Ölümü ‘kurtuluş’, yaşamayı “korkuyorum”la tanımlayan kadınların ülkesinde…

Ölümü ‘kurtuluş’, yaşamayı “korkuyorum”la tanımlayan kadınların ülkesinde…

İçişleri Bakanı Süleyman Solu’nun TV ekranlarından kadın cinayetleriyle nasıl mücadele ettiklerinin havasını basıp, kadın hareketine çattığı anlarda; basına, Nursaç Canan’ın öleceğini düşünerek kanıyla yazdığı mesaj ve hayatını ilişkin anlattıkları yansıdı! Ölümü “kurtuluş”, yaşamayı “korkuyla” tanımlıyordu Canan…

Haziran’ın ortalarına bile varmadan en az 18 kadının katledildiği Türkiye’de İçişleri Bakanı sıfatı taşıyan şahıs ekranlara çıkarak bu cinayetlerde sayının 155’ten 106’ya düştüğünden dem vurabiliyor. Kadına dönük şiddet ve cinayetin önlenmesi konusunda 111 bin kişilik bir ordu yarattıklarından, elektronik kelepçeden, telefonla yardım isteme programı olan KADES’ten, bu konuda görevli personelin 4 dakika içinde olay yerine ulaşarak cinayet ya da şiddeti engellediğinden bahsederken, lafı getirip kadın örgütlerine bağlamaktan da vazgeçemiyor. Hatta bu sorun üzerinden gelişen mücadelenin yarattığı literatüre de çatıyor. Marjinal olarak tanımladığı bu örgütleri ve aslında kadın hareketinin kendisini -örfleri, adetleri, dini değerleri de işin içine katarak-sorunu bilinçli olarak kadın-erkek çelişkisine indirgedikleri ve maksatlarının Türkiye’yi Batı’ya kötü göstermek olduğunu belirtiyor. “Mesele bir cinsiyet meselesi, erkek kadın kavgasına getirirsek biz bunun içinden çıkamayız” diyen Soylu, bunu dediği yerde “kadın cinayeti” demenin de yanlış olduğunu buyurup, “aile içi şiddet” kavramını öne sürüyor.

Soylu’nun kadın cinayetlerinin kışkırtılan gerici toplumsal cinsiyet kodlarıyla, sistemin sürekli ürettiği kadın düşmanlığıyla, bu yaklaşımın kurumlarına doğru nasıl saçaklandığıyla ilişkili olduğunu söylemesini beklemek elbette abes olurdu.  Fakat gerçek ortada. Gerek adli gerekse polis gücünün bu yaklaşımlarla hareket ettikleri için sayısız kez şikayette bulunan hatta koruma kararı alan kadınların göz göre göre nasıl katledildiği sayısız örnekle biliniyor. Dahası Şule Çet ya da son olarak Aleyna Çakır’da olduğu gibi parası ve iktidara ideolojik yakınlığı bulunanların işledikleri cinayetlerin üstünün alenen kapatılmaya çalışıldığını, kadın mücadelesi olmasa katillerinin ellerini kollarını sallayarak dolaşacaklarını hepimiz biliyoruz.

Soylu kuracağı ordudan, geliştirilen teknik takip araçlarından öve öve bahsetse de bu zihniyetin kadın cinayetlerini önleme niyetinin de niteliğinin de olmadığını bizzat konuşmasıyla ele veriyor. Tek dertleri “Batı’ya, dünyaya iyi görünmek” şeklinde özetleyeceğimiz pazarlama strateji olanların, konuyu aile kıskacı içinde tanımlayanların, cinayetlere karşı mücadele yürütenleri marjinal-düşman ilan edenlerin böyle bir sorunla hangi temellerde ilişkilenecekleri açıktır keza.

Nitekim Soylu bunları söylerken kendi deyimiyle “aile içi şiddet”te kadınların ne kadar çaresiz oldukları, bu şiddetin sona erebileceğine dair ne kadar umutsuz ve güvensiz oldukları yeni trajedilerle hayatın içinden konuşuyor.

Bunun son çarpıcı örneği de 23 yıllık evliliği boyunca Ragıp Canan denilen adamın şiddetine maruz bırakılan Nurtaç Canan oldu. Soylu’nun kutsallaştırdığı aile kurumu içinde yıllarca şiddet gören Canan, her defasında şikâyette bulunmaktan korkmuştu. Çünkü şikâyet ettiğinde arkasının çok daha kötü geleceğini düşünmüştü. Kadına dönük şiddet ya da cinayetler konusunda Soylu’nun dediği gibi bir iklim olmuş olsaydı gördüğü onca şiddete rağmen, bunu hayatı boyunca taşır mıydı?

Nurtaç Canan, yıllarca bedeninde taşıdığı şiddet izlerini gizleyerek yaşadı belki. Son noktada ayrılma kararı verdi, fakat bu kararına da kurşunlar yağdırıldı. Ragıp Canan’ın yağdırdığı kurşunlarla yaralanıp öleceğini düşünen Canan, kanıyla yere “Annem babam hakkınızı helal edin. Beni Ragıp vurdu. Kurtuldum” diye yazacak kadar çaresizdi.

Ömrünün özeti “kurtuldum” olmuştu.

Çünkü başka türlü kurtulabileceğine inancı yoktu. Soylu’nun kutsallaştırdığı o ailenin, geleneklere göre reisi olan erkeği için o ölümüne onun zimmetlisiydi. Üstünde her türlü hakka sahip olduğu zimmetlisi…

‘Lütfen beni kurtarın’

Ragıp Canan denilen alçak dün itibariyle gözaltına alındı. Kadın katillerinin-düşmanlarının, kadına şiddeti tıpkı Soylu gibi “aile içi mesele” derekesine indirgeyen yaklaşımla hareket eden yargı kurumlarınca aklandığı bu ülkede çok değil en fazla birkaç yıl sonra serbest bırakılacağını yaşayarak biliyoruz. Nursaç Canan da bunu bildiği için bedenindeki sayısız yarayla yaşamaya çalışırken “korkuyorum” diyor. Güçlü bir toplumsal dayanışma ve sahiplenmeyle kucaklanmadıkça korkması da son derece anlaşılır. Keza kocası denilen o alçağın yarın öbür gün yeniden karşısına çıkmamasının hiçbir güvencesi yok bu ülkede!

Kadını kölesi gibi gören, aile kurumunu her türlü pisliği yapmasını sağlayan bir özgürlük alanı olarak kodlayan Ragıp Canan ve onun gibi milyonlarca erkek Nursaç Canan’ın şu sözlerinde özetlediği gibi bakıyor dünyaya:

Korktuğum için şikâyette bulunamadım hiç. Genç kızları taciz etti. Müşterimle beni aldattı. Beni vurduktan sonra babamı arayıp ‘Git kızını öldürdüm, cenazesini kaldır’ diyor.  Bana hayatı boyunca ‘Benden ayrılamazsın seni sakat bırakırım’ deyip durdu. Öldüremediği için benden vazgeçmiyor. Yarım bıraktığı işi tamamlayacak. Lütfen beni kurtarın.

Soylu’nun gelenekleri, ananeleri, kutsallaştırdığı aile kurumunun özü özeti olan birkaç cümle sadece…

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar