Nasıl sosyalist oldum

Nasıl sosyalist oldum

Ömrüm boyunca gövdemle hayvan gibi çalıştım ve ne kadar çok çalıştıysam çukurun dibine de o kadar fazla yaklaştım

1876 Ocak’ında dünyaya gelen Jack London, Demir Ökçe, Martin Eden, Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı, Ateş Yakmak, Deniz Kurdu, Yıldız Gezgini, Uçurum Halkı adlı eserleriyle tüm insanlığı etkilemiştir. Onun “Nasıl Sosyalist Oldum” başlıklı yazısını Celal Üster’in çevirisiyle sunuyoruz.

“Benim, Töton putperestlerin Hıristiyan oluşlarına az çok benzer bir biçimde sosyalist olduğumu söylemek hiç de yanlış olmaz: Sosyalizm zorla kafama çakıldı benim. Değişme çağımdayken, sosyalizmi bulmaya çalışmak şöyle dursun, ona karşı savaşıyordum. Çok genç ve toydum, henüz dünyanın kaç bucak olduğunu anlamamıştım ve “bireycilik” denilen akımın adını bile duymadığım halde, bütün içtenliğimle güçlülerin zafer türküsünü söylüyordum.

Çünkü kendim de güçlüydüm. Güçlüydüm derken, sağlıklı olduğumu ve pazularımın iri olduğunu kastediyorum. Bunların her ikisi de insana kolayca saygınlık kazandırır. Küçüklüğüm Kaliforniya çiftliklerinde geçmişti. Çocukluğumda zengin bir batı kentinin sokaklarında gazete satıcılığı yapmıştım. Gençliğim ise San Fransisko Körfezi’nin ve Pasifik Okyanusu’nun ozon yüklü sularında geçti. Açık havada yaşamasını seviyor, açık havada çalışıyordum; hem de en zor işlerde. Hiç bir sanat öğrenmeden, o işten bu işe sürüklenip duruyordum. Dünyayı izliyor, dünyanın her şeyini güzel buluyordum. Bir kere daha söyleyeyim; bu iyimserliğin nedeni sağlıklı ve güçlü olmam ve her zaman kömür boşaltma ve tayfalık gibi kol emeğiyle yapılan bir iş bulabilmemdi. (…)

Orada, bir zamanlar çoğu benim kadar güçlü kuvvetli ve birer sarışın hayvan olan bin bir türlü insanla karşılaştım: Denizciler, askerler, emekçiler. Hepsi de ağır çalışma, güçlükler ve kazalar sonucunda perişan olmuş, çarpılmış, şekli şemaili değişmiş ve efendileri tarafından yaşlı birer at gibi bir kenara fırlatılmış insanlar. Onlarla birlikte çöp teknelerini karıştırdım, arka kapılardan kovuldum. Yük vagonlarında ve parklarda onlarla birlikte titreyerek uyudum. Onların benimki kadar, hattâ benimkinden de iyi başlayan ve orada gözlerimin önünde, Toplumsal Çukur’un en dibindeki mezbahalarda sona eren hayat öykülerini dinledim. Anladım ki, önceleri onların da son derece sağlıklı bir mideleri, çok güçlü bir gövdeleri vardı.

Ve onları dinlerken kafam işlemeye başladı. Sokak kadınlarını ve köprü altı çocuklarını kendime çok daha yakın hissetmeye başladım. Toplumsal Çukuru olanca somutluğuyla gördüm. Çukurun en dibinde onlar vardı. Biraz yukarılarında da ben duruyordum. Var gücümle kaygan duvara sarılmıştım. Kan ter içindeydim. Doğrusunu isterseniz ansızın dehşetli bir korkuya kapıldım. Bir gün gelecek, benim de gücüm tükenecekti! O zaman ne yapacaktım? Bir gün gelecek, henüz sapasağlam olan güçlü kuvvetli adamlarla omuz omuza çalışamaz olacaktım! Ne yapacaktım o zaman? İşte o zaman kendi kendime şöyle bir and içtim: Ömrüm boyunca gövdemle hayvan gibi çalıştım ve ne kadar çok çalıştıysam çukurun dibine de o kadar fazla yaklaştım. Bu çukurdan çıkacağım, ama pazularımı kullanarak değil. Bundan böyle ölesiye çalışmayacağım. Eğer bir daha ölesiye çalışırsam, yapmak zorunda olduğumdan bir damla fazlasını yaparsam Allah belâmı versin. O gün bugündür ölesiye çalışmaktan hep kaçıyordum. (…)

Geçirdiğim değişikliğe gelince. Sanırım, o kudurgan bireyciliğimin hayli etkili bir biçimde benden kopartıldığını ve onun yerine başka bir şeyin çakıldığını bütün açıklığıyla dile getirdim. Ama bir zamanlar nasıl bilinçsiz bir bireyci idiysem, bu kez de bilinçsiz bir sosyalist olmuştum. Yeniden doğmuş, ama yeniden kutsanmamıştım. Ne menem bir şey olduğumu anlamak için oradan oraya koşturup duruyordum. Hemen Kaliforniya’ya döndüm ve kitapların arasına daldım. İlk önce hangi kitaptan başladığımı hatırlamıyorum. Hem zaten bu önemsiz bir ayrıntı sayılır. Olmuştum; adına her ne deniyorsa, işte ondan olmuştum. Sonra kitapların yardımıyla, bir sosyalist olduğumu keşfettim. O günden bu yana bir yığın kitap okudum. Bu kitaplarda sosyalizmin iktisadî görüşleri anlatılıyor, sosyalizmin mantığı ve kaçınılmazlığı en açık bir biçimde ortaya konuluyordu. Ama bunların hiçbirinden, hani o Toplumsal Çukur’un duvarlarının çevremde yükseldiğini gördüğüm, durmadan aşağılara, en dipteki mezbahalara doğru kaydığımı hissettiğim günkü kadar derinden ve inandırıcı bir biçimde etkilenmedim.”


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

İlgili yazılar