Onların kavgası, Hayat’ı kurtarmak içindir

Onların kavgası, Hayat’ı kurtarmak içindir

Yoldaşları yanı başlarında vurulup düşünce uyku tutmaz onları kolay kolay, kabuslarla bölünür geceleri. Güneş yeniden doğduğunda ise bu korkuyu yenmeleri gerekir

Partizanlar kimlerdi? Çok şey ifade edebilecek, fakat uzunluğundan dolayı sıkıcı gelebilecek bir liste yapmadan da onların “herkes gibi” insanlar oldukları rahatlıkla görülebilir. Demek istediğim, birtakım idealler çerçevesinde olabildiğince iyi yaşamak isteyen insanlardı. Bu idealler bazen farklı farklı olsa da, ortak amaç insanların mutluluğuydu; kimilerinin aleyhine olacak şekilde bir avuç insanın değil, bütün insanların mutluluğu. Ne var ki, savaş onları tam da bu mutluluğa yönelmişken yakaladı. Çoğu için korkunç bir şey oldu bu. Hepsi de barışa tutkun, hayatı tüm benlikleriyle seven insanlardı. Fakat savaş onları ellerine silah almaya mecbur bıraktı. Partizan oldular, yani Ölüm Partisi’nden olanlara karşı Yaşam Partisi’nden olan erkekler ve kadınlar…

Doğanın insana en iyiyi ve en güzeli kendiliğinden sunabilmesini isteyen bilim insanlarının, bu işleyişi korumak adına zararlı böceklere savaş açmaları gibi, partizanlar da insanlık için zararlı olana, yani savaşa cephe aldılar. Savaşın kaynağında ise insanın o güne kadar gördüğü her şeyden daha korkunç bir zararlı vardı: Nazizm. Naziler insan hayatına saldırıyorlardı, yani kısacası hayatın kendisine. Partizanlar bu zararlılarla savaşarak, onları imha ederek, insanlığı kurtardıklarına samimi olarak inanıyorlardı. Böylelikle insanlık, aydınlığa doğru yoluna devam edebilecek, aksi taktirde anlamını yitirecekti.

Partizan diye adlandırılanlar, bir bakıma, insanlığın seçkin kesimiydi. Birçoğu öldü, fakat bu ölüm asla bir kurtuluş olmadı: Bakışları, süregiden hayata dönüktü. Katil olmak şöyle dursun, yüce idealler ışığında hareket eden, gerçek “hayat bilgeleri”ydi onlar.

Belirlenen saatte, birinci adam, hareket etmek üzere olan otobüse el bombasını attı. Çok sayıda ölü vardı. Hayatta kalan birkaçı her tarafa ateş ediyordu. İlk iki partizan sorunsuzca kaçmayı başardılar, fakat üçüncüyü saptayıp civar sokaklarda peşine düştüler. Yoldaşımız için işler sarpa sarmak üzereydi ki, köşe başında bisikletli bir delikanlıyla burun burana geldi. Genç, hiç tereddüt etmeden bisikletini ona verdi. Böylece kaçmayı başaran yoldaşımız, pedallara asılırken bir kafenin adını söyledi bağırarak; delikanlı bisikletini oradan alabilecekti. Nitekim birkaç gün sonra, bir diğer yoldaşın, rahat ve gevşek bir tavırla, söylenen yere bıraktığı bisikleti, öngörüldüğü gibi sahibi gelip aldı. Gerçekten de halka hiçbir şekilde zarar vermemeye çok özen gösteriyorduk. Bu şekilde davranmak bizce özellikle gerekliydi; zira halkın dayanışması olmazsa Direniş’in de etkili olamayacağını biliyorduk. Böylece, fiilen Direniş’te yer almayan binlerce ve binlerce kişi, ön saflarında partizanların bulunduğu savaşa kendilerince katılmış oldular. Zaten birbirine dostlukla kenetlenmiş güçlü bir geri hat olmaksızın, ön safların hiçbir değeri yoktur.

Öldürmekten zevk aldıklarını sanmayın. Onlar katil değildir. Kolayca tetik çeken film kahramanları değildir onlar. Hayatı sever ve hayata saygı duyarlar. Gençtirler, yaşamak isterler. Onların kavgası, Hayat’ı kurtarmak içindir.

Korkarlar. Yoldaşları yanı başlarında vurulup düşünce uyku tutmaz onları kolay kolay; kabuslarla bölünür geceleri. Güneş yeniden doğduğunda ise, bu korkuyu yenmeleri gerekir. Yine saldırıya geçilecektir çünkü. Tutuklanmak göze alınacaktır. Ölüm göze alınacaktır.

[Bir özgürlük tutsağı: Manuşyan / Mélinée Manouchian]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar