” bugün “yeni emperyalistler” yayılmacılık ve saldırganlıklarıyla öne çıkmış durumdalar.

MLPD’nin “Yeni emperyalistleri” (emperyalistleşen başka ülkelerin de bulunduğu belirtilmekle birlikte) başlıca 14 ülkedir:

BRİCS ülkeleri Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika; MİST ülkeleri Meksika, Endonezya, Güney Kore ve Türkiye ve Ayrıca Arjantin, Suudi-Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran. … 3,7 milyar insan, yani dünya nüfusunun yarısından fazlası bu 14 ülkede yaşamaktadır.” (Stefan Engel / Yeni-Emperyalist ülkelerin ortaya çıkışı üzerine / 2017 Türkçe baskısında Giriş bölümü)

MLPD’nin temel ölçütleri nelerdir

MLPD’nin (şimdilik 14 ülkeyi kapsayan grubu) “yeni-emperyalist ülkeler” olarak adlandırırken ileri sürdüğü temel argümanlar ve ölçüt olarak aldığı veriler nelerdir? MLPD’nin, aralarındaki ciddi farklılıkları çok hesaba katmadan topuna birden “emperyalist“ deme yanılgısına düşmesinin nedenleri, dile getirdiği kestirmeci ve yüzeysel formülasyonda içerilidir:

Yani emperyalist ülkeler, ekonomileri tekeller tarafından belirlendiği, tekellerin gitgide devletini kendilerine tabi kılmış olduğu ve bu tekellerin başka bölgeleri ve ülkeler üzerinde egemenlik kurmaya çalıştığı ülkelerdir.” Bu ‘en yeni kapitalizm’in belirleyici özelliği, sermaye ihracı oldu…” (Sf: 9)

Buna göre, ekonomide tekellerin hakim güç olduğu, sermaye ihracının (ki MLPD’nin kanıt olarak sunduğı daha ziyade „doğrudan yurtdışı yatırımlar“ biçimindeki sermaye ihracıdır) belirleyici bir özellik olarak kendini gösterdiği ve devlet kapitalizmine geçiş yapmış her devletin en azından “emperyalistleşen güç“ olarak görülmesi gerekir!

Bu yüzeysel ve eksik yaklaşımın bir sonucu olarak da, Fortune’nın, “satış gelirleri” ekseninde hazırladığı “Global En Büyük 500 Şirket” ya da Forbes’in, şirketlerin piyasa değerleri, ciroları, karları gibi unsurları bir arada ele alarak hazırladığı “Dünyanın en büyük kamuya açık 2000 şirketi” gibi listelerde “yeni-emperyalist” ülkelerdeki tekellerin artan sayılarda yer alıyor olmaları, emperyalistleşmiş olmalarını da önemli ölçüt olarak sunulabilmektedir.

Peki, göründüğünden bile daha az şey anlatan, örneğin, salt cirolarının büyüklüğü (hangi sektördedirler, yıllık kar büyüklükleri ve kar oranları nedir, sermaye yapıları nasıldır, dünya mali sermayesi ve dünyadaki -tröstler, karteller gibi- dev uluslararası kapitalist gruplar ile ilişkileri nelerdir gibi sorulara yanıt aramadan) bakımından şirketlerin alt alta sıralandığı “Fortune 500” listesi bu noktada ölçüt olarak alınabilir mi?

Ya da, Lenin’in tespit ettiği gibi emperyalizmde meta ihracının değil sermaye ihracının birinci planda olması olgusunun bu 14’lü grubunda da görüldüğünü kanıtlamak için “Doğrudan Yurtdışı Yatırımlar” kalemi bir ölçüt olabilir mi? Üstelik -sermaye ihracının günümüz emperyalizmi açısından çok daha önemli olan diğer biçimlerine dair bir şey söylemeden- o yatırımların (tekstil, beyaz eşya, çelik vb.) hangi sektörlerde gerçekte hangi uluslararası üretim zincirinin devamı/ikincil, üçüncül halkası olduğu sorularını sormadan!..

Bunun gibi, tekelci burjuvazinin sınıf egemenliğinin kurulması, devletin bu sınıfın çıkarlarına tabi hale getirilmiş olması ve kapitalist derinleşmede hatırı sayılır mesafeler kaydetmiş olmak, bir ülkenin emperyalist olması için yeter koşullar mıdır?

Bir diğer gariplik ise şu: MLPD’nin -sayıları toplu olarak artmış ve artacak olan “yeni-emperyalist” ülkelerin olduğu şeklindeki- görüşün ortaya çıkardığı sonuca göre (eski emperyalist ülkelerdeki nüfus da buna eklendiğinde) dünya nüfusunun ezici çoğunluğunun yaşadığı ülkeler geri kalanları (azınlıktaki nüfusun yaşadığı ülkeleri, ulusları ve kaynaklarını) aralarında yeniden paylaşmaya yönelmişlerdir.

Ve bunların yanında (MLPD’nin bu çalışması için “önem taşımayan”) “bir dizi ülkede de belirmeye başlayan yeni emperyalist ülkeye dönüşme süreci” söz konusudur.

Böyle bakıldığında, örneğin, (MLPD’nin, tezini temellendirirken kanıt olarak gösterdiği bir konu olduğu için söyleyelim) “Doğrudan Yurtdışı Yatırımlar”da Türkiye’yi, İran’ı oldukça gerilerde bırakan bir Malezya ya da Tayvan’ın neden yeni emperyalist ülkeler arasında sayılmadığını sormadan edemiyor insan.

Aynı şekilde, Forbes’in “Dünyanın en büyük kamuya açık 2000 şirketi”ne dair 2016 verilerini bu tezini temellendirmek için bir başka önemli “kanıt” olarak gösteren MLPD’nin çalışması, söz konusu listede Türkiye’den daha fazla şirketi ile yer alan Tayvan’ı (47 şirketi var); ya da 19 şirketle yer alan İrlanda’yı, keza listede 15 şirketi bulunan Malezya’yı ya da 15 şirketle yer alan Tayland’ı neden “yeni-emperyalist ülkeler”den saymadığını sormak yerinde olurdu. Ama örneğin aynı listede 2 şirketi ile yer alan Arjantin ve listede hiç şirketi bulunmayan İran “yeni-emperyalist” olarak tespit ediliyor. Bu keyfilik değilse baştan aşağı tutarsızlıktır.

Gerçekten de, buradan açıkça görülüyor ki, MLPD’nin yaklaşımı, kullandığı ölçütlerin uygulanması bakımından bile tutarsızdır. Söz konusu çalışmanın Giriş bölümünde “bir dizi ülkede de belirmeye başlayan yeni emperyalist ülkeye dönüşme süreci bu araştırma açısından önem taşımaz“ denmesi durumu kurtarmaya yetmiyor!

Ya da şöyle soralım: Daha bir dizi ülkede azımsanmayacak gelişme gösteren kapitalizm ve kapitalist tekelleşme süreçleri, bu yöndeki niceliksel gelişme belli bir aşamada niteliksel dönüşüme uğradığında (ve proletaryanın devrimi daha da geciktiğinde) emperyalist ülkelerin sayısı söz gelişi 50’ye, 100’e ulaşmayacak mıdır?

MLPD, bu önemli konuyu, dünya emperyalist-kapitalist sisteminin kendi içindeki ilişkilerin bütününden kopararak ele almakta, aralarındaki ciddi farkları gözardı ederek aynı torbaya koyduğu ülkelerin “yeni-emperyalis ülkeler” olduğunu ispatlamak için (kavramları ve verileri de buna uydurmaya çalışarak) hangi verinin ya da ölçütün hangi sınırlar içinde geçerli olacağı ya da olamayacağı üzerine bir sorgulamaya bile girişmeden, kestirmeden (kafasındaki) sonuca ulaşmaktadır!

Bir kere, MLPD’nin “yeni-emperyalist ülkeler” sepetine doldurduğu ülkelerden Rusya ve Çin’in bu grubun içerisinde değerlendirilmesi doğru olmadığı gibi bunu haklı gösterecek bir gerekçeden de yoksundur.

İkincisi, MLPD’nin, sözünü ettiği “bu en yeni kapitalizmin belirleyici özelliğinin sermaye ihracı“ olması olgusundan, tam olarak ne anladığı, ya da bundan neyi kastettiği açık değildir. Açık değildir, çünkü, Lenin’den öğrendiğimiz şekliyle, bundan, meta ihracının değil sermaye ihracının birinci planda olması anlaşılıyorsa, 14’lü grup içerisine sokulan ülkelerin çoğunluğu açısından bu kesinlikle geçerli değildir.

Söz konusu ülkelerin çoğunluğu açısından sermaye ihracı, GSYİH, İhracat-İthalat, Sermaye Giriş-Çıkışının toplamı gibi ekonomik büyüklükler karşısında birincil değil tersine, önemli derecede geri kalmaktadır. Ki, MLPD’nin bu ülkelere dair bahsettiği “sermaye ihracı” ağırlıklı olarak “doğrudan yurtdışı yatırımlar” biçimindeki sermaye ihracıdır. Bu nokta önemlidir zira emperyalist ülkelerin gerçekleştirdiği devasa büyüklüklerdeki sermaye ihracatında tahviller, envai çeşit menkul değerler, krediler, borçlar vb. biçiminde ihraç edilen sermayeler (MLPD’nin yeni-emperyalist gördüğü ülkelerin çoğunluğunda sınırlı görünen bu türden sermaye ihraçları) önemli bir yer tutar.

Diğer taraftan, yine bu ülkelerin çoğunluğunda ekonominin “dış kaynak girişi”ne bağımlı olduğu gerçeğinden hiç söz etmiyor MLPD’li arkadaşlar. Oysa, diğer şeylerin yanında, bu ülkelerin -o da çok sınırlı olan- “sermaye ihracı”na karşılık “sermaye ithalatı” konusunda ne durumda oldukları üzerinde de durulmalıydı.

Örneğin, Türkiye’nin sermaye ithalatının sermaye ihracatını kat kat aşan büyüklüklerde olduğu bilinen bir durumdur. Türkiye’nin “ödemeler dengesi“nde sürekli bir dengesizlik hali vardır, “cari açıkları” yüksektir ve onun kısa vadede yüksek meblağlarda “sıcak para” girişilerine, orta-uzun vadede dışarıdan gelecek kredilere, borçlara sürekli ihtiyaç duyduğu, burjuva iktisatçılar dahil sık sık gündeme getirilen konulardır.

MLPD’nin sözünü ettiği (sermaye ihracının biçimlerinden birisi olarak) “doğrudan yurtdışı yatırımlar” ise, dizginleri mali oligarşinin denetiminde olan (ve uluslararası iş bölümünde yaşanan değişikliklere bağlı olarak şekil kazanan) uluslararası üretim zincirinde “taşeronluk” rolünün yerine getirilmesini aşmayan sınırlardadır.

Üçincüsü, MLPD’nin, onlara “yeni-emperyalist ülkeler” demesinin gerekçesi ve zemini olarak, günümüzde kapitalist ilişkilerin egemen olduğu ülkelerin ekonomilerinde tekellerin hakimiyet kurmuş olması, bunların devletlerini kendilerine tabi kılmış olmaları, bu ülkelerin emperyalist dünya ekonomisine kapitalist temelde entegre olduklarından öte bir gerçeğe işaret etmez.

Üstelik, bu temelde geliştirmek istediği görüşünü MLPD, Merkez Bankası vb. kurumların “özerkleştirilmesi”nden tutalım, uluslararası planda IMF, Dünya Bankası, DTÖ, Nato, G-8 vb mekanizmaların etkinliğindeki artışa paralel olarak “Ulus-devletlerin tasfiye edildiği” tezlerinin üretilmesine yol açacak kadar uluslararasılaşmış bir tekelci egemenlik yapılanması gerçekliği varken ileri sürmektedir.

Dördüncüsü, günümüzde herhangi bir yeni-sömürge ya da bağımlı ülkede görülen kapitalistleşme süreci, en yüksek aşamasına henüz gelmemiş kapitalizmin “serbest rekabet” döneminde görülen kapitalist gelişme çizgilerinden farklıdır. Şu anlamdadır ki, emperyalist-kapitalist dünyaya sonradan eklemlenen sömürge, yarı-sömürge, yeni-sömürge ve bağımlı ülkelerde oluşan işbirlikçi burjuva sınıfları -tıpkı siyasal iktidarlarının katı merkeziyetçi çizgiler taşıması gibi- daha baştan tekelci hakimiyet kurma yoluna girerler. Örneğin işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisi, daha “cumhuriyet”in kuruluş aşamalarından itibaren, arkasına devletin ve giderek emperyalist tekellerin desteğini alarak hızlı bir tekelleşme yoluna girmiştir. Ve hemen her alanda örgütlenmiş holdingleriyle 1960’lı yıllara gelindiğinde tekelci olgunlaşma sürecini tamamlamıştır.

Beşincisi; dünya çapında tekelci egemenlik kurabilmenin temel koşullarından olan, bu nedenle de emperyalist güçler arasında süren rekabetin ana konularından birisi olarak hammaddeler üzerinde denetim ve kontrol sağlamak konusunda, adı geçen ülkelerin ne durumda olduklarına dair MLPD hiç bir şey söylememektedir. Zaten söyleyemez de! Zira, yeni-olmayan birer emperyalist ülke olan Rusya ve Çin dışındakiler bu konuda diğer emperyalistlerle rekabete girebilecek bir konumda değiller.

Emperyalizm tekelci kapitalizmdir, kısa tanımından yola çıkarak hangi ülkede olgunlaşmış tekeller ve onların devleti kendine tabi kılma olgusu varsa -yanına bir de büyüklük olarak az ve nitelik yönünden sınırlı bir “sermaye ihracı” olgusunu ekleyip- orada “emperyalist güç” görmek akıl karı değildir.

Tekelci kapitalizm olarak emperyalizm, kendine bağımlı ülkelere kendi suretini de götürüyor. Dünya mali sermayesinin, emperyalist tekellerin altında, ona bağımlı ve onunla bütünleşmiş tekelci burjuva sınıflar oluşuyor. Bu, onların emperyalistleşme sürecine girdikleri anlamına gelmez. Kapitalist (ve bağımlı) ülke olduklarını gösterir.

Biçimsel bakımdan bu olay, bir dönem (ve sonrasında) faşizmin yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerde de görülmesine benzer. Faşizm ilkin, dünyanın yeniden paylaşılmasının gündeme geldiği savaş konjonktüründe, geriden gelen emperyalist güçlerde (Almanya, İtalya örnekleri) görülmüştü. Sonradan, emperyalistler ve yerel işbirlikçi burjuva sınıflar faşist yöntemi sömürge, yarı-sömürge ve bağmlı ülkelerde de sık sık kullandılar.

Dolayısıyla, (nasıl ki faşizmin görüldüğü yerde geriden gelen yeni emperyalistleşmiş bir devlet vardır demek ne kadar yanlışsa bunun gibi) ekonomide egemen tekelci burjuvazinin varlığı ve kapitalist gelişmede önemli mesafelerin katedilmiş olması “emperyalistleşme süreci”ne dair birer kanıt olarak sunulamaz.

Büyük emperyalist, küçük emperyalist ayrımı durumu kurtamaya yeter mi?

MLPD’nin “yeni-emperyalist ülkeler” dediği grubun içerisinden Rusya ve Çin emperyalistlerini çıkardığımızda geriye kalan ülkelerin (Türkiye, Suudi Arabistan, Hindistan gibi) bir kısmının “emperyal”, başka deyişle yayılmacı bir yönelime girmiş olmaları ya da (Brezilya, Türkiye, Güney Kore gibi) bazılarının kapitalist derinleşmede hatırı sayılır mesafeler kaydetmiş olmalarıyla birleşik “ulusal” tekellerinin uluslararası tekeller ve dünya mali sermayesiyle bütünleşmede ileri gitmiş olmaları, bu ülkeleri, diğer emperyalist güçlerle rekabete girebilecek birer emperyalist ülke olarak değerlendirmeye yetmez.

Bu ülkeler “bölgeselleşme” ve “yerelleşme” dolayımıyla “küreselleşen” günümüz emperyalizminin hiyerarşisi içerisinde -aralarından tek tek bazılarının potansiyel emperyalist güç olarak ileri çıkma olasılığını dıştalamayalım ve şimdilik diyelim- bölgesel hegemonya peşinde koşan güçlerdir. Bu yöneliş hem bölgesel lider güç olmak isteyen bu ülkelerin kendi aralarındaki rekabeti körüklemekte hem de yer yer “küresel” güçlerle çeşitli düzey ve konularda sürtüşmeleri çoğaltmaktadır. Gene de (Türkiye, İran, Suudi Arabistan gibi) bölgesel güç konumundaki ülkeler bugün adından söz ettiren “küresel” güçlerin tam karşıtı konuma gelmeyi göze alacak güçte değiller.

MLPD adı geçen broşürün29. sayfasında “Yeni-emperyalist ülkeler, eski emperyalistlerin nüfus bölgelerine karşı bölgesel emperyalist egemenliklerini tesis ettiler” diyor. Alt çizmenin kendilerine ait olduğu bu arkadaşlar “bölgesel emperyalist egemenlik” kavramını, öyle sanıyoruz ki, emperyalist egemenliklerini şimdilik bölgesel düzeyde tesis ettiler, anlamında kullanıyorlar.

Şimdilik “emperyalist” olma yönünü bir tarafa bırakarak konuşalım; bulunduğu bölgede ve çevresinde “bölgesel egemenlik” kurmada epey öne çıkmış bir Brezilya’dan, Güney Kore’den ya da Güney Afrika’dan bahsedilebilir. Ama örneğin bir Türkiye, İran, Suudi Arabistan’ın bu noktada durumu nedir acaba? Aynı bölgede ya da birbirine hemen komşu olan jeo-stratejik havzalarda bulunan bu ülkeler, bölgesel egemenliklerini aynı zaman-mekanda -ve birbirini dıştalayacak şekilde- nasıl tesis etmiş olabilirler?

Bunların bölgesel güç olarak öne çıkma konusunda aralarındaki rekabetin halihazırda sürdüğü ortada olan bir gerçektir. Sözgelimi Ortadoğu’da etkin olmak bakımından herbirinin diğerlerinden farklı olan güçlü/zayıf yanları vardır. Toptancı bir bakışla “bölgesel egemenliklerini tesis ettiler” demek için bu pilavın daha çok suya ihtiyacı vardır.

Örneğin İran, Türkiye’ye nazaran Ortadoğu’da şu anda daha etkili bir güçtür. Ve ama Türkiye, Suriye ve Rojava’ya yönelik yeni işgal saldırılarıyla -diğer nedenlerin yanında- İran’ın önünü kesmeye dönük hamleler yapmıştır. Türkiye bu tür adımları atarken bölgedeki diğer etkin güçlerin karşıtı olarak davranmaktadır. Fakat küresel güçler söz konusu olduğunda -bunlarla da yer yer sürtüşmekle beraber- birine ya da diğerine dayanmadan, birinin ya da diğerinin onayını almadan hareket edememektedir. Büyük emperyalist devletler kendi küresel-bölgesel çıkarlarına tam tersi bir durum olmadığı sürece Türkiye’nin “oyun sahaları”nı genişletmesine fazla ses etmemektedir.

Büyük emperyalist güçlerle kimi zaman sürtüşmelere neden olan (Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta attığı adımlar gibi) ileri çıkma çabaları ise, emperyalistler arasındaki eşitsiz gelişmeden kaynaklanan hegemonya boşluğunun ortaya çıkardığı çatlaklardan yararlanma yönelimi ve isteğinin sonucudur.

Yani, bölgesel “emperyalist egemenliklerini” tesis ettikleri söylenen ülkelerin yayılmacı politikalar doğrultusunda zaman zaman attıkları adımlar, eski emperyalistlerin nüfus bölgelerine karşı değil, buralarda varolan dengelerin ve dengesizliklerin, büyük emperyalist güçler arasındaki çatlakların izin verdiği ölçülerde olabilmektedir.

Büyük emperyalistler” demişken, Türkiye gibi ülkelere neden “küçük emperyalist” denmesin ki? Yakın bölgelere, çevreye yayılmak, bu yönde saldırgan politikalar gütmek anlamında denebileceğini varsayalım. Bunun kime ne zararı olur ki? Bu tür saldırgan, ırkçı, gerici-faşist devletlerin teşhiri de yapılmış olur böylece.

Gelgelelim, bu şekilde, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizmin tarihteki yeri, dünya mali sermaye egemenliğinin günümüzde aldığı yeni biçimler, yeryüzünün ve kaynaklarının yeniden paylaşılması konusunda yürürlükteki rekabet ve savaşların hangi alanlarda ve ne düzeyde sürdürüldüğü gibi konunun esasına dönük noktalar karanlıkta bırakılır.

MLPD’nin tezi emperyalizmin gerçek mahiyeti gölgeliyor

MLPD’nin -üstelik Çin ve Rusya’yı da dahil ettiği- 14 ülkeden oluşan grubu (ve anlaşılıyor ki aslında daha fazla sayıda ülkeyi) “yeni-emperyalistler” olarak değerlendiren yaklaşımı, Leninist emperyalizm teorisinin içini boşaltmakta, günümüz emperyalizmini, dünya mali sermayesi üzerinde beliren ve tüm dünyayı haraca kesen mali oligarşinin egemenliğinin gerçek mahiyetini ve işleyişini anlamayı zorlaştırmakta. Böylece can çekişen kapitalizm olarak emperyalizmin asalaklığının (ve çürümüşlüğünün) gerçek boyutlarının gözlerden gizlenmesine çanak tutmakta.

MLPD’nin görüş açısından, dünyadaki değişen dengelerden dolayı günümüzde sayıları 20-25’i bulan emperyalist ülke sayısı daha da artacaktır. Hem coğrafi yönden hem de nüfus bakımından yeryüzünün ezici çoğunluğunu emperyalist ülkeler oluşturmaktadır ve ama dünya mali sermayesinin gelişmişliği/olgunlaşması temelinde ortaya çıkmış mali oligarşinin egemenliği ve bunun sonucunda dünyayı haraca kesen bir avuç en büyük kapitalist ülkenin dünya hegemonyası için verdiği yeniden paylaşım mücadeleleri gerçeğini içeren bir kavram olarak emperyalizm bu niteliğini koruyacaktır!

İkincisi, mali oligarşi egemenliğinin içerili olduğu Leninist emperyalizm (teorisi ve) kavramı, ilkini (sayıları -öyle tekil olarak da değil toplu olarak- durmadan artan yeni-emperyalist ülke gruplarına dair MLPD’nin tezi türünden görüşleri) dıştalar.

Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” çalışmasında Lenin “Mali sermayenin bütün öbür sermaye çeşitlerinden üstünlüğü rantiyenin ve mali oligarşinin egemenliği anlamını da taşır; mali yönden ‘güçlü’ birkaç devletin bütün öbür devletler karşısındaki üstün durumunu da açıklar” der. (Emperyalizm-Kapitalizmin en yüksek aşaması / Sol Yay. Sf: 74)

Kuşkusuz, emperyalist ülkelerin sayısında bir artış görülebilir, geriden gelen bazı gelişmiş kapitalist ülkeler yeni birer emperyalist ülke olmaya aday olabilir. Ya da eskinin büyük emperyalistlerinden bazıları ciddi geriye düşüşler sergileyebilir. Tarihte emperyalizmin ortaya çıktığı dönemde hangi emperyalist ülkeler mevcut idiyse -ya da şöyle söyleyelim- iki dünya savaşında hangi ülkeler emperyalist rekabete ve savaşa giriştiyse bu niteliteki ülkeler günümüzde de bunlarla sınırlıdır, yenileri ortaya çıkamaz gibi bir mutlaklık ya da dogmatiklik söz konusu olamaz.

Ama bu noktada görülebilecek niceliksel (sayısal) artış, karşısında, niteliğin koyduğu sınırları bulur. Konu emperyalizm olduğu için, niceliğin (kapitalist gelişme bakımından niceliksel büyümenin) niteliğe dönüşmesi ise parçasal (tek bir ülke) düzeyinde ele alınamaz. Sözgelimi bir ülkenin kapitalist gelişmede yaşadığı niteliksel sıçrama, dünya çapında örgütlenerek belirli bir biçim ve içerik kazanmış, dünya ölçüsünde egemenlik kurmuş emperyalizmin bu niteliğinin koyduğu sınırlara toslar.

Bu nedenle, teorik açıdan, yeni emperyalist güçlerin ortaya çıkması elbette mümkündür ama dünya çapında tekelci egemenlikle karakterize olan bir sistemde bu pratikte ne kadar ve ne pahasına mümkün olabilir? Tarihte bir Rusya’nın, İtalya’nın, Japonya’nın gerileyişiyle ABD’nin önce ortaya çıkışı sonra “en güçlü” hale gelişi hangi süreçlerin sonunda nasıl gerçekleşmiştir? MLPD, epey hacimli bir ülkeler grubunun yeni-emperyalist güçlere dönüştüğü, daha başka ülkelerin de bu sürece dahil oldukları, olacakları yönündeki görüşlerini, konunun bu temel yönlerine dair fazla kafa yormadan kolayca dile getirdiğini görüyoruz.

[Sürecek]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

İlgili yazılar