ÖO SÜRECİ: Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik*

ÖO SÜRECİ: Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik*

İlk olarak 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren 8 bölüm halinde Ufuk Çizgisi dergisinde yayınlanan bu metni, tarihsel öneminden dolayı üç bölüm halinde tekrar yayınlıyoruz

Faşizmin “F tipi” saldırısı, buna karşı direniş ve ÖO süreci, TDH’nin genel durumunun değerlendirilmesi sırasında ayrı bir başlık altında özel olarak üzerinde durulması gereken bir kesittir.

Çünkü bu süreç, her şeyden önce, devrimci hareketin 3 yıl boyunca neredeyse bütün gücünü ve enerjisini yoğunlaştırdığı ‘merkezi bir sorun’ özelliğine sahiptir.

İkinci olarak, devrimci kadroların yiğitliği ve ideallerine bağlılığı başta olmak üzere TDH’nin hala bütünüyle yitirmediği olumlu özellikleri kadar; derinleşmiş yapısal zaaflarının ve ‘90’lı yıllarda yaşanan deformasyonun yol açtığı bütün olumsuz özelliklerinin aynı anda ve bütün çıplaklıklarıyla kristalize oldukları bir kesittir.

Bu sürecin çeşitli yönlerine ilişkin olarak çok geniş bir devrimci-demokrat kesimin, hatta devrimci hareketin bizzat kendi tabanının ve kadrolarının kafalarında bugün bile hala çok ciddi soru işaretleri, aydınlığa kavuşmasını bekledikleri karanlık noktalar vardır. Bunlar sadece, tarihsel-siyasal bakımlardan tamamen haklı ve kaçınılmaz olan bu devrimci direnişin meşruiyetinin değil, devrimci hareketin genel gidişi ve güvenirliğinin sorgulanması boyutlarına kadar varan eleştirilere de kaynaklık etmektedir.

Ortaya çıkan sonuçlar ışığında tarihsel süreçler üzerine tekrar tekrar düşünme ve gelecek adına bunlardan devrimci sonuç ve dersler çıkarma yeteneği ve refleksleri körelmemiş hemen her devrimci örgüt, bugün, kendi özgül durumuna da bağlı olarak farklı yönlerin öne çıktığı, çapı ve derinliği itibariyle de farklılıklar gösterse de son tahlilde bu süreçten kaynaklanan bir dizi sorun ve sonuçla boğuşmak durumundadır.

Dolayısıyla bu süreci bütününün kapsamlı ve dürüst bir devrimci muhasebesinin yapılması, TDH’nin sadece yakın geçmişinin değerlendirilmesi açısından değil geleceğinin şekillendirilmesi açısından da belirleyici bir yere ve öneme sahiptir. Direnişin büyüklüğüne ve ağırlığına dahi yakışmayan ciddiyetsiz bir oportünizm sergileyerek ucundan kıyısından değinmeler biçiminde onun üzerinden atlamaya kalkışmadan ya da seçilmiş bazı yönlere dayalı kuru ajitasyonlarla işi geçiştirmeye çalışmadan bu sürecin bütün yönleriyle dürüstçe tartışılıp değerlendirilmeki, son olarak, halka, şehitlere ve tarihe karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur.

Konferans Raporu’muzda, bu sürecin bütününe ilişkin değerlendirme ve eleştirilerimizin şimdilik özünü ve genel çerçevesini ortaya koymakla yetineceğiz. “F tipi” saldırısının gündeme gelişinden itibaren cezaevlerinde ve dışarda yaşanan gelişmelerin somut olgulara, örneklere ve belgelere dayalı daha ayrıntılı ve kapsamlı bir değerlendirmesini ise Konferans sürecimizin ardından önümüzdeki dönemde yapacağız.

Bu sürece ilişkin değerlendirme ve eleştirilerimizi bugüne kadar neden yapmadığımız sorusuyla çok karşılaştık. Bunun asıl olarak bir tek nedeni vardı: Özellikle direniş sürerken ona daha fazla zarar verecek tartışma ve polemiklerin içine girmeyi doğru görmedik. Bu sorumsuzluğu fütursuzca sergileyenlerin, üstelik hiçbir utanma ve sıkılma duymadan belgelere dayalı gerçekleri bile tahrif ederek yönelttikleri seviyesiz saldırılara bile bu nedenle yanıt vermedik.

ÖO Direnişi’nin genelde bitmesinin ardından gelen dönem, devrimci hareketin saflarında bile yoğun bir duygusallığın yaşandığı bir dönemdi. Yaralar tazeliğini koruyordu. Bu kadar yiğitçe ve fedakarca sürdürülen bir direnişin hiç haketmediği bir çıkmaza, politik ve moral bir yenilgiye sürüklenmiş olmasının yarattığı hayal kırıklığı ve öfke oldukça büyük ve yaygındı. Bu ortamda yapılacak değerlendirme ve eleştiriler sırasında soğukkanlılığın korunabilmesi kolay değildi ve asıl önemlisi, devrimci amaçlarla ve devrimci temellerde yapılacak değerlendirme ve eleştirilerin dahi tasfiyeci liberal ruh hali ve yaklaşımlar tarafından sadece direnişin bütünüyle mahkum edilmesi yönünde değil, devrimci hareketin geneline ve devrimciliğe karşı istismar edilmesi olasılığı yüksekti. Özellikle bu sonuncu tehlike bugün de elbette bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Fakat öte yandan devrimci hareket ve tek tek onun bileşenleri, bu sürecin nesnel, bütünlüklü ve devrimci bir değerlendirmesini ortaya koymaktan ve bunları tartışmaktan kaçınmaya devam ettikleri sürece, hem direnişin kendisine hem de devrimci hareketin bütününe ilişkin olarak parçalarla sınırlı, bölük pörçük ve görüngüsel bilgi kırıntıları ve algılamalara dayalı olumsuz sorgulamaların giderek kemikleşmiş yargılara dönüşmesinin önünü alabilme olanağı yoktur.

DHKP-C ve TKEP/L, 8-10 civarındaki eylemciye dayalı olarak ÖO’nu hala sürdürüyorlar. Dünyada ve Türkiye’deki genel siyasal-toplumsal koşullar ve gündemin geldiği noktayı da bir an için bir tarafa bırakacak olsak bile; eylemin cezaevlerinde genel ve kitlesel bir karakter taşıdığı, ÖO eylemcilerinin sayısının bile 100’lerle sayıldığı, dışarda bütün zayıflığına ve yetersizliğine karşın yine de ele avuca gelir bir desteğin olduğu koşullarda dahi önüne koyduğu asgari talepleri bile elde edemeyen bir direniş biçiminde ısrarın, devrimci güçler dışında sürdüğünden dahi kimsenin haberinin olmadığı bugünkü koşullarda 8-10 devrimciyi daha ölüme yatırarak neyi elde edebileceğini düşündüğünü devrimci mantık ölçüleri içinde açıklayabilmenin olanağı yoktur. Ama bu ısrarın nedenlerini ve bunun da temelinde yatan mantığı, siyaset anlayışını ve kültürü görmek zor değildir. Kendi kendini de sürüklediği açmazların içinden çıkamadığı için onun tutsağı haline gelmiş bir mantığın ürünüdür ilk olarak bu ısrar. İkinci olarak, bu kadarlık bir güçle bugünkü koşullarda, mücadelenin asıl hedefi olması gereken burjuvazi ve faşist devletten, ileri sürdüğü talepleri elde edemeyeceğinin herhalde kendisi de farkındadır. Fakat buna rağmen bu biçimde ısrar etmesinin nedeni de zaten bu değil; sırf kendi dışındaki devrimci güçlere ve duyurabildiği kadarıyla kamuoyuna “Bakın işte, biz hala sürdürüyoruz!” diyebilmek içindir. Üçüncü olarak bunu ayrıca, bu görkemli direnişin bu noktalara gelmesinin nedenleri konusunda gelecek ve gelişebilecek eleştiri ve sorgulamaların önünü, “Direniş henüz bitmedi, sürüyor” gerekçesiyle kesmeyi kolaylaştıracağı düşünülmektedir.

Her yönüyle ‘eşsiz’ bir süreç

ÖO Direnişi, birçok yönden dünyada bugüne dek benzeri yaşanmamış bir direniş örneğidir. En başta kitleselliği ve süresinin uzunluğu ile eşsizdir. Yüzlerce ölüm oruççusunun bayrağı birbirlerinden devralarak ayları ve mevsimleri değil yılları devirdikleri bu çapta ve kitlesellikte bir başka ÖO pratiği dünyada yaşanmamıştır. Ödenen bedellerin yüksekliği ile eşsizdir. 107 devrim savaşçısının şehit düştüğü, 500’den fazlasının değişik düzeylerde sakat kaldığı bir başka ÖO direnişi yoktur. Çoğu kafalardaki önyargıları parçalayamamıştır belki ama, çoğu sınırları parçalayan bir eylemdir. Devrimci iradenin yenilmezliği ve direngenliği karşısında, tıp bilimi bile şakın kalmıştır. İnsanın korkunç bir biçimde alçaltıldığı, toplumsal ideallerin ve ideallere bağlılığın, erdemin, onurun, kimliğini ve kişiliğini koruma ve özsaygının unutulduğu/unutturulduğu bir dünyaya ve topluma, insana özgü bu değerlerin yaşadığını ve yaşatıldığını bir kez daha anımsatmıştır…

Ancak onu sadece sınırsız bir saygıyı hakeden yönlerini öne çıkartarak yapılacak her değerlendirme, sadece tarihe karşı değil direnişin kendisine karşı da sorumsuz ve saygısız bir tutumun ifadesi olur. Çünkü bu direniş sadece içerdiği devrimci yiğitlik, cesaret ve kararlılık yönleriyle değil, politik-taktik bakımdan yapılan korkunç hatalar yönüyle de tarihte bir benzerine herhalde bundan sonra da kolay kolay rastlanmayacak bir örnektir.

Örneğin bu kadar büyük bedeller ödendiği halde, toplumsal desteklerini zaman içerisinde de olsa büyütüp çoğaltmak şurada dursun, başlangıçta sahip olduğu kadarını dahi asıl olarak kendi elleriyle bu kadar hızlı tüketip eriten bir başka süreç örneği yoktur. Başından itibaren koşulları doğru değerlendirmemekle kalmayıp, bunlardaki değişmeleri, hatta göstere göstere gelen tehlikeleri dahi görmemekte ısrar ederek kendi kendini çıkmaza sürükleyen bu denli büyük bir körlük örneği de herhalde çok azdır. Bütün hesabını uzun bir süre ölümlerin sayısındaki artışın yaratacağını umduğu basınç üzerine kurarak kendi kendini politik-diplomatik bir pasifizme mahkum eden, bu yüzden inisiyatifi fiilen hasmına ve kendi dışındaki güçlere terkeden; eylemin haklılığını ve meşruiyetini gölgelemek amacıyla düşmanın yaptığı demagojileri etkisiz kılacak yeni karşı taktikler geliştireceği yerde, yaptıklarıyla ve çizdiği zigzaglarla amacı ve hedefleri konusunda bizzat kendisi yoğun bir bulanıklık yaratan stratejik-taktik önderlik yeteneksizliği ile de bu süreç gelecek açısından ders çıkarılması gereken eşine az rastlanır bir olumsuz örnektir.

Dolayısıyla bu direnişin nedenleri ve amacının, tarihsel haklılığı ve meşruiyetinin en yakın destek güçleri nezdinde dahi sorgulanmasına neden olan tutum ve yaklaşımların devrimci bir eleştirisi yapılmadığı sürece, ne bu yiğitçe direniş layıkıyla savunulup yüceltilmiş olur ne de bu süreçte sadece ağır fiziki kayıplara uğramakla kalmayıp belki bundan daha ağır bir politik-moral güç kaybına uğrayan TDH inandırıcılığını ve güvenirliğini yeniden kolay kolay kazanabilir.

Saldırının stratejik amacı, öncekilerden farklıydı

ÖO sürecinin ister saldırı ve lekeleme amacıyla yapılsın isterse onu savunma ve yüceltme adına yapılsın, sonuç olarak sadece belli yönlerinin öne çıkarılmasına dayalı, aynı zamanda yoğun bir duygu sömürüsü üzerinden yükselen demagojik yaklaşımlardan uzak bir biçimde nesnel bir değerlendirmesini yapabilmek için, öncelikle faşizmin “F tipi” saldırısının stratejik amacını, onu cezaevlerine yönelik daha önceki saldırılardan ayıran kapsam ve derinlik farkını ortaya koymak gerekir. Bu sadece direnişin tarihsel anlam ve öneminin görülebilmesi için değil; bu süreçte ‘tasfiyeci saldırıya karşı direniş’ adına bu kez ‘sol tasfiyeci’ bir çizgi izleyenlerin bütün yanılgı ve hesap hatalarının kaynağının görülebilmesi açısından da zorunludur.

Ayrıca, bu direnişin sadece devrimci radikal hareketin değil, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin geleceği açısından da taşıdığı anlam ve önemi göremeyenlerle ‘direniş’ adına ‘sol tasfiyeci’ bir çizgi izleyenlerin -konum ve tutum farklılıklarına rağmen- temelde birleştikleri noktalardan birincisi, bu saldırıyı son tahlilde bir “cezaevleri sorunu” olarak görüp algılamalarıdır. Bu sığ ve yüzeysel algılama, birincileri direnişe karşı giderek ‘düşmanlaşmaya’ kadar varan bir kayıtsızlığa sürüklerken; ikincileri de güçlerin hazırlanmasından ittifaklar siyasetine, eylemin zamanlamasından yapılması gereken politik manevraların zamanında yapılmayışına kadar hemen her konuda akıl almaz bir ‘politik körleşme’ye sürüklemiştir.

Faşizmin “F tipi” saldırısı, cezaevlerindeki devrimci tutsakları sindirip teslim almaya yönelik daha önceki saldırılarından farklı olarak TDH’ni ve onun şahsında sistemdışı bir karakter ve potansiyel taşıyan her türlü toplumsal muhalefet eğilimini sindirerek tasfiye etmeyi amaçlayan stratejik bir saldırıydı.

Saldırının anlamını ve bu stratejik amacını TİKB olarak Ulucanlar Katliamı’nın hemen arkasından gündeme getirdiğimiz “İçerde ve dışarda yaşamın hücreleştirilmesi” sloganıyla formüle ettik; buna bağlı olarak “İçerde-Dışarda Hücreleri Parçala!” temel sloganını ortaya attık. O kesitten itibaren de gerek cezaevlerinde gerekse dışarda yürüttüğümüz bütün faaliyetler sırasında dışımızdaki bütün devrimci ve demokrat güçlerin dikkatini öncelikle bu ilişkinin kavranması üzerine çekmeye çalıştık.

Bütün süreç boyunca cezaevlerinde olduğu gibi dışardaki güçlerimizin faaliyetlerine de yön veren temel yaklaşımımızın esaslarının ortaya konulduğu “’F tipi’ Saldırısına Karşı Mücadele Perspektifimiz” başlıklı genelgede (Merkezi Yayın Organımız Orak-Çekiç’in 2000 Eylül-Ekim’de çıkan 111. sayısında da yayınlanmıştır) saldırının amacını şu şekilde tanımlıyorduk:

…Bu konudaki taktiğimiz, bugün karşı karşıya bulunduğumuz ‘hücre tipi’ saldırısının stratejik amaç, buna bağlı olarak kapsam ve derinlik bakımından daha önceki saldırılardan farkını dikkate alan bir çözümleme üzerinden yükselmektedir.

Cezaevlerindeki komünist-devrimci tutsaklara yönelik her saldırı, doğası gereği, devrimci hareketi darbeleme amacının yanı sıra işçi ve emekçi sınıflar başta olmak üzere toplumsal muhalefete bir gözdağı verme, korkutma ve sindirme amacını da taşır. (…)

Fakat 12 Eylül dönemi de dahil bugüne kadarki saldırıların her şeye rağmen ilk ağızdaki hedefi; ‘içerdekiler’in teslim alınması, onların ezilip kişiliksizleştirilmesi, dışarıya yenilgi ve yılgınlık ruhunun taşıyıcıları olarak çıkmalarını sağlayacak bir tükenişe sürüklemek olmuştur. Kısacası, bugüne kadarki saldırılarda ağır basan yön ‘içeriye dönük’tür, içerdekilerin ezilmesi, kafaca ve ruhen de teslim alınmasıdır.

(…)

Bugün karşı karşıya olduğumuz Hücre Tipi (‘F tipi’) saldırısı ise, 12 Eylül ve ‘90’lı yılların saldırıları ile ortak çizgilere ve tarihsel bir devamlılık ilişkisine sahip olmakla birlikte, onlardan farklı olarak çok daha geniş kapsamlı ve stratejik bir amaca sahiptir. Hücre tipi saldırısı, burjuvazinin ‘devleti yeniden yapılandırma’ yönelimi kapsamında Türkiye devrimci hareketini (de) tasfiyeyi amaçlayan bir saldırıdır. Kürt Ulusal Devrimci Hareketi’nin yenilgi ve tasfiyesinden sonra Türkiye cephesinde de devrimci radikalizmi, militan bir devrim ve sosyalizm anlayışını, bu temelde örgütlenme ve yönelimleri boğmayı, en azından marjinalize edip ‘kabul edilebilir sınırlar’ içine çekmeyi hedefleyen bir saldırıdır…

F tipi” saldırısının stratejik amacını ortaya koyan bu tespitin arkasından, bunun, “…esneme olanakları neredeyse kalmamış, uzun yıllardır derin ve genel bir krizin pençesinde kıvranın sistem ve rejim açısından artık bir ‘tercih’ veya ‘niyet’ sorunu olmaktan da çıkıp bir ‘zorunluluk’ halini aldığını” belirttikten sonra, mızrağın sivri ucunun yöneltileceği noktayı şöyle tanımlıyorduk:

TDH’ni tasfiye yöneliminin bugünkü ayağını, bir yönüyle de ‘kilit halkasını’ cezaevlerine saldırının oluşturması doğaldır. Çünkü TDH’nin omurgasını oluşturan devrimci radikal örgütlerin yetişmiş, deneyimli kadrolarının ezici bir çoğunluğu bugün cezaevlerindedir. BU KUŞAĞIN, FİZİKİ İMHA DA DAHİL BİR BİÇİMDE ETKİSİZ KILINIP TASFİYE EDİLMESİ, TDH İÇİNDE 12 EYLÜL YENİLGİSİ ve ARKASINDAN GELEN BİRİNCİ TASFİYECİLİK DALGASININ YARATTIĞI ‘KUŞAK KOPUKLUĞU’NU DERİNLEŞTİRMEKLE KALMAYACAK; DEVRİMCİ RADİKALİZMDE ISRARLI İSTİSNASIZ BÜTÜN ÖRGÜTLERİ, KAPATILMASI İSTER İSTEMEZ YILLARI ALACAK CİDDİ İÇ ZAYIFLIK ve BOŞLUKLARLA KARŞI KARŞIYA BIRAKACAKTIR. Dünya devrim ve komünist partiler tarihinde geçmişle gelecek arasında dolaysız bir köprü işlevini gören yetişmiş kadro kuşaklarının kaybı ile sonuçlanan yenilgi veya büyük darberin arkasından gelişen süreçlerin tarihsel sonuç ve dersleri(nin) ışığında düşünülecek olursa, tehlikenin büyüklüğü ve ciddiyeti daha açık ve derinlemesine görülür…” (abç)

Saldırının amacı kadar daha önceki saldırılardan farkının görülmesi, geri ve titrek duruşlardan olduğu kadar, ‘direnme’ adına sorumsuz maceracı tutumlardan da uzak durulması açısından önemliydi. Bunların her ikisi de, aynı ölçüde tahrip edici sonuçlar doğurabilecek iki sakat ve tehlikeli yaklaşım özelliğine sahipti.

…Bu noktada, bedeli ne kadar yüksek olursa olsun eğer direnilmeyecek veya doğru dürüst dövüşülmeyecek olursa tarihsel sonuçları çok daha ağır ve yıkıcı olacak bir saldırıya karşı direnme sorumluluğu ile tekyanlılıkla da sakat bir dar görüşlülükle ‘direnme’ adına eldeki yetişmiş kadrosal güçlerin gereksiz ve aşırı kaybına meydan vermeme sorumluluğu arasında çok hassas bir devrimci denge tutturma yükümlülüğü çıkar karşımıza. BU SORUMLULUKLARDAN BİRİ ADINA DİĞERİ İHMAL EDİLECEK OLURSA HER İKİ DURUMDA DA SONUÇTA DEVLETİN HÜCRE TİPİ SALDIRISI İLE TDH’NE İNDİRMEK İSTEDİĞİ DARBEYİ KOLAYLAŞTIRICI ve DERİNLEŞTİRİCİ BİR SORUMSUZLUK SERGİLENMİŞ OLUR.” (agy, abç)

Şimdi burada bir parantez açalım. TİKB olarak bu değerlendirme ve uyarılarımızı, sol tasfiyecilerin tipik bir “öncü savaş” mantığıyla erken ve zamansız olduğu kadar bölücü bir tutumla da öz güçlerini bir an önce cepheye sürerek ÖO eylemine başlamalarının da, 19 Aralık Katliam saldırısının da aylar öncesinde yazılı biçimde ortaya koyduk. Ondan da önce, Ulucanlar Katliamı’nın hemen arkasından başlayarak Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu CMK’nın ve Bayrampaşa Cezaevi Konseyi’nin toplantıları başta olmak üzere, “F tipi” saldırısına karşı direniş taktiğinin tartışıldığı bütün zeminlerde defalarca ve ısrarla dile getirdik. Bunlar arasında, örgütümüzün 21. kuruluş yıldönümü vesilesiyle 20 Şubat 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde düzenlediğimiz bir paneli özellikle hatırlatmak gerekir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu güncel siyasal durumdan hareketle F tipi saldırısı ve buna karşı izlenmesi gereken direniş taktiğinin esasları üzerine düzenlediğimiz bu panele örgütleri adına konuşmacı olarak DHKP-C, TKP(ML) -bugünkü MKP-, TKP/ML ve MLKP temsilcilerini davet ettik. Bugün bu raporda özetlediğimiz temel yaklaşımımızın esaslarını o gün orada panelist örgütlerin yanı sıra, PKK dışında kalan hemen hemen tüm siyasetlerin temsilcileri ve kadrolarından oluşan yüzü aşkın devrimcinin önünde bütün açıklığıyla ortaya koyduk. O panelde de ortaya koyduğumuz görüşler, sadece bütünlüğünden kopartılmakla kalmayıp tahrif de edilerek daha sonra dedikodu ve demagoji malzemesi yapılmaya çalışıldı. Özellikle de, “faşizmin şimdi de TDH’ni tasfiyeyi amaçlayan bu saldırısıyla asıl olarak, nicel ve nitel yönden taşıdığı bütün zayıflıklara rağmen 12 Eylül sonrası yeniden derlenip şekillenen bir kadro kuşağını biçip bir biçimde etkisizleştirmeyi amaçladığına, onun için eylem biçimlerinin seçiminden zamanlamaya, ittifaklar siyasetinden özellikle de dışardaki destek güçleri ve halkalarının büyütülmesine kadar her konuda bunu akılda bulundurarak hareket etmenin önemine, bu nedenle liberal bir öngörüsüzlük ile sorunu hala ‘devletin cezaevlerinde otoritesini sağlamaya çalışması’ ile sınırlı gören sağcı gevşeklik ve geri duruşlardan olduğu kadar sorumsuz ve akılsızca bir tutumla bütün planlarını asıl darbelenmek istenen bu ana gövdenin bir an önce cepheye sürülmesi üzerine kuran veya buna yol açabilecek ‘solculuk’tan da uzak durulması gerektiğine” dair yaptığımız vurgular, TKP ve benzerlerinin 12 Eylül döneminde “kadroları koruma” adına izledikleri teslimiyetçi çizgi ile özdeşleştirildi. Halbuki daha o panelde de TİKB olarak, “Odağında ÖO’nun da yer aldığı uzun soluklu militan bir direniş çizgisi izlenmesini zorunlu ve kaçınılmaz gördüğümüzü” açıkça deklare etmekle kalmadık; hangi gerekçe ile olursa olsun bu saldırıya karşı eğer militanca direnilmeyecek ve doğru dürüst dövüşülmeyecek olunursa, TDH’nin sadece yeni bir ağır politik-moral yenilgiye uğramakla kalmayıp 12 Eylül döneminde Mamak ve Diyarbakır örneklerinin de gösterdiği gibi kadrolarını korumayı da başaramayacağını altını çize çize belirttik.

Bu değerlendirme ve uyarılar, o zamanlar sonuç olarak belli bir tahlile dayalı öngörüler özelliğine sahipti. Bugün ise, yaşanmış bir sürecin ardından ortada olan somut olgu ve sonuçlara dayalı olarak bir değerlendirme yapabilme imkanına sahibiz. Şimdi soruyoruz: Faşizm “F tipi” saldırısı ile elde etmek istediği sonuca büyük ölçüde ulaştı mı ulaşamadı mı? Bir kadro kuşağını “fiziki imha da dahil, bir biçimde etkisiz kılıp” örgütlü mücadelenin dışına düşürmeyi başardı mı başaramadı mı? “Devrimci radikalizmde ısrarlı istisnasız bütün örgütleri, kapatılması ister istemez yılları alacak ciddi iç zayıflık ve boşluklarla karşı karşıya” bıraktı mı bırakmadı mı? Örneğin bir 12 Mart döneminde de olduğu gibi ağır fiziki kayıplara uğramış olmakla birlikte TDH bu süreçten politik ve moral olarak güçlenerek mi çıktı, yoksa sadece yerleri kolay kolay doldurulamayacak yüzlerce deneyimli kadro ve militanını yitirmekle kalmayıp asıl güvenirliğini ve prestijini neredeyse tüketerek mi çıktı? Bu sürecin nesnel ve dürüst bir değerlendirmesi yapılacaksa eğer, bu soruların yanıtları da hiçbir kaçamağa ve demagojiye başvurulmadan açıkça ve dürüstçe ortaya konulmak zorundadır.

Devrimci kadroların ve aileler başta olmak üzere yakın destek güçlerinin sergiledikleri bütün militanlık ve fedakarlıklara karşın ÖO süreci, TDH açısından ağır bir politik-moral yenilgi olmuştur. İşin daha da acı olan tarafı, bu darbenin, “F tipi” saldırısına karşı direniş süreci boyunca sadece aymazlık ölçüsünde bir dar görüşlülükle hareket etmekle kalmayıp, bunu dar grupçu küçük hesaplarının basamağı olarak kullanma kafasıyla hareket eden sol tasfiyecilerin işledikleri korkunç hata ve yanlışların sonucu yenilmiş olmasıdır. Bu görkemli direnişi çıkmaza ve yenilgiye sürüklemekle kalmayıp, yenilgiyi özellikle de moral yönden bu kadar ağır ve yıkıcı hale getiren etken de zaten budur.

Bunun sorumluları, en az işledikleri hatalar kadar akıl almaz bir ‘pişkinlikle’ bugün hala kendi kendilerine ve birbirlerine, bu büyük, genel ve kitlesel direnişin adeta ‘tek gücü’, hatta ‘sahipleri’ymiş gibi “direnişin asli güçleri” payesini yakıştırıyorlar. Cezaevlerinde ve dışarda kendilerinin dışında kalan güçlerin çaba ve emeklerine, kanları birbirine karışmış şehitlerin ve direniş gazilerinin duruşlarına saygısızlığın ötesinde, onları sadece bütün süreç boyunca göstere göstere gelen tehlikeler karşısında körleşmeye sürüklemekle kalmayıp, yapılan bütün uyarılara kulaklarını tıkamaya sürükleyen sağırlıklarının da belirleyici nedenini oluşturan hastalıklı bir mantığı yansıttığı için altını çiziyoruz bunun. Yoksa kendileri ne kadar gizlemeye ve geçiştirmeye çalışırlarla çalışsınlar, onların neyin ne kadar ‘sahibi’ olduklarını bütün devrimci güçler ve demokrat kamuoyu biliyor. Fakat öte yandan, sol tasfiyecilerin işledikleri hataların büyüklüğü ne olursa olsun, bu, faşizmin “F tipi” saldırısına karşı ÖO Direnişi’nin tarihsel ve siyasal bakımlardan haklılığını ve meşruiyetini ne ortadan kaldırır ne de gölgeler. Sol tasfiyecilerin yaptıkları akıl almaz yanlışları öne çıkararak bu yiğit ve görkemli direniş sürecini, sanki bütünüyle bir “hatalar ve yanlışlıklar yığınından ibaret”miş gibi görerek “mahkum etmeye” kalkışmak, “gereksiz yere girişilmiş ve boşuna ölünmüş bir eylem” olarak tanımlamak da, en az birincisi kadar büyük bir vicdansızlık ve saygısızlığın ifadesi olur.

Sol tasfiyecilik, saldırının kapsam ve derinliğini göremedi

Sürecin bütün kritik aşamalarında ve bütün kritik konularda, herbiri birbirini doğurup besleyen akıl almaz tutum ve yaklaşımlar sergileyen sol tasfiyeci kafa, lafta ne söylerse söylesin, pratiğin de gösterdiği gibi, bu saldırının kapsam ve derinlik bakımından cezaevlerine yönelik daha önceki saldırılardan farkını bütün boyutlarıyla görememiştir. İçerde ve dışarda izlenmesi gereken ittifaklar politikasından ÖO eyleminin zamanlamasına, uzun süreli çok sert bir çatışma olarak yaşanacağı baştan belli olan böyle bir sürece güçlerin kafaca ve ruhça hazırlanmalarından gücümüzü aşan gelişmeler sonucu ortaya çıkabilecek olasılıklara karşı da önceden hazırlıklı olmaya, direnişin sahip olduğu güç ve avantajlar kadar zayıflık ve dezavantajlarının da bütünlüklü ve sağlıklı bir değerlendirmesini yapmaktan koşullardaki değişmeleri de dikkate alarak gerekli taktik manevraları zamanında yapmaya… kadar bütün kritik konu ve evrelerde sergiledikleri tutumların belirleyici nedenlerinden birincisi budur.

Onları korkunç bir darlık ve tek yanlılığa sürükleyen bu etkene, özellikle de kamuoyunda belli bir duyarlılık ve sahiplenmenin ortaya çıktığı evreden itibaren dar grupçu küçük rant hesapları eklenmiştir. Onları sadece görmemekle kalmayıp diğer devrimci ve demokrat güçler tarafından yapılan uyarıları dahi dikkate almamaya sürükleyen ikinci belirleyici etken de budur. Tabii ki, bir önceki bölümde değindiğimiz yapısal zaaflar ile ’90 sonrası süreçte ortaya çıkan deformasyon kapsamındaki ‘siyaset yapma tarzı’ ve kültürünün hastalıklı alışkanlıklarını da bunları bütünleyen etkenler olarak gözardı etmemek gerekir.

Hücre tipi saldırısının cezaevlerine yönelik daha önceki saldırılardan farklı olarak, belli bir kesitte yoğunlaşmış veya bazı yaptırımların yaşama geçirilmesi ile ‘sınırlı’ bir çatışma olarak geçmeyeceği baştan belliydi. Bu farklılık, en başta, “onun amacındaki farklılıktan ve bu amacın burjuvazi için taşıdığı önemden kaynaklıydı”. Amacın burjuvazi için taşıdığı önemden dolayı devlet bu kez, “belli bir direnişi ve kamuoyunda doğabilecek tepkileri göze alarak farklı bir hazırlık ve kararlılıkla” üzerimize gelecekti. “Kılıfına uydurabileceğini düşündüğü durumlarda Ulucanlar benzeri katliamlar yapmaktan kaçınmayacak…”, “…kısmi bazı tavizler de vererek bazı kesimleri ve ara güçleri tekrar yanına çekmeyi” deneyecek, hatta bunu belki başaracak, ama her halükarda “hücre tipi saldırısından kolay kolay vazgeçmeyecekti”. “Hücre tipi saldırısı ve buna karşı direnişin uzun süreli bir karakter taşıyacağı gerçeğinin görülmesi” amacıyla döne döne yaptığımız bu vurgulara bağlı olarak dikkatleri sürekli şu noktaya çekmeye çalıştık:

Hücre tipi saldırısı ve ona karşı direniş, tek bir hamleden ibaret olmayacaktır. Ulucanlar saldırısı ve ardından gelen ‘üçlü protokol’, Burdur ve Bergama sürecinin gelişimi göz önüne getirilecek olunursa, bu gerçek daha açık görülür. Hücre tipi saldırısı ve ona karşı direniş, ’96 benzeri bir kesitte yoğunlaşmış tayin edici sert bir çatışmadan ziyade, zamana yayılmış, zaman zaman alevlenip zaman zaman yatışmış gibi görünen, ama her seferinde tarafların bir önceki kapışmada kaldıkları noktadan istedikleri sonucu elde etmek üzere hamle tazeledikleri bir süreç olarak gelişecektir. SÜRECİN MUHTEMEL GELİŞİM SEYRİNİN NASIL KAVRANDIĞI, EN BAŞTA, İÇERDE ve DIŞARDAKİ GÜÇLERİN KAFACA ve RUHÇA HAZIRLANMALARI BAKIMINDAN OLDUĞU KADAR, GÜÇLERİN KULLANIMI ve EYLEM BİÇİMLERİNİN BELİRLENMESİ BAKIMDAN DA BELİRLEYİCİ BİR ROLE ve ÖNEME SAHİPTİR.

(…)

Ailelerin ve demokratik güçlerin hücre karşıtı hareketi, peşinden sürükleyebileceği bütün güç ve alanları kapsayan bir yaygınlık, kitlesellik ve eylemlilik düzeyine çıkamamıştır henüz. Fakat o, bu haliyle bile devletin saldırı hazırlıklarına sekte vurup inisiyatifi onun elinden almıştır. Bugünden sağlanan bu gelişme, tabii ki devletin bütün kozlarını oynadığı ve artık sürekli bir gerileme içinde olacağı anlamına gelmez. FAŞİST DEVLET, HENÜZ BÜTÜN KOZLARINI OYNAMADIĞI GİBİ, HÜCRE TİPİ SALDIRISINDAN DA KOLAY KOLAY VAZGEÇMEYECEKTİR. Bu nedenle, bugünkü durumdan hareketle REHAVETE KAPILINMAMALIDIR; fakat öte yandan, devletin önümüzdeki süreçte atak yaptığı, kısmi bazı tavizler de vererek bazı kesimleri ve ara güçleri tekrar yanına çekmeyi başardığı durumlarda dahi PANİĞE KAPILMAMAK GEREKİR. SÜREÇ BU YÖNÜYLE DE DALGALI BİR SEYİR İZLEYECEKTİR; karşılıklı hamlelerin, ileri atılmalar ve mevzi kayıplarının iç içe geçtiği, ortalığın zaman zaman durulur gibi olduğu, sonra tekrar alevlendiği vb. anlar ve kesitler yaşanacaktır. BUNDAN DOLAYI BÜTÜN BU SÜREÇ BOYUNCA, İÇERDE ve DIŞARDA, ÇOK SOĞUKKANLI, SABIRLI ve SORUMLU HAREKET ETMEK; GELİŞMELERİ ve OLGULARI ANLIK, KESİTSEL veya PARÇA İLE SINIRLI OLARAK DEĞİL, SÜRECİN BÜTÜNÜNE İLİŞKİN DEVRİMCİ BİR PERSPEKTİFİN İÇİNE OTURTARAK DEĞERLENDİRMEK GEREKİR. Bu kavrayışla hareket ederek, dışarda, ERKEN YORULMA, BEZGİNLİK ve KARAMSARLIK EĞİLİMLERİNE KAPILMAKSIZIN hiçbir çabanın boşa gitmeyeceği ve bunların ürünlerinin çatışmanın kızıştığı kesitte kendisini bir biçimde mutlaka göstereceği bilinciyle ısrarlı ve inatçı bir faaliyet sürdürmek yaşamsaldır.” (agy, abç)

Biz bu görüşteydik. Peki sol tasfiyeci mantık nasıl bir yaklaşım içindeydi? Onlar en başta, sorunun ‘tek bir hamle’ ile, cezaevlerinde bir an önce başlatılacak bir ÖO eylemi ile çözülebileceği yanılgısı ve saplantısı içindeydiler. 1984 ve ’96 süreçlerinden farklı olarak bu ÖO belki birkaç ay daha fazla sürecek, şehitlerin sayısı belki biraz daha fazla olacaktı ama devlet eninde sonunda masaya gelecek ve talepleri kabul etmek zorunda kalacaktı!!! Onların mantığı kabaca böyle işledi.

Bugün bunu inkar etmek için istedikleri kadar demagoji yapabilirler. Ancak bu mantığın kendini dışa vurduğu somut olgu ve veriler de ortada. Burada bunlardan şimdilik sadece ikisine işaret etmekle yetineceğiz.

Bu eylemde neden bu kadar fazla dökülme oldu? O zamanki TKP(ML)’nin de bugün nedenlerini ciddi bir biçimde sorgulamaksızın itiraf ettiği gibi, “…İş gelip 90’lı günlere dayanınca ölüm orucu içerisinde yer alanlardan dökülmeler gün geçtikçe geometrik bir şekilde artıyordu. Bu artış 150’lere dayanınca daha da katlanarak arttı.” (Gerçi DHKP-C kadroları diğer iki müttefiklerine kıyasla daha kararlı bir tavır sergilemekle birlikte eylemi bırakanların sayısı onlarda da az değildi. Ama sol keskinlik yarışında çoğu kez “kraldan fazla kralcı” yaklaşımlar sergileyen TKP(ML) ve ‘iliştirilmiş eylemci’ TKİP bu konuda da olağanüstü kötü bir pratik sergilediler. Örneğin, daha sonra da süren dökülmeler bir yana, TKP(ML)’nin 1. ve 2. ÖO ekibinde yer alanlardan şehit düşen devrimcilerin dışında kalanların hepsi 19 Aralık Katliamı’nı izleyen en kritik aylarda eylemi bıraktılar. Benzer bir pratik sergileyen TKİP’in, 2001 yazının ortalarına gelindiğinde eylemde artık direnişçisi bile kalmamıştı.) Üstelik bu insanlar, çok sayıda gönüllünün arasından seçilmiş ‘en güvenilir’ kadrolardı. 19 Aralık Katliamı’nın hemen arkasından teslim bayrağını çekenleri hariç tutarsak, herbiri kendi çapında belli sınırları aşarak bir yere kadar da direndiler. Peki daha sonra neden böyle ve bu kadar çok sayıda döküldüler? Çünkü bu kadar sert ve uzun süreli bir çatışmaya hazır değildiler. Sürecin bu kadar uzayacağını, üstelik aylar geçtiği halde devletin değil anlaşmak, görüşmeye dahi yanaşmayacağını ummuyorlardı. Kısacası, ‘beklenen’ zaferin öyle ‘beklenen’ süre içinde gelmediğini görmenin yarattığı hayak kırıklığı ve umutsuzluk sürükledi bu insanları asıl olarak direnişi bırakmaya.

Her şeyi ‘tek bir kılıç darbesi’ ile çözebileceğini zanneden mantık, F tiplerinde dayatılan gündelik yaptırımlara karşı tutum sorununda da doğru dürüst direnmemeyi beraberinde getirdi. Sayımlarda ayağa kalkılması, dilekçelerin “…arz ederim” ifadesiyle bitirilmesi, görüşlere gidiş gelişlerde ayakkabıların çıkartılmasının istenmesi… gibi yaptırımlara karşı başlangıçta direnilirken, Tekirdağ, Kartal Özel Tip ve Kandıra’dan başlayarak, “Şimdi bir ÖO süreci içindeyiz, tali konuları ÖO’nun önüne geçirmemek gerekir, zaten bu tür konular görüşme masasında çözülecek” gerekçesiyle direnmekten vazgeçildi. Burada önemli olan nokta, nasıl bir mantıkla hareket edildiğidir. Siyasi tutsakların devrimci kimliklerini ve kişiliklerini darbeleyip ezmeyi amaçlayan yaptırımların “büyüğü-küçüğü” mü olur? Bundan da önemlisi, her şeyin ÖO’na havale edilmesi, onun hedefinin de kendi içinde bir ‘mekan sorununa’ doğru daraltılması, saldırının amacının ne kadar dar kavrandığını göstermekle kalmaz, direnişin ana biçiminin yaptırım gücünü artırıcı değil zayıflatıcı bir rol oynar.

Yüzeysel ve yapay gerekçelerle yaratılan bölünme, erken ve zamansız çıkış

Saldırının amacının ve buna bağlı olarak olası gelişme seyrinin algılanışındaki tek yanlılık ve yüzeysellik, sol tasfiyeciliği asıl olarak, süreçteki dalgalanmaları soğukkanlı bir biçimde doğru tahlil edemeyerek aşırı subjektif ve zorlama gerekçelerle erken ve zamansız olduğu kadar çok daha güçlü bir çıkış yapılması imkanını resmen dinamitleyen bölücü bir tutuma sürükledi.

Sürecin daha sonraki seyri üzerinde de BELİRLEYİCİ bir etkide bulunan bu sorumsuz tutumun hangi yapay ve akıl almaz gerekçelere dayandırıldığının ve işin temelinde esasında hangi dar grupçu küçük hesapların yattığının üzerinde durmaya geçmeden önce, sol tasfiyecilerin “kendi başlarına da kalsalar ÖO’na başlama” kararını aldıkları evrede hangi noktada bulunulduğunun hatırlanması şarttır. Çünkü bu sürecin arka planındaki gelişmeler, devrimci hareketin kadroları tarafından dahi yeterince bilinmemekte; bu yüzden de tek yanlı ve çarpıtılmış ‘resmi tarih anlatımı’na dayalı demagojik spekülasyon ve değerlendirmelere dayanak yapılabilmektedir.

F tipi saldırısının “işaret fişeği” olarak gördüğümüz Ulucanlar Katliamı’nın arkasından yaşananların ayrıntılarını ‘şimdilik’ kaydıyla bir tarafa bırakacak olursak, 2000 yılının Temmuz ayına gelindiğinde cezaevlerinde bulunan bütün örgütlerin “F tipi” saldırısına karşı nasıl bir yaklaşım ve olası tutum içinde oldukları ortaya çıkmıştı. CMK’nın 12 Temmuz 2000 gecesi Bayrampaşa Cezaevi’nde yapılan ve hücre tipi saldırısına karşı direnişin talepsel çerçevesini ortaya koyacak programatik bir metnin hazırlanması kararının alındığı bir toplantısının ardından; bu süreçte odağında ÖO’nun yer aldığı bir direniş çizgisi izlenmesinin ‘gerekli ve kaçınılmaz’ olduğu görüşünde BİRLEŞEN TİKB, TKP/ML, DHKP-C ve TKP(ML) arasında dörtlü görüşmeler başlatıldı. Bu dört örgüt arasında 20 veya 21 Temmuz, 5 Ağustos ve son olarak 20 Ağustos günlerinde yapılan toplantılarda; ÖO eylemine hangi koşullarda başlanacağından B1 kullanımı da dahil eylemin yürütülüş disiplinine kadar her konunun ele alınıp belli bir sonuca bağlandığı ayrıntılı bir ‘EYLEM PLANI’ üzerinde dahi MUTABAKAT SAĞLANDI. Sadece 20 Ağustos gecesi yapılan son toplantıda, DHKP-C temsilcisi, eylemde B1 kullanılacağının kamuoyuna baştan açıkça deklare edilmesi gibi konuları “kendi içlerinde bir kez daha değerlendirme” ihtiyacı duyduklarını belirtti.

28 Ağustos 2000 günü DHKP-C’den ikili bir resmi görüşme daveti aldık. O gece yaptığımız görüşmede DHKP-C temsilcileri, öz olarak: ‘ÖO eylemine başlamakta geç kalındığı görüşünde olduklarını, zaman kaybedildiğini, buna karşın devletin Eylül ayında TBMM açılır açılmaz TMY’nin kamuoyunda en fazla duyarlılık yaratan 16. Maddesi’nde yapacağı küçük bir değişiklikle F tiplerindeki katı bir tecrit uygulanmayacağına dair yanılsama yaratarak kamuoyu desteğini zayıflatıp F tiplerine yasal bir meşruiyet kazandırmaya hazırlandığını, eğer biz bu kesitte ÖO gibi bir eylem içinde olmazsak bu manevraları etkisizleştiremeyeceğimizi ve daha sonra işimizin daha da güç olacağını, bu arada birçok örgütü ÖO konusunda istekli veya samimi görmediklerini, nitekim TKP/ML’nin Ümraniye’deki yönetici kadroların dahi bu konuda muğlak konuşmalar yaptıklarını, dolayısıyla daha fazla beklemenin ÖO’na karşıt eğilimleri güçlendireceği…” görüşünde olduklarını belirterek, bu gerekçelerle örgüt olarak “tek başlarına dahi kalsalar harekete geçme ve ÖO’na başlama kararı aldıklarını” deklare ettiler.

Ardından, “Bu kararları TİKB olarak ilk kez bize açtıklarını, çünkü biz de kendileriyle birlikte hemen başlamayı kabul edersek diğer örgütleri ikna etmenin daha kolay olacağını” eklediler. TKP(ML)’nin de kendileriyle birlikte hareket edeceğine hemen hemen ‘kesin’ gözüyle bakıyorlardı ve “eğer biz de kendilerine katılacak olursak, ÖO konusunda hala kararsız olan örgütlerin de eninde sonunda katılmak mecburiyetinde kalacaklarını” düşünüyorlardı. Bu zaten DHKP-C’nin özellikle de cezaevlerinde siyaset tarzının herkes tarafından bilinen ve ona karşı bir ‘güven krizi’ yaratan geleneksel yöntem ve alışkanlıklarından biriydi.

DHKP-C’nin bu kararına, duyduğumuz andan itibaren şiddetle karşı çıktık. Aşırı subjektif ve zorlama bulduğumuz görünürdeki gerekçelerine verdiğimiz yanıtların özünü, birazdan yazılı bir belgeden aktaracağız. Bunların yanı sıra, o gün ve o günden sonra gerek kendileriyle gerekse de TKP(ML), MLKP başta olmak üzere diğer bütün örgütlerle bu karara ilişkin olarak yaptığımız bütün görüşmeler sırasında, böyle bir adım atılacak olursa doğabilecek tehlikeler kapsamında ayrıca özellikle şu iki noktanın altını ısrarla çizdik:

1) Erken ve zamansız bulduğumuz böyle bir adım atılacak olursa, bu, sadece cezaevlerinde değil aileler başta olmak üzere dışardaki destek güçlerinin saflarında da yeni bölünmeler, tereddütler ve gerilimler yaratır. Halbuki saldırının amacı ve asıl hedefi düşünülecek olursa, içerde ve dışarda mümkün olabilecek en geniş birlikteliklerin yaratılıp güçlendirilmesi, eylemin zamanlamasından çok daha yaşamsal bir öneme sahiptir. Bugün böyle bir gecikme söz konusu olmakla birlikte, yarın bir gün bu yüzden bir gecikme olsa dahi bunun doğuracağı sakıncaları gidermek mümkün ve nispeten daha kolay olur; ancak zaten en büyük handikaplarımızdan birini oluşturan parçalanmışlığı derinleştirip kemikleştirecek tutumların yol açacağı tahribatları gidermek çok daha zordur ve bunlar direnişe çok daha fazla şey kaybettirir.

2) Açık ve net bir program temelinde kafalarındaki soru işaretlerini ve kuşkularını giderecek yeni bir diyalog süreci işletilecek olursa ÖO temelinde bir direniş cephesine kazanılmaları mümkün başka örgütlerin varlığı da bir yana, hem sayısal güç ama asıl önemlisi birleşik siyasal ağırlık bakımından liberal bir kayıtsızlık içindeki bazı kesimleri dahi etkileyip direniş çizgisine çekme şansına sahip dört devrimci örgüt arasında eylemin nasıl yürütüleceğine varana kadar bir ittifak sağlanmışken şimdi kalkıp “ben tek başıma da kalsam harekete geçiyorum” demenin F tiplerine karşı genel direnişin seyri ve geleceği açısından en zararlı sonuçlarından biri de, devletin zaten yaptığı “F tiplerine karşı çıkanlar, küçük ve bilinen bir azınlık” demagojisinin etki gücünü artıracak olmasıdır. Bırakalım genel kamuoyunu, demokrat kamuoyunun, hatta ailelerin bile önemli bir kesiminin kafasında da bu konuda zaten soru işaretleri ve tereddütler vardır. O kesitte yaptığımız görüşmeler sırasında kendilerine de açıkça ifade ettiğimiz gibi, bu kuşku ve güvensizlerin nedeni ve muhatabı DHKP-C idi. Bu nedenle, kendilerini de, “Hangi gerekçe ile ve hangi biçim altında olursa olsun hücre tipi saldırısına karşı direnişe, bu sanki ‘devletle DHKP-C arasında bir çatışma’ görüntüsü verecek tutumlar sergilenecek olursa, bu sadece direnişe değil size de çok zarar verir. Bu arada bizim aylar öncesinden beri dikkatleri çekmeye çalıştığımız ‘bir kadro kuşağını biçerek devrimci örgütleri zayıf düşürme’ saldırısının ilk hedefi de esasında sizsiniz. Eğer bu tuzağa düşecek olursanız, sizin de direnişin de ödemek zorunda kalacağı bedeller çok yüksek olur…” diye uyardık. O zamanlar “Merak etmeyin, biz de bunun farkındayız…” dediler ama, yüzeysel ve yapay gerekçelerle sadece erken ve zamansız bir çıkış yaparak değil, süreç boyunca sergiledikleri tutumlarla da esasında kendilerinin tam da bu görüntüyü yaratma hesabıyla hareket ettiklerini gösterdiler.

24 saat içinde keskin bir zigzag çizenlerin gerekçeleri

28 Ağustos ile 6 Eylül 2000 günleri arasında geçen süre içinde DHKP-C temsilcileri ile iki resmi görüşmemiz daha oldu. Onlar bizi kendileriyle birlikte en kısa zamanda ÖO’na başlamaya ikna etmeye çalıştılar; biz ise onları zamansız, yanlış ve zarar verici bulduğumuz bu adımı atmaktan vazgeçirmeye çalıştık. DHKP-C’nin kararını öğrendikten sonra, TKP/ML ve MLKP başta olmak üzere çeşitli devrimci örgütlerle de ortaya çıkan durum üzerine karşılıklı görüş alışverişinde bulunduğumuz görüşmelerimiz oldu. Görüştüğümüz bütün örgütler, DHKP-C’nin kararını “erken, zamansız ve yanlış” buluyorlardı.

6 Eylül 2000 gecesi yaptığımız son görüşmede DHKP-C temsilcileri, “En geç 20 Eylül civarında ÖO’na başlama” niyetinde olduklarını açıklamışlardı.

Belli başlı bütün devrimci örgütlerin bu konuda birleşik bir tutum almaları sağlanacak olursa DHKP-C’nin de bu zamansız ve yanlış adımı atmaktan belki vazgeçirilebileceği umuduyla, 7 Eylül gecesi TKP(ML) ile de resmi bir görüşmemiz oldu. DHKP-C’nin aldığı kararı ve gerekçelerini nasıl değerlendirdiğimiz bu arkadaşlara da ayrıntılı bir biçimde anlattık ve özellikle de “dört devrimci örgüt arasında ÖO’nu da içeren bir eylem programı konusunda ittifak sağlanmışken şimdi ortaya atılan bu yanlış ve bölücü tutuma ortak olmamalarını beklediğimiz, kendilerinin bu konuda sergileyecekleri tutumun DHKP-C’nin kararını bir kez daha gözden geçirmesi noktasında özel bir etkisinin olacağını” vurguladık.

TKP(ML)’nin cezaevlerindeki genel temsilcisi ve sözcüsü konumunda olan heyet üyesi, yanıt olarak yaptığı konuşmada öz olarak şunları söyledi: “DHKP-C, ÖO’na hemen ve birlikte başlamayı bize de teklif etti. Ancak parti olarak henüz kesin kararımızı vermedik, yetkili organlarımızda ve kadrolarımızla halen değerlendiriyoruz. DHKP-C’nin ‘harekete geçmekte geç kalındığı’ şeklindeki değerlendirmesine bir ölçüde katılıyoruz. Ancak devrimci güçler arasında mümkün olabilecek en geniş birlikteliğin sağlanmasını da önemli görüyoruz. Dört parti ve örgüt arasında sağlanmış olan birliktelik, bu yönde atılmış önemli bir adımdır ve bizce de korunması gerekir. Kendi adımıza özellikle de ‘kardeş parti’ olarak gördüğümüz ve son Konferans’ımızda da birleşme çağrısı yaptığımız TKP/ML ile ayrı düşmemeye özel bir önem veriyoruz ve vereceğiz. Konferans kararımız gereği bizim için bu konu, başlama tarihi de dahil birçok konudan daha önemli ve belirleyicidir…”.

TKP/ML’nin ÖO’na o aşamada başlamasını erken ve yanlış bulduğu açık, kesin ve ortada olduğu için, o vurgulu sözlerin o koşullarda tek bir anlamı ve sonucu olabilirdi: TKP(ML) anlaşılan DHKP-C ile birlikte hareket etmeyecekti. Zaten konuşmalarından bu sonucu çıkardığımızı orada sıcağı sıcağına kendilerine de ifade etmekle kalmadık, bu durumda DHKP-C’yi ikna edebilmek için elbirliğiyle neler yapılabileceği üzerine de görüş alışverişinde bulunduk. Gelin görün ki bu görüşmeden sadece 36 saat sonra, yani 9 Eylül sabahı, TKP(ML)’nin DHKP-C ile birlikte hareket etme kararı almakla kalmayıp eylem planı üzerine görüşmelere bile başladıklarını duyduk.

Hücre tipi saldırısına karşı direniş gibi hayati bir konuda DHKP-C, 8 gün içinde makas değiştirmişti; TKP(ML) ondan da ‘hızlı’ davranış 24 saatte atmıştı bu adımı !!! (Bu kadar keskin zigzaglar çizmek, sol tasfiyeci “Üçlü Blok”un maya hamuru oldu zaten. Bu trene son anda atlayan TKİP de aynı şeyi yaptı. 9 Eylül 2000 tarihinde yayınlanan bir yazıda, “… BU EVREDE YAPILACAK EN KÖTÜ ŞEY HÜCRE KARŞITI CEPHEYİ BÖLMEK, PARÇALAMAK(tır)… (Bu) BEDELLERİ SON DERECE AĞIR TARİHSEL BİR YANLIŞ ve SORUMSUZLUK OLACAKTIR” diyorlardı. Bu yaklaşımın legal yayın organlarında dünya aleme duyurulmasının üzerinden 15 gün bile geçmemişken, TKİP’in de bu “ağır tarihsel yanlış ve sorumsuzluğa” ortak olduğu haberi duyuldu…)

Ancak, TKP(ML) temsilcileri ile 7 Eylül gecesi yaptığımız resmi görüşmenin sonlarına doğru, heyette yer alan TKP(ML)’nin bir başka önder kadrosu söz alarak, “kişisel görüşleri” olduğunu birkaç kez vurguladığı şu içerikte bir yaklaşımı dile getirmişti: “Dışardaki hücre karşıtı kamuoyu desteğinin inişe geçtiğini, eğer cezaevlerinden harekete geçilmeyecek olunursa bu desteğin iyice zayıflayıp tavsayacağını, bu arada devletin içerdeki direniş güçlerini zayıflatmak amacıyla 16. Madde’de kısmi değişiklik dışında başka manevralara da hazırlandığını, bu amaçla 29 Ekim’de ‘infaz indirimi’ veya başka bir ad altında bir ‘af’ çıkaracağını, bunun dışarda bir ‘toplumsal barış’ ve ‘uzlaşma’ havası yaratmakla kalmayıp cezaevlerinin de büyük ölçüde boşalmasına neden olacağını, geriye kalacak güçler her ne kadar 146/1’den falan yargılanıyor olsalar da bunlarla uzun süreli bir ÖO eyleminin götürülemeyeceğini, onun için bir an önce harekete geçilmesinin doğru olacağını, kişisel olarak gönlünden geçen başlama tarihinin Ulucanlar Katliamı’nın yıldönümü olan 26 Eylül olduğunu…” belirtti.

Sadece cezaevlerinin değil TDH’nin geleceğini de belirleyici nitelikte, üstelik onlarca yetişmiş devrimcinin yaşamlarının ortaya konulacağı bir çatışmaya nasıl bir kafa yapısı ve gerekçelerle paldır küldür girildiğinin ibret verici bir ifadesini oluşturan şu yaklaşımın değerlendirmesini tarihe ve devrimci kamuoyuna bırakmak, soğukkanlılığımızı her şeye rağmen koruyabilmenin herhalde tek yoludur. Bu akıl almaz yaklaşıma karşı siyasi nezaket sınırları içerisinde kalmaya gayret ederek verdiğimiz yanıtların özü, aşağıda aktaracağımız belgede görülecektir. Bunlara ilaveten o sıralar bazılarında hastalıklı bir saplantı halini alan “af” beklentisi ve buna dayalı olarak çıkarılan sonuçlara ilişkin şu iki noktanın altını çizdik:

1) Herhangi bir isim ve biçim altında 29 Ekim’de bir “af” çıkartılacağı beklentisi, aşırı hayalci ve boş bir beklenti olmanın ötesinde, cezaevlerindeki kitlenin ve ailelerin moral güçlerini alttan alta zayıflatıp kemiren çok tehlikeli bir beklentidir; “Rahşan affı” olarak adlandırılan son ceza indirimi uygulamasının doğurduğu tepkilerden dolayı bu hükümetin bu yönde ikinci bir adım atmaya kolay kolay cesaret edemeyecek olması da bir yana; MGK ve bir bütün olarak devlet, Kürt sorununda bundan sonra nasıl bir stratejik politika izleyeceğini kesinleştirmediği sürece bir “af-maf” çıkarmaz.

2) Bir an için böyle bir adımın atılacağını düşünsek bile, çok sayıda devrimcinin dışarı çıkmasının neresi bizi ‘zayıflatıcı’ bir gelişme olur? Tam tersine, dışarda deneyimli kadro sıkıntısı çeken güçlerimizin gücü artmakla kalmaz, örgütlü mücadeleyi bırakanlar dahi, her şey bir yana sırf vicdani nedenlerle hücre tipi saldırısının ve buna karşı direnişin anlamı ve amacını gittikleri köylerine kadar taşırlar. Kaldı ki, çıkabilecek durumda olanlara dayalı bir eyleme girişilecek olursa, bu durumda devletin yapacağı demagojilerden de önce bunların aileleri karşımıza geçer, görüş kabinlerini başlarımıza yıkarlar.

Aşırı subjektif, zorlama ve yapay gerekçelerle direniş cephesini de bölerek erken ve zamansız bir çıkışa yönelen sol tasfiyeci “Üçlü Blok”un gerçekte hangi niyet ve hesaplarla harekete geçtiğinin ve bunun hangi sonuçlara yol açtığının üzerinde durmaya devam etmeden önce, görünürdeki gerekçelerine dair eleştiri ve uyarılarımızın özünün ortaya konulduğu bir belgeyi aktaralım. Tamamını aktaracağımız bu belge, X imzasıyla tüm devrimci parti ve örgütlere ilettiğimiz 25 Eylül 2000 tarihli mektuptur:

Sol tasfiyeci bölücülüğün görünürdeki gerekçelerine yaklaşımımız

Faşizmin hücre tipi saldırısına karşı mücadelenin gelişimi ve geleceği açısından bugün kritik bir gelişmeyle karşı karşıyayız. DHKP-C ve TKP(ML), Sağmalcılar’da bulunan CMK (Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu) ve Konsey üyesi diğer devrimci örgütlere, Ölüm Orucu programlarını Ekim ayı başında yaşama geçireceklerini ‘deklare’ ettiler.

TİKB olarak bu kararı, hücre tipi saldırısına karşı mücadele ve direnişin cezaevleri cephesinde olduğu kadar dışardaki gelişimine de zarar verici yanları ağır basacak, fazlasıyla öznel ve isabetsiz tahmin ve değerlendirmelere dayanılarak alınmış aceleci, zamansız ve yanlış bir karar olarak görüyoruz. Cezaevlerindeki devrimci güçler arasında bölünmüşlüğü derinleştirip erken ve zamansız bir kopuşa neden olacak böyle bir kararın, merkezinde ÖO’nun bulunduğu bir direniş hattı örülmesi temel fikrinde birleşen ve diğer devrimci örgütleri de ikna ederek kazanmak amacıyla bunun ortak programını sonuçlandırma aşamasına gelmiş olan bizlerle bile yeterince tartışmaksızın Ağustos ayının son günleri ile Eylül’ün ilk haftasını kapsayan topu topu 10-15 günlük bir sürece sıkıştırılması, ayrıca eleştirdiğimiz bir başka yanlıştır.

Esasında önceden verilmiş ‘başlama’ kararına ilişkin olarak nabzımızın yoklandığı bu görüşmeler sırasında; ‘SAG ve ÖO direnişine hemen başlama’ düşüncesini, asıl olarak 3 temel noktada yanlış bulup eleştirdik;

96 ve benzerlerinden farklı olarak tek bir hamleden veya kesitsel bir kapışmadan ibaret olmayacak ‘Hücre Tipi’ saldırısına karşı mücadele ve direnişin cezaevleri ayağında kullanabileceğimiz en etkili/vurucu, ama bu özelliği ile de erken ve zamansız başvurulmaması gereken ÖO silahını kullanma anının kanımızca henüz gelmediğini belirterek; kamuoyunda oluşan duyarlılık ve baskılar nedeniyle geçici olarak gerilemiş olan rejimin ve Adalet Bakanlığı’nın TMY’nın 16. Maddesi’nde değişiklik vb. manevralarının gündeme gelebileceği tarihe ilişkin tahminlere dayalı olarak bu silahı bugünden ateşlemeye kalkacak olursak, basit bir geciktirme/sarkıtma manevrası veya bu arada gündeme gelebilecek farklı ekonomik-siyasal-toplumsal gelişmelerin baskın çıkması nedeniyle ‘yumruğumuzun boşa gidebileceği’ kendi kendimizi bir açmazla karşı karşıya bulabileceğimize işaret ettik.

Böyle bir ‘boşluğa düşme’ riskini göze almaktansa, hem devletin yapabileceği göz boyama manevralarının alanını şimdiden daraltıcı hem de bunlar gündeme geldiğinde hareketsiz kalmayarak sürece aktif müdahale açısından henüz tüketilmemiş başka imkanların varlığına işaret ettik. Bu çerçevede, ‘Eylül-Ekim aylarında yapılabileceklerin planlanması’ kapsamında somut önerilerde bulunduk. Kamuoyunu aldatma amaçlı bir manevranın gündeme getirilmesi durumunda hem devrimci tutsaklar olarak ne istediğimizi, hücre tipine karşı direnişimizin temel taleplerini geniş kitlelere bir kez daha duyuracağımız hem de hücre tipi saldırısına karşı ölümüne bir direniş ve kararlılık içinde olacağımızın somut bir ifadesi olarak ÖO programımızı deklare edeceğimiz bütün cezaevlerini kapsayan 10 günlük bir Açlık Grevi önerisini de içeren bu öneri paketimizi bu yazımızın sonunda bir kez daha yineleyeceğiz.

Bugün için ‘erken’ ve ‘zamansız’ bulduğumuz bir ÖO adımının, bugün zaten en büyük handikaplarımızdan birini oluşturan cezaevlerindeki devrimci güçler arasında dahi mevcut anlayış ve taktik farklılıklarını derinleştirmekle kalmayıp, erken ve zamansız olduğu kadar da genel direnişi zayıflatıcı kopmalara neden olacağına dikkat çekerek bunun gerek devlet tarafından nasıl bir demagoji malzemesi yapılacağının gerekse ara güçler üzerinde yaratacağı tereddütler ve geriye çekici etkileri üzerinde durduk.

Bu ana noktalarda toplanan uyarı ve eleştirilerimize karşın DHKP-C ve TKP(ML) temsilcileri, ana noktaları itibariyle:

Devletin işi soğutmaya bırakarak alttan alta hazırlıklarını sürdürdüğünü, bu arada dışarıdaki sahiplenme ve kamuoyu desteğinin de ‘inişe geçtiğini’,

TMY’nin 16. Maddesi’nin değiştirilmesi başta olmak üzere TBMM açılır açılmaz gündeme getirilecek yasa değişiklikleri ile F tiplerine yasal bir meşruiyet kazandırılacağı, kimi ara güçler üzerinde de etkili olabilecek bu manevralardan sonra harekete geçmenin işimizi daha da güçleştireceğini,

29 Ekim’de çıkacak bir af ve infaz yasası değişikliği ile içerideki örgütlü yapımızın zayıflamasının yanı sıra dışarda da bir ‘toplumsal barış havasının doğması’ ile çok daha elverişsiz bir konuma sürükleneceğimizi ileri sürerek ‘daha fazla beklenmesini yanlış bulduklarını’ belirtip ‘Tek başlarına da kalsalar harekete geçme’ kararlarını deklare ettiler.

Bugün ‘bekleme eğilimi’ olarak nitelenen düşünce, esasında Ağustos ayının son haftasına gelene kadar ‘ÖO programına başlama anı’na ilişkin olarak üzerinde genel bir konsensusun sağlandığı bir düşüncedir. Nitekim Sağmalcılar’da bulunan CMK üyeleri ile Konsey üyesi siyasetlerin 30 Mayıs 2000 tarihinde yaptıkları birleşik toplantıda alınan karar üzerine DHKP-C tarafından hazırlanan ‘Ölüm Orucu Eylem Programı Taslağı’nda da, o tarihten itibaren temelde ortaklaşılan bu düşünce şu şekilde maddeleştirilmiştir;

(ÖO eyleminin) Direniş Programına Hangi Koşullarda Başlanacak:

Direniş programına, direniş programında ortaklaşan örgütlerin ‘hücre saldırısı’ diye değerlendirecekleri saldırıların gündeme gelmesi ile birlikte başlanacaktır.

Eğer Bayrampaşa ve Ümraniye gibi merkezi hapishanelere saldırı gündeme gelir ve bu koşullar saldırının niteliğini değerlendirme şansını ortadan kaldırırsa, bu hapishanelere yönelik saldırılar tüm birimler tarafından hücre saldırısı olarak değerlendirilecek ve direniş programına başlanacaktır.

Bayrampaşa ve Ümraniye’de saldırıların niteliğini değerlendirme koşulları varsa, değerlendirme sonucunda alınacak kararlara göre direniş programına başlanacaktır…’

Faşizmin hücre tipi saldırısını baştan yenilgiye uğratıp püskürtebilmek için cezaevleri cephesinde zorunlu ve kaçınılmaz gördüğümüz bir ÖO eyleminin zamanlamasına ilişkin olarak baştan beri savunageldiğimiz bu temel yaklaşımı, kendi adımıza biz bugün de koruyoruz.

Bu yaklaşımın bizleri en başta, ÖO gibi bir silahı kullanırken aşırı subjektif değerlendirme ve tahminlere dayalı aceleci çıkışlardan, boşa düşeceğimiz zamanlama hataları yapmaktan koruduğunu düşünüyoruz. Eğer bizler bilinçli ve güven verici bir birlikteliğin de zeminini oluşturan kolektif bir mantık ve değerlendirme mekanizmalarının sonuna kadar işletilmesine dayalı bu yaklaşımla değil de, bazı örgütlerin kendi mentalite ve ölçütlerine dayalı kestirimleri ve kestirmeci tutumları ile hareket etmiş olsaydık, bugüne kadar Mayıs’tan önce ya da Ağustos-Eylül’e gelmeden ÖO eylemini başlatmış olmamız gerekirdi. Çünkü her ikisinde de hücre tipi cezaevlerinin o tarihlerde açılacağına dair ‘kesine yakın’ belirtiler vardı. Ama bu tarihler geldi geçti fakat hücre tipi cezaevleri pratik olarak henüz hayata geçirilemedi.

Ekonomik, toplumsal ve siyasi krizdeki derinleşmeye bağlı olarak Türkiye’deki siyasal gündemin ve dengelerin her an kolayca değişebildiği genel gerçeğinin de ötesinde somut olarak hücre tipi cezaevlerinin açılışına ilişkin bu sarkmalar yaşandığı halde, şimdi yine birtakım tahminlere dayalı olarak, üstelik bölünmeyi derinleştirici bir ÖO’na başlama sabırsızlığını ‘haklı’ ve ‘doğru’ görmenin olanağı yoktur.

Zaten cezaevleri cephesindeki direnişin ÖO düzlemine sıçratılma zamanının en azından ÖO fikrinde ortaklaşan örgütlerin birbirlerini iknaya dayalı bir yöntemle ortaklaşa almalarını savunagelmemizin en önemli nedenlerinden biri de, bu yöntemi, hücre tipine karşı mücadele sürecinde çok daha fazla ihtiyacımız olan en geniş devrimci birlikteliklerin sağlanıp sürdürülebilmesine hizmet edecek en sağlıklı ve güven verici yöntem olarak görmemizdir.

Nedenleri ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, sonuç olarak bugün hücre tipi saldırısının doğrudan hedefi durumunda olan cezaevlerindeki güçler aşırı parçalanmış bir durumdadır. Kabaca bir gruplandırma yapacak olursak; sayısal bakımdan cezaevlerindeki en kalabalık kitleyi oluşturan yurtsever tutsak kitlesinin PKK’nin son yönelimlerine uygun olarak ciddi bir direniş sergilememe olasılığı yüksektir. Yasalcı reformist örgütlerle şu veya bu örgütten kopmuş sağ tasfiyeci küçük çevreciklerden vd. oluşan ikinci bir ana kategorinin değişik derecelerde nispi bir direniş tavrı göstermekle birlikte, bunu hangi biçimlerde nereye kadar götürebilecekleri tartışmalıdır. Geriye kalan ve genel olarak daha kararlı ve istikrarlı bir direniş çizgisi izleyeceği açık olan devrimci cephe de homojen ve tam bir görüş birliği içinde değildir. Sonuç olarak güçlerin bu denli parçalanmışlığı, şu süreçteki en büyük handikaplarımızdan biridir.

Bu handikabın en büyük tehlikesi, çatışmanın kızışmasına paralel olarak devlete ‘Hücre tipine bütün tutsakların değil sadece bazı malum çevrelerin karşı çıktığı’ şeklinde bir demagoji yapma olanağını verirken, bu temelde yürütülecek gerici bir kampanyanın bizim en yakın destek güçlerimiz üzerinde dahi ciddi tereddütler ve çekimserlikler yaratma olasılığının yüksekliğidir. Böyle bir olasılık karşısında hücre tipine karşı mücadelenin gelişim seyrini ve kaderini her şeyin üzerinde tutan sorumlu bir yaklaşım, devrimci güçler arasında bile erken kopmalara ve yapay saflaşmalara neden olacak, mevcut taktik yaklaşım farklarını ve ayrılıkları giderici değil derinleştirici tutum ve davranışlardan sonuna kadar kaçınmayı gerektirir. Öze ilişkin kesinkes ‘giderilemez’ nitelikteki temel ayrılıkların kaçınılmaz ve zorunlu kıldığı bir ‘kopma noktası’na gelinmediği sürece, birliği genişletip güçlendirici tutumlar yerine, esasa ilişkin olmayan ayrılıkları bile büyüterek ‘karar dayatmaları’ ile ortaya çıkılmasını devrimci açıdan ‘haklı’ bulmanın, ‘onaylama’ ve ortak olmanın olanağı yoktur.

Bu noktada ayrıca devrimci güçler arasında anlayış ve taktik birliğinin daha önce oluşmasının da önündeki en önemli engellerden birini oluşturan ve daha önceki pratik süreçlerde yaşananlardan kaynaklı ‘güven krizi’ derinleştirilmiştir.

Hücre tipi saldırısına karşı demokratik kamuoyunda daha şimdiden, önceki hiçbir dönemde işin çıkışında sahip olunmayan bir destek ve sahiplenme ortaya çıktı. Saldırının tümüyle püskürtülebilmesi açısından bunun önemi bugünden yarattığı sonuçlarla da ortada. Fakat bu gelişmenin, olumsuz bazı sonuçları da çok geçmeden kendini gösterdi. Bunlardan biri de, devrimci saflarda ortaya çıkan bir ‘baş dönmesi’dir. Bu baş dönmesi, oportünist kesimler dışında kimi devrimci güçler üzerinde de ‘gevşeme/rehavet’ eğilimi yaratırken, kimilerinde de küçük rant hesaplarının da işin içine girdiği bir ‘acelecilik/sabırsızlık’ eğilimi biçimine bürünmüş olarak karşımıza çıkıyor.

Gevşeme’ eğilimi, kamuoyundaki sahiplenme ve desteğin artışına bakarak, sorunun asli sahibi konumunda olan biz devrimci tutsakların Ölüm Orucu gibi en üst düzeyde direnme biçimlerine başvurmaksızın da hücre tipi saldırısını püskürtebileceğimiz yanılsamasına kendisini kaptırmaktadır. Kamuoyunda şimdiden oluşan desteğin sağladığı imkan ve avantajları görürken, bunun içerdiği zayıflık ve tehlikeler de dahil henüz bütünüyle alt edemediğimiz zayıflıklarımıza gözünü kapatan ‘sabırsızlık’ eğilimi ise, kamuoyunda yükselen destek dalgasının üzerine oturma düşüncesiyle de iradi bir yüklenme ile hemen sonuca gidebileceğimiz yanılsamasına kendini kaptırmıştır.

Bunların her ikisi de, hücre tipine karşı mücadele ve direnişin gelişimine zarar verecek yanlış eğilimlerdir. Birbirlerine taban tabana zıt gibi görünseler de, hücre tipi saldırısının daha önceki saldırılardan farkını, dolayısıyla işin ciddiyetini, bu süreçte her konuda başka zamanlardakinden çok daha farklı bir devrimci sorumlulukla hareket etmenin gereği ve önemini yeterince hesaba katmama noktasında ortaktırlar. ‘Rehavet’ eğilimi, kitle hareketinin genel düzeyi itibariyle de mevcut düzeyin, hücre tipi saldırısı gibi burjuvazi ve faşizm açısından stratejik bir saldırıyı püskürtmekteki yetersizliğine gözlerini kapatırken; ‘96’dan da tanıdığımız ‘Cezaevleri hareketlenmeden dışarısı hareketlendirilemiyor’ görüşünün değişik bir versiyonu olarak bugün tekrar karşımıza çıkan ve bu açığı devrimci hareketin cezaevlerindeki gövdesini bir an önce cepheye sürerek kapatma kolaycılığını seçen ‘sabırsızlık’ eğilimi ise, doğuracağı diğer zararlı sonuçlar dışında, hücre tipi saldırısının öyle tek bir büyük kapışma ve hamleden ibaret olmayacağı gerçeğine gözlerini kapatmaktadır. Dünyaya -bu arada bizzat hücre tipi saldırısının kendisine- fazlasıyla dar bir ‘cezaevi penceresi’nden bakan bu yanlış yaklaşım, komünist-devrimci tutsaklar olarak elimizdeki nihai kozu oynamadan önce cezaevleri cephesinde de daha henüz kullanılmamış silahlarımızın olduğu gerçeğine, şu aşamada daha halen hangi dinamiklere yüklenmemiz gerektiğine gözlerini ısrarla kapatmaktadır.

Cezaevlerine yönelik saldırılara karşı mücadele ve direnişlerin sonucu, elbette öncelikle içerdeki komünist-devrimci tutsak kitlesinin tutum ve yaklaşımlarına bağlıdır. Çünkü sorunun muhatabı, bu anlamda ‘asli sahibi’ onlardır. Bu konumlarıyla onlar, karşı karşıya bulunulan saldırının anlam ve şiddetine denk bir devrimci duruş ve kararlılık içinde olmazlarsa eğer, aileler de dahil dışardaki güçlerin sorunu sahiplenişleri de ona göre olur. Nitekim bugün dışarda hiç umulmadık liberal-aydın çevreler dahi ‘F tipi’ cezaevlerine karşı çıkıp devlet üzerinde bir baskı uyguluyorlarsa, bunun temelinde yatan belirleyici neden, içerdeki komünist-devrimci tutsak kitlesinin hücre tipine karşı ölümüne bir direniş kararlılığı içinde bilinmesine ve bu durumda hücre tipi saldırısının çok kanlı sonuçlar doğurmasından duyulan endişedir. Şu aşamada devrimci tutsaklar olarak bizlerin bu kararlılığımızı bir kez daha kanıtlamak gibi bir sorunumuz yoktur. Çünkü anıları kamuoyunun da belleğinde hala canlı olan ’96 SAG ve ÖO Direnişi ile sonrasındaki Ulucanlar, Burdur ve Bergama direnişleri sırasında bu ölümüne kararlılık defalarca ortaya konulmuştur.

Öte yandan, demokratik kamuoyunun tepkisinin bu kez erken harekete geçirilişi, devletin uzun süredir hazırlandığı saldırı planlarına şimdiden gözle görülür bir darbe indirmiştir. Aylar öncesinden Mayıs’ta başlayacağı ilan edilen nihai saldırı, önce Ağustos-Eylül aylarına sarkmış; daha sonraları ise en erken Meclis’in açılışını izleyen Kasım-Aralık aylarına ertelenmiştir. Asıl önemlisi, devletin bu süreçte uğradığı inisiyatif kaybıdır. Daha önceleri ‘Asarım, keserim, geçerim, kararlıyım’ havalarındaki devlet, şimdilerde, kamuoyunun gözünü boyayarak tepkileri nasıl yatıştırabilirimin arayışı içindedir. Kaldı ki ailelerin ve demokratik güçlerin hücre karşıtı hareketi, peşinden sürükleyebileceği bütün güçleri ve alanları kapsayan bir yaygınlık, kitlesellik ve eylemsellik düzeyine de çıkabilmiş değildir henüz. Fakat o, bu düzey ile bile devletin saldırı planlarına sekte vurup onu kısmi de olsa geriletebilmiştir. Bu noktada, hücre tipi saldırısının daha az bedel ödeyerek bütünüyle püskürtülebilmesi açısından dışardaki mücadele ve destek halkalarını büyütmenin yaşamsal önemi somut olarak bir kez daha çıkar karşımıza. ‘İçerdeki’ devrimci tutsaklar olarak en yüksek bedelleri dahi göze alan bir kararlılık içinde olmak ayrıdır ve bu tabii ki gereklidir, hatta şarttır; ancak ödenecek bedelleri en aza indirecek imkan ve dinamikleri sonuna kadar zorlamak ayrıdır. Bu ikisini birbirlerinin karşısına çıkarıp birinin önemine yapılan vurguyu hemen diğerinin ‘ihmali’ veya ‘zayıflığına’ yormak, akılsızca bir ‘solculuk’ veya oportünist bir titrekliğin yansıması olabilir sadece.

Bugün dışardaki sahiplenme ve kamuoyu desteğinin ‘soğumaya başladığı’, ‘inişe geçtiği’ vb. yönündeki değerlendirmelere katılmanın olanağı yoktur. Bu sadece aşırı subjektif değil aynı zamanda fazlasıyla karamsar bir iddiadır. Kitle hareketinin gelişim diyalektiğini kavramaktan uzak, ondan hep aynı tempoyu ve düz bir çizgi halinde sürekli yükseliş bekleyen mekanik bir mantığı yansıtır. Hücre karşıtı duyarlılık ve tepkilerini aylardan beri değişik biçimlerde sık sık ortaya koymuş olan en yakın destek güçlerimiz içinde bile, süreç uzadıkça göreli ve geçici kimi duraksamaların, kendini tekrarlama ve yorgunluk belirtilerinin ortaya çıkmasından hemen telaşa kapılmamak gerekir. Önemli olan temeldeki bilinç açıklığı ve kararlılığın sürüyor olmasıdır. Bu yönüyle baktığımız zaman, önceleri daha titrek ve güvenilmez bir tavır sergileyen ara güçlerin dahi bugün görece daha kararlı hücre karşıtı bir konuma geldikleri dahi söylenebilir. Ailelerin ve yakın çevre güçlerinin ısrarlı ve özverili çabaları yanında Ulucanlar’dan sonra Burdur ve Bergama direnişleri bu konuda sarsıcı bir rol oynamıştır. Keza devletin kamuoyunun gözünü boyamak amacıyla başvurduğu ‘F tipi cezaevlerini isteyen herkese gezdirme’ manevrası dahi geri teperek hücre karşıtlığını güçlendiren bir rol oynamıştır. Ayrıca aileler ve yakın çevre güçlerinin sürmekte olan ve hazırladıkları eylemliliklerin yanında çeşitli demokratik kuruluş ve aydın inisiyatifi gibi oluşumların Eylül-Ekim aylarını kapsayacak bir dizi etkinlik hazırlığı içinde olduklarının bilindiği bir kesitte dışardaki dalgada bir ‘düşüş’ tespitinde bulunmak anlaşılır gibi değildir.

Hücre tipi saldırısını ve buna karşı direnişi tek bir hamle ve kapışmadan ibaret olmayan uzun süreli bir çatışmalar dizisi olarak kavrıyorsak şayet, o zaman bu sürecin düz bir çizgi halinde seyretmeyeceği gerçeğini de bilince çıkarmamız gerekir. Bu süreç, karşılıklı hamlelerin birbirini izleyeceği, bunlara bağlı olarak ileri atılmalarla mevzi kayıplarının iç içe geçebileceği, bu arada özellikle ara güçlerin kimi yalpalamaları hatta kimi ihanetlerle bile karşılaşabileceğimiz dalgalı bir seyir izleyecektir. Bu dalgalanmalar arasında erken bir rehavet ya da telaşa kapılarak saat sarkacı gibi gelgitler yaşamak istenmiyorsa eğer, gelişme ve olguları, parça ile sınırlı anlık veya kesitsel bir bakış açısıyla değil, sürecin bütünü ve gelişiminin genel yönünü göz önüne alan devrimci diyalektik bir yaklaşımla ele alıp değerlendirmek gerekir.

Sonuç olarak;

Burjuvazinin hücre tipi saldırısının baştan yenilgiye uğratılıp geri püskürtülebilmesi için cezaevleri cephesinde bir SAG-ÖO’nu zorunlu ve doğru görmekle birlikte; bu silaha başvurma zamanımızın henüz gelmediği görüşündeyiz. Yukarda ana noktaları ile ortaya koymaya çalıştığımız nedenlerle, DHKP-C ve TKP(ML)’nin Ekim ayı başlarında eyleme başlama kararlarını ‘erken’ ve ‘yanlış’ buluyoruz. Ayrıca devrimci saflarda dahi zamansız ve bize göre yapay/zorlama bir bölünme yaratacak böyle bir adımın, içerde ve özellikle dışarda hücre tipine karşı mücadele sürecine tamiri zor zararlar vereceğini düşünüyoruz. Bu nedenle her iki devrimci örgütü, bu yanlış kararlarını bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz.

Öte yandan bugün henüz bütün sınırlarına dayanmamış olan ve hücre tipi saldırısının daha az bedeller ödeyerek püskürtülmesi açısından yaşamsal bir role sahip olan demokratik kamuoyundaki hücre karşıtlığı ve devrimci tutsakları sahiplenme eğiliminin ivmelendirilip güçlendirilmesi için, Eylül-Ekim aylarını kapsayan bir kampanya faaliyeti biçiminde bize göre aşağıdaki etkinliklerin somut bir plana bağlanarak yaşama geçirilmesini öneriyoruz:

Devrimci tutsakların hücre tipine karşı mücadelelerinin temel talepsel çerçevesini (1- Hücre tipi cezaevleri kapatılsın. 2- İnfaz Yasası ve uygulamalarında siyasi tutsaklar aleyhine olan eşitsizliklere son verilsin. 3- TMY bütünüyle iptal edilsin. 4- DGM’ler kapatılsın; verdikleri kararlar iptal edilerek davalar yeniden görülsün. 5- Zindanlar boşalsın tutsaklara özgürlük) gerekçeleri ile birlikte ortaya koyan yönlendirici metin taslağı bir an önce kesinleştirilerek ilgili demokratik kuruluşlara iletilmeli; soruna kendi cephelerinden müdahale eder ve belirli önerilerde bulunurlarken, meselenin asli sahipleri olarak biz devrimci tutsakların bu taleplerini dikkate alarak hareket etmeleri istenmeli; bu taleplerin geniş kitlelere, iç ve dış kamuoyuna duyurulup benimsetilmesi yönünde kendi cephelerinden yapabilecekleri her türlü katkı ve etkinliği yapmaları istenmelidir.

Demokratik kuruluşlar ve güçlerin önümüzdeki süreçte yapmayı planladıkları tüm etkinliklere omuz verme yaklaşımı çerçevesinde;

Ankara’daki ‘Hücre Karşıtı Aydın ve Sanatçı İnisiyatifi’nin planladığı ve 2 bin kişinin katılımının hedeflendiği kitlesel açlık grevinin yaşama geçmesi için elbirliğiyle çaba harcanmalıdır.

Ankara’da yapılacak açlık grevini izleyen hafta sonlarında İstanbul, İzmir, Adana, Samsun, Bursa… gibi merkezlerde de benzeri kitlesel açlık grevlerinin örgütlenmesine çalışılmalıdır.

Ankara Aydın İnisiyatifi’nin planladığı merkezi bir mitingin gerçekleşmesi için güçbirliği yapılmalıdır.

İHD’nin hazırladığı ve uluslararası katılımcıların da davet edileceği hücre karşıtı bir kurultayın gerçekleşmesi için İHD’ye destek verilmeli, yurtdışındaki DETUDAK’tan da bu konuda elinden gelen katkıyı sunması istenmelidir.

İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi merkezlerde ortaya çıkmış olan ‘Hücre Karşıtı Platformlar’ın olabildiğince geniş bir ağ biçiminde başka il ve ilçelere de yaygınlaştırılması için ortak bir yönelime girilmelidir.

Hem hücre karşıtı platform ve benzeri örgütlenmelerin yaygınlaştırılması ve mevcutların dinamize edilmesine hizmet edecek hem de hücre karşıtlığı bilinci ve duyarlılığının yayılıp genişlemesine ivme kazandıracak bir araç olarak 2-3 tip afiş ve bildiri çıkarılmalı; bunların özellikle aileler ile hücre karşıtı aydınlar, sanatçılar, siyasi parti, sendika ve kitle örgütü yöneticileri vb. tarafından dağıtılıp yapıştırılması yoluyla etkin bir ‘kampanya için kampanya’ örgütlenmelidir.

Devletin en büyük demagojilerinden birini açığa çıkarma amacıyla gazete ilanları yoluyla yaptığımız ‘Cezaevlerine Çağrı’, sistematik bir kampanya konusu haline getirilerek toplumun en geniş kesimleri tarafından bile duyulacak bir karşı atak konusu yapılmalıdır.

Ulucanlar Katliamı ve Burdur saldırısının sorumlularından hesap sorulması talebi ısrarlı bir biçimde gündemde tutulmalıdır.

Kamuoyunda özel bir duyarlılık konusu haline gelmiş olan cezaevlerindeki sağlık ve tedavi sorunlarının işlenmesi temelinde acil bakım ve tedavi gerektiren hasta tutsakların serbest bırakılmaları yönündeki çabalara süreklilik ve sistemlilik kazandırılmalıdır.

Önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmelere de bağlı olarak üzerinde birleşilebilecek bir tarihte hem hücrelere hiçbir koşul altında girmeyeceğimiz yönündeki genel ve ortak kararlılığı bir kez daha sergilemek, hem de taleplerimizi kamuoyunun daha geniş kesimlerine duyurmak amacıyla bütün cezaevlerinde 10 günlük bir açlık grevi yapılmalıdır.

Devrimci selamlarımızla…

25 Eylül 2000

[Sürecek]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

[lvca_spacer desktop_spacing=”50″ tablet_width=”960″ tablet_spacing=”30″ mobile_width=”480″ mobile_spacing=”10″]

İlgili yazılar