O anın nasıl geldiği tarihteki en büyük sırdır

O anın nasıl geldiği tarihteki en büyük sırdır

Her devrim, genel bir bitkinlik ve tükenmeden sonra gelir ve dizginlenemez bir saldırganlık ortamında gerçekleşir. Otorite, sinirine dokunan bir ulusa tahammül edemez; ulus da nefret ettiği bir otoriteye daha fazla katlanamaz. Otorite tüm inanırlığını yitirmiştir ve elleri boştur; ulusun sabrı taşmıştır ve yumruklar sıkılmıştır

Devrim, Şah yönetimine son verdi. Sarayı yıktı ve mutlakiyeti gömdü. Her şey sarayın bir yetkilisi tarafından yapılan, görünüşte ufak bir hatayla başladı. O yanlış adım yüzünden krallık kendi ölüm hükmünü imzaladı.

Bir devrimin nedenleri çoğunlukla nesnel koşullarda -genel yoksulluk, baskı, kepazece yolsuzluk- aranır. Ancak bu görüş, doğru olmasına rağmen tek taraflıdır. Kaldı ki bu gibi koşullar yüzlerce ülkede bulunur, devrimlerse ender olarak patlak verir. Gerekli olan, yoksulluk ve baskının bilincine, ayrıca yoksulluk ve baskının bu dünyanın doğal düzeni olmadığı inancına varmaktır. Bu durumda deneyimin -ne kadar üzücüyse de- tek başına yeterli olmaması tuhaftır. Gerekli katalizör sözdür, açıklayıcı düşüncedir. Bundan dolayı zalimleri mermiler ya da hançerlerden çok, sözcükler -kontrolsüz, yeraltında başıboş dolaşan, başkaldıran sözcükler- korkutur.

Her devrim, genel bir bitkinlik ve tükenmeden sonra gelir ve dizginlenemez bir saldırganlık ortamında gerçekleşir. Otorite, sinirine dokunan bir ulusa tahammül edemez; ulus da nefret ettiği bir otoriteye daha fazla katlanamaz. Otorite tüm inanırlığını yitirmiştir ve elleri boştur; ulusun sabrı taşmıştır ve yumruklar sıkılmıştır. Gerilim ve giderek artan bir baskı havası sarar her yanı. Bir terör psikozuna girmeye başlarız. Boşalma yaklaşmaktadır. Onu hissederiz.

Devrimi kışkırtan otoritedir. Elbette bunu o kadar bilinçli olarak yapmaz. Yine de hayat tarzı ve yönetim şekli sonuçta bir kışkırtma haline gelir. Bu, seçkinler arasında bir dokunulmazlık duygusunun kökleşmesiyle ortaya çıkar: Biz her şeyi yapmakta serbestiz, ne istersek yapabiliriz. Bu bir aldanmadır; ancak belirli, rasyonel bir temele dayanır. Bir süre için gerçekten her istediklerini yapabilirlermiş gibi bir izlenim doğar. Bir skandalı başka bir skandal, bir yolsuzluğu başka bir yolsuzluk takip eder; suçlular hep cezasız kalır. Halk sessizlik ve sabır içinde bekler. Korkar; kendi gücünden henüz emin değildir. Aynı zamanda yanlışların ayrıntılı bir tutanağını saklar; bu yanlışlar bir an gelecek, tek bir bilançoda hesaplanacaktır. O anın seçilmesi tarihçe bilinen en büyük sırdır. Niçin bir başka gün değil de tam o gün? Sonuçta yönetim, daha dün bile çok kötü aşırılıklar yapmıştı ve yine de ortalıkta hiçbir tepki yoktu. Yöneten, şaşkınlık içinde kendi kendine sorar: “Ben ne yaptım? Nedir onları birdenbire harekete geçiren?” Yaptığı şudur: Halkın sabrını kötüye kullanmıştır. İyi de, bu sabrın sınırı nerededir? Nasıl tanımlanabilir? Cevap belirlenebilse de, her durum için farklı olacaktır. Kesin olan tek şey, böyle bir sınırın varlığını ve ona saygı göstermeyi bilen yöneticilerin uzun süre iktidarda kalabildiğidir. Ancak, böyle yöneticilerin sayısı pek azdır.

Şah bu sınırı nasıl çiğnedi de kendi idam hükmünü verdi? Bir gazete makalesi yoluyla. Otorite bilmelidir ki, dikkatsiz tek bir sözcük en büyük imparatorluğu bile yıkabilir. Otorite bunu biliyormuş ve uyanıkmış gibi görünür; ancak nefsini koruma içgüdüsü zayıfladığı, kendine fazla güvenme ve kibirlilik üstün geldiği anda büyük hatayı yapar ve çöker. 8 Ocak 1978’de hükümet gazetesi Etelat’ta Humeyni’yi eleştiren bir makale çıktı. O sırada Humeyni, Şah’a karşı bir mülteci olarak ülke dışında mücadele ediyordu. Despot tarafından zulmedilmiş ve ülkeden kovulmuş olan Humeyni halkın vicdanı ve taptığı kişi olmuştu. Humeyni efsanesini yıkmak, kutsal bir şeyi yıkmak, haksızlığa uğramış ve aşağılanmış kişilerin ümitlerini yıkmak demekti. Makalenin niyeti de tamı tamına buydu.

Şah, yalnızca kendini savunabilen, halkı memnun edemeyen bir sistem yaratmıştı. Bu onun en zayıf yanı ve son yenilgisinin asıl nedeniydi. Böyle bir sistemin psikolojik temeli, hükümdarların halkını hor görmesi ve cahil milletin her zaman, ardı arkası kesilmez vaatlerle aldatılabileceğine inancıdır. Fakat bir İran özdeyişi şöyle der: Vaatler, yalnızca onlara inananlar için değer taşır.

[Şahların Şahı / Ryszard Kapuscinski]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar