O kadar uzun boylu değil Ümit Kıvanç

O kadar uzun boylu değil Ümit Kıvanç

Türkiye solunun bütününü sürekli aynı torbaya doldurup önce karikatürleştirmek sonra da yerden yere vurmak, belirli aralıklarla tekrarlanan bir alışkanlık, hatta ayin halini aldı

H. Selim Açan

Artık yaşlandığım için mi ne, son yıllarda bir huy edindim: Saçma sapan iddialar üzerine inşa edilmiş yazı ve konuşmalara tanık olduğum zaman, “ruhum pörsüdüğü ya da beynim sulandığı için böyle saçmalamaya başlayacak olursam, bir an önce ölüp gideyim daha iyi” diye dua ediyorum.

Her şeye ve herkese tepeden bakıp her konuda kesin hüküm cümleleri kurma hakkını kendinde gören “bilge kişi” sendromu son yıllarda tavan yapmış olan Ümit Kıvanç’ın, Gazete Duvar’da gözüme çarpan son iki yazısını okurken aynı dilek döküldü ağzımdan.

19 Aralık tarihinde yayınlanan bunlardan ilkinde Kıvanç, ‘insanlığı dinamize edecek güçlü bir gelecek umudu inşa etmekle kitleleri sürüleştiren aşkınlık iddiaları arasındaki çelişki’ gibi anlamlı bir konuyu tartışırken, sözü yerli yersiz Stalin’e getirip ‘geçerken ona da çakmak’ gibi bir ucuz eleştirelliğe tevessül ediyordu. 1923 gibi bir tarihte “ekonomi yönetiminin yanı sıra sendikaları dahi askerileştirmeyi” savunabilen Troçki’nin eline geçseydi o iktidar gücü tarih acaba nasıl bir seyir izlerdi türü soruları da sorarak tartışılması gereken bir konunun kapsamı yanında gerçekten çok ‘hafif’ kaçan bu tür dokundurmalara hala neden ihtiyaç duyulur, anlamıyorum. Bu biraz da Ümit Kıvanç’ın, ‘ne kadar bilgili olduğunu ve konuları ne kadar geniş açıyla ele aldığını’ gösterme ihtiyacından kaynaklanıyor olsa gerek.

Kafasındaki taşlaşmış bazı ön kabullerden dolayı Ümit Kıvanç’ın sapla-samanı iyice birbirine karıştırdığı dünkü (22 Aralık) ikinci yazısı ise , ilkinden daha büyük -ve daha sinir bozucu- bir ‘dağıtma’ örneği.

Siyasal düşünce ve eylemlerinden dolayı cezaevinde de yatmış, şimdilerde galiba sürgünde yaşamak zorunda bırakılan Akın Olgun adındaki gazeteci bir arkadaşın, bundan 5 ay önce kaleme aldığı ve 28 Temmuz 2018 tarihinde Gazete Karınca’da yayınlanan bir makalesini (*) bahane ederek, Türkiye’deki bütün “sol muhalefeti” aynı sepete doldurup aklınca yerden yere vurmuş!!!

Akın Olgun, sadece Türkiye’de değil dünyada da dibe vurmuş olan sol’un, artık ‘muhalefet’ bile sayılamayacak ölçüde etkisiz konumdan bir an önce çıkma zorunluluğu -ve tarihsel sorumluluğunun- altını bir kez daha çiziyor yazısında. Kendisiyle birlikte insanlığı da çürüten kapitalizmin bunaltıp ezdiği emekçilerin her gün, hatta her saat nasıl büyük bir çaresizlik yaşadıklarını etkileyici bir örnekten hareketle resmettikten sonra, bu bunaltıya umut ve güven verecek devrimci bir çıkış yolunu elbirliğiyle inşa edemediğimiz sürece, o çaresizlik duygusunun hepimizi durduğumuz yerde çürütmeye devam edeceğine işaret ediyor.

Bu çemberin kırılabilmesi için önerdiği yol haritası da yalın ve net: Öncelikle, sistemin her yönden ezdiği toplumsal muhalefet güçleri arasında en geniş birlikteliği sağlayacak ortak merkezi talepler temelinde inatçı bir mücadele hattının örülmesi ve somut başarı ihtiyacı. Bunu başarabilmenin ön koşulu olaraksa, sol’daki geleneksel siyaset tarzı, anlayış ve alışkanlıklardan radikal bir kopuş.

Bunlar, gerçeklik duygusunu yitirmemiş aklı başında her sosyalistin ve devrimcinin yıllardır -üstelik çok daha açımlanmış ve somutlanmış olarak- dile getirdiği doğru tespitler ve mantıklı bir öneri. Yani ilk kez ve Akın Olgun tarafından dile getirilmiyor. Ama görülen o ki, Olgun’un yazısını dahi 5 ay sonra farkeden Ümit Kıvanç’ın bunlardan haberi yok.

Hadi bunu, kendisini her konuda görüş serdetme mecburiyetinde hisseden entelektüel faaliyetlerinin yoğunluğuna verelim. Fakat Akın Olgun’un o aklı başında yazısından hareketle Türkiye solunun bütün bileşenlerini aynılaştırarak çizdiği karikatürü hedef tahtasına oturtup arkasından yeltendiği saldırı karşısında aynı hoşgörü ve aldırmazlık sergilenemez kanısındayım.

Bu noktada, “haddini aşmak” deyimini kullanmak istemiyorum. Özellikle de sol zeminde tartışma, görüş alış verişi ve eleştiri söz konusu ise, kimsenin kimseye “had bildirme” hakkı olmadığı gibi, kimsenin de kendisini Vatikan’daki Papa ya da Hayrettin Karaman benzeri “had bildirmeye” yetkili bir makam konumunda görmemesi gerektiği görüşündeyim. Lakin bu yükümlülülüklerin sadece tek yönlü düşünülmemesi gerektiğine inanıyorum. Diğer yandan, eski Türkçe’de “had” diye tanımlanan bazı insani- ahlaki-vicdani sınırların olduğu da (ya da olması gerektiği de) unutulmamalı.

Ümit Kıvanç, “Muhalefet ve çaresizlik: Böyleyken böyle” başlığını taşıyan yazısının (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/22/muhalefet-ve-caresizlik-boyleyken-boyle/) hemen girişinde başlıyor ön yargılarını konuşturmaya: “(Akın Olgun’un yazısını kastederek -nba) Yazı, okunduktan sonra muhtemelen derhal yerden yere vurulacaktır, çünkü bir yaklaşım önerisi barındırıyor. Yeni yaklaşım önerisi, insanların kimlik haline getirdiği ve küçük iktidarlarını üzerine bina ettiği pek çok taşın bulundukları yerlerden çekilmesi demek. İnsanları yakınma yerine hal çareleri düşünmeye mecbur bırakabilir, Allah göstermesin. Mağduriyetin sürekli hazzı yerine çözüm aramanın meşakkatini geçirip rahat bozabilir. O rahat ki, bunca zulüm altında, bunca eziyeti çekerken bile bozulmamayı başarmış bir rahattır. Bu bakımdan, yazının sahibi, sadece yazısının yerden yere, kendisinin de ne bakımdan emperyalizm ve neoliberalizme hizmet ettiği suratına vurularak tekdir edilmekle kalmayacak, sosyal medya linçlerine hedef edilecek, bir daha asla kimsenin onun hiçbir dediğine kulak vermemesi sağlanmaya çalışılacaktır muhtemelen. Bunca senelik gelenek var!”

Kıvanç yaşadıklarından ne zaman ders alacak bilemem ama -bu ayrıca benim değil onun sorunu- ‘büyük laf’ edip bir kez daha çuvalladığı bir tahlil ve tahmin örneği sergilediğinin bilmem farkında mı?.. Türkiye’deki sol siyasi çevrelerin yazı ve yayınlarını olabildiğince yakından takip etmeye çalışan biri olarak, Olgun’un 5 ay önce yayınlanan o yazısı üzerine açılan bir ‘linç kampanyası’ şurada dursun, kaale alıp üzerinde kalem oynatan tek bir yazıya bile rast gelmedim bugüne kadar. Bazı dar mahfillerde bir şeyler yazılıp çizilmişse bilemem.

Zaten Akın Olgun’un yazısı, o güne dek -ve o günden sonra da- ondan çok daha ağır sorgulamalar ve çok daha somut çözüm önerileri içeren muhtemelen yüzlerce yazı ve herhalde onlarla sayılabilecek kitaptan farklı ve yeni bir şey söylemiyor ki…

Bu ülkenin sol entelektüellerinden biri olarak Ümit Kıvanç’ın, bunların hepsinden habersiz olması düşünülemez (Eğer öyleyse, durum çok daha vahim demektir). O zaman, “’kendimizi düzeltelim’ (önerilerinin -nba) en sıkı eleştirel mahfillerde dahi karşılığı şudur: biz zaten düzgünüz. Bugüne kadar gördüğümüz (budur)” şeklinde bir cümleyi, bütün sol’u kapsayan bir genelleme olarak nasıl kurabiliyor?..

Kıvanç’ın toptancı genellemeleri bu kadarla ya da yukarda aktardığım alıntıdaki “yeni’den ve yenilenmeden korkan rahat düşkünlüğü” ile sınırlı kalsa, “kendini böyle rahatlatıyorsa, bırak o da öyle düşünsün” der geçersin. Ama özellikle siyasi konulardaki eleştirilerini uçlaştırmayı tarz haline getirmiş ego burada durmuyor ki…

Kıvanç’ın yazısının neredeyse ilk satırından son satırına kadar her yanından fışkıran toptancı sol örgüt düşmanlığının örneklerini tek tek aktarmaya kalkmak uzun iş. Ama bu yazdıklarımı okuma zahmetine katlanan herkesi – işe yararsa, en başta da Ümit Kıvanç’ın kendisini- ellerini vicdanlarına koyarak, aslında tek bir sorunun parçalarını oluşturan şu soruları yanıtlamaya davet ediyorum:

Türkiye solunun istisnasız bütün bölükleri, “(bizim) hiçbir zaman herhangi bir sorunumuz olmamıştır” iddiasında mıdır?..

Başımıza gelen her şey, artık yerine, duruma göre, şu aşağıdakilerden biri veya birkaçı yüzündedir” dedikten sonra:

(gelmiş geçmiş bütün kapıları açan anahtar) emperyalistler, tercihen (dünyanın her yerindeki her şeyi yönetebildiği, ancak günün birinde tarafımızdan her nasılsa alt edileceği varsayılan, devlet yapısı ve dünya politikası hakkında pek az şey bilinen ve takip edilen) ABD emperyalizmi, bazen (kaçıldığında sığınılan, devlet baskısına karşı bizi savunması beklenen, demokrasi söz konusu olduğunda “kriterleri” kullanılarak iktidar eleştirileri yapılabilen, hattâ insan hakları ihlallerinde bazen yegâne umut ve destek kapısı, fakat bunlara karşılık herhangi bir şekilde ilişkide bulunmanın geneleve düşme gibi görüldüğü, karşı olmanın solculuğun beş şartından biri sayıldığı) AB, neoliberaller (adresi, adı sanı belirsiz kötü adamlar olarak sahip oldukları joker kimliğiyle her an her yerdeki her şeyi idare edebildikleri varsayılan, fakat ‘kimdir kardeşim bu pezevenkler’ dendiğinde cevaben en fazla iki ekonomistle üç siyasetçi isminin sıralanabildiği, bir nevi dünya-dışı yaratıklar)( (dünyayı idare eden gizli klik-tarikat anlamında “Yahudiler” demek bizim muhitte ayıp kaçacağı için bunun yerine ikâme edilen) Soros, neo’suz liberaller (zorlamayla bu kategoriye dahil edilen alâkasız insanlar da hesaba katıldığında toplam kırk yedi kişi), (Suudi Arabistan, ‘Katar sermayesi’, Al Jazeera kanalı, Kur’an kursları, tarikatlar, DAİŞ, El-Kaide, Fethullahçılar, İBDA-C, Akit gazetesi, AKP ve birbiriyle selam sabahı bulunsun bulunmasın her türlü dinî oluşum, hareket, ülke ve köy imamları:) dinciler, gericiler…”e bağlayan bir kafasızlıkla mı malüldür?..

Türkiye solunun bileşeni bütün örgütler, “Sorunlar bunların yüzünden doğmaktadır. Yoksa bizim tespitlerimiz ve çözümlerimiz doğru, sınanmış, hal çarelerimiz geçerli, etkin, önerilerimiz isabetli, sonuç alıcıdır. Örgütlenmemizse şaheserdir. Sadece doğruları halka izah etmekte bazı güçlükler yaşanıyor olabilir” diyebilecek kadar aklını yitirmiş midir?..

Türkiye solunun bütününü ve bütün solcuları sürekli aynı torbaya doldurup, içlerinden birinin ya da bazılarının ahmaklığını, saçmalıklarını, suçlarını, cinayetlerini, vb. hepsine teşmil ederek önce sol’u karikatürleştirmek, sonra da yerden yere vurmak, belirli aralıklarla tekrarlanan liberal bir alışkanlık hatta ayin halini aldı neoliberalizmin ideolojik saltanatının da güçlü olduğu yıllar boyunca. Ümit Kıvanç tevazu gösterip kendisini dışında tutmuş ama, “kimdir kardeşim bunlar” sorusuna devrimci Marksist yaklaşımdan hareketle yanıt verilirken, hani Murat Belge, Ömer Laçiner, Oya Baydar, Aydın Engin vd. gibi ilk ağızda sayılanlar arasında olmasa bile ikinci halkada adı geçen bir “yetmez ama evet’çi” olarak uzun zamandır bırakmış görünüyordu bu ritüeli. Görülen o ki, can çıkmayınca huy çıkmıyor.

(*) “Faşizm karşıtlığının çaresizliği” ve Demirtaş’ın Ketıl’ı- Akın Olgun (http://gazetekarinca.com/2018/07/fasizm-karsitliginin-caresizligi-ve-demirtasin-ketili-akin-olgun/)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar