ÖO SÜRECİ: Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik -III

ÖO SÜRECİ: Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik -III

1 Haziran 2005 tarihinden itibaren 8 bölüm halinde Ufuk Çizgisi dergisinde yayınlanan bu metnin, son bölümünü yayınlıyoruz

Kitlesel AG’den kitlesel ÖO’na

Aralarında X’in de bulunduğu 9 devrimci örgüt, 10 Aralık 2001 sabahından itibaren bütün cezaevlerinde açlık grevine başladılar. Hem “F tiplerine” bütün devrimcilerin karşı olduklarının altını bir kez daha çizmek için, hem de sürmekte olan ÖO’na destek olması amacıyla başlatılan bu eylem, katılan örgütlerin çeşitli konulardaki farklılıklarını ortak bir payda altında giderebilmek amacıyla, “gelişmelere bağlı olarak ucu açık olmak üzere” ilk etapta 10 günlük olarak başladı. Bu arada 19 Aralık Operasyonu oldu.

TİKB olarak, “hücre tipi saldırısı başladığı anda, hemen kitlesel olarak ÖO’na başlanacağı” kararını 2000 yazının başlarında almış ve bunu bütün cezaevlerindeki yoldaşlarımıza da iletmiştik. Nitekim 19 Aralık sonrası, henüz hiçbir haberleşme olanağı dahi yokken, birçok cezaevinde yoldaşlarımız, “ÖO’na başladıklarına” dair dilekçelerini idarelere çoktan vermişlerdi. 10 Aralık sabahı başladığımız açlık grevini ‘kitlesel ÖO’na çevirdiğimizi’, 6 Ocak 2001 tarihinde bütün örgütlere ve kamuoyuna da resmen duyurduk. Aynı günlerde TKP/ML, MLKP, MLSPB ÖO’na, diğer devrimci örgütler de Süresiz Açlık Grevi’ne başladılar.

O dönemde değişik cezaevlerinde toplam 105 civarında yoldaşımız vardı. Bunlardan 70’i açlık grevini kesintisiz olarak 100 gün sürdürdüler. Daha sonra çıkarılması gerekebilecek ÖO ekipleri için düşündüğümüz 12 yoldaşımıza 60’lı günlerde (bunların ikisi, ÖO şehitlerimiz Lale ÇOLAK ve Ali ÇAMYAR’dı); 5 yoldaşımıza da 80’li günlerde “örgüt kararıyla” ara verdirdik. Bu arada 19 Aralık sonrası tutuklanan her yoldaşımız, cezaevlerine girer girmez açlık grevi/ÖO’na başladılar.

İçlerinde bir MK, bir MK Aday Üyesi yoldaşımızın da bulunduğu 16 yoldaşımız, 1. ÖO ekibimizi oluşturdular. 2001 Mayıs’ı içinde çıkardığımız 2. ÖO ekibinde ise, içlerinde başka bir MK Aday Üyesi’nin de bulunduğu 16 yoldaşımız yer aldı. 2001 Temmuz sonunda çıkardığımız 3. ekibimiz ise 5 yoldaştan oluştu.

Bu yoldaşlarımızdan; örgütümüzün aday üyelerinden Tuncay GÜNEL, örgüt üyelerimiz Lale ÇOLAK ve Ali ÇAMYAR ile Okan KÜLEKÇİ yoldaşlarımız şehit düştüler. Konferansımız, bu yoldaşlarımızın hepsini örgütümüzün “Onur Üyeleri” olarak kabul ve ilan eder.

Şehit düşen yoldaşlarımızın dışında kalan ÖO direnişçilerimizin ikisi dışında bütün yoldaşlarımız, zorla tedavi girişimlerini reddedebilecek durumda oldukları sürece örgütümüzün çizgisine, geleneklerine ve kararlarına uygun militan direnişçi bir duruş sergilemişlerdir. Konferansımız, bu yiğit ve direngen tutumlarından dolayı bütün ÖO gazilerimizi saygıyla selamlamaktadır.

ÖO ekiplerinde yer alan yoldaşlarımızın dışında kalan bütün kadrolarımız ve militanlarımız, sekiz-on kadarı dışında toplam 200’lü günlere yaklaşan -bazılarında bunu da aşan- destek açlık grevleri yapmışlardır. Konferansımız, onların bu gurur verici duruşlarını da saygıyla selamlamaktadır.

7’li Platform”un oluşumu, sol tasfiyecilerin tırmanan sektarizmi

19 Aralık Katliamı’nın ardından “F tipleri” artık fiilen açılmıştı. Aileler dahil destek güçleri tam bir şok içindeydiler. 19 Aralık gibi bir katliama karşı dahi ciddi ve etkili bir tepki ortaya konulamamıştı. Buna karşın devlet, en fazla zorlanacağını düşündüğü eşiği aşmıştı. Bu çapta bir saldırı ve bu boyutta bir tepkisizlik beklenmediği için, cezaevlerindeki genel ruh hali de esasında pek iç açıcı değildi. Eylemi bırakmalar başlamış; bütün örgütlerin karşı çıkmalarına ve engelleme çabalarına rağmen bireysel kararlarla kendini yakma eylemleri baş göstermişti…

Ortaya çıkan durumu soğukkanlı ve gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirip, buna uygun yeni bir taktik politika belirlemek gerekiyordu. Bu amaçla, değişik devrimci örgütlerle yürüttüğümüz karşılıklı görüş alışverişleri sonunda, daha sonraları kamuoyunda “7’li Platform” olarak tanınan oluşumun temel taktik yaklaşımını koyan ortak bir metin ortaya çıktı (Başlangıçta TİKB, TKP/ML, MLKP, MLSPB ve TDP tarafından imzalanan bu metindeki temel yaklaşımı daha sonra Direniş Hareketi, DY, DY (Devrimci Hareket) ve HDÖ de benimsediler. PKK/Devrimci Çizgi Savaşçıları başta olmak üzere başka yapı ve çevreler de bu yaklaşımı öz olarak destekliyorlardı).

Bu metin, 4 Şubat 2001 günü yazılı bir mektup ve çağrı olarak sol tasfiyecilere de iletildi.

Devrimci parti ve örgütlere:

Arkadaşlar,

Bizler X, TKP/ML, MLKP, MLSPB (ve TDP) tutsakları olarak, 19 Aralık katliam operasyonu sonrası ortaya çıkan durum, bugün geldiğimiz nokta ve sürmekte olan genel direnişimizin hedefleri konusundaki görüşlerimizi ANAHATLARIYLA diğer devrimci parti ve örgütlerle paylaşmak istiyoruz.

Devrimci güçler arasında ‘açık politika’ ilkesinden hareketle attığımız bu adım, aramızdaki diyaloğu güçlendirmek, görüş alışverişine katkıda bulunmak, ama hepsinden önemlisi, aramızdaki kimi tutum ve yaklaşım farklılıklarına rağmen aynı mekan ve koşullarda ortak bir direniş içinde bulunan devrimci güçler arasındaki birlikteliği daha da geliştirip pekiştirmek amacını taşıyor.

19 Aralık katliam operasyonunun ve ardından ‘F TİPLERİ’nin fiilen açılması, içerdiği yiğitçe direniş ve devrimci mesajların yanında, koşullar ve dengelerde 19 Aralık öncesine kıyasla gözardı edemeyeceğimiz değişiklikler yaratmıştır.

Devletin bizleri katliamlar pahasına da olsa teslim alamayacağının bir kez daha kanıtlanması dışında bunlardan özellikle şu ikisinin halen sürmekte olan direnişimizin bundan sonraki seyri ve olası sonuçları bakımından belirleyici bir rol oynayacağını düşünüyoruz.

Devlet, kendisi açısından stratejik bir önem taşıyan, devrimci siyasi tutsakların hücre tipi cezaevlerine nakli sorununu, sonuçta fiilen ‘başarmıştır’. Bu onun için tecrit ve izolasyona dayalı yeni cezaevleri politikasını yaşama geçirme noktasında, kendisini en fazla düşündüren işin en zorlu tarafının gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Kamuoyundaki destek güçlerimizin, hem sorunu kavrayış ve kararlılık bakımından, buna bağlı olarak hem de eylemli bir baskı gücü oluşturabilme bakımından zayıflığı ve yetersizliği bu süreçte kendini pratikte de acı bir biçimde göstermiştir. 19 Aralık’ta sergilenen devlet terörü ve vahşet (aynı zamanda iki yüzyülük) bütün çarpıcılığı ile ortada olduğu halde, gösterilen tepkilerin cılızlığı ve sınırlılığı da ortadadır. Bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ortalığın ayağa kalkmasını gerektiren bir gelişme yaşandığı halde, gelişme tam tersi yönde olmuş, sınırlı sayıdaki aile ve yakın destek güçlerimiz dışında kalan kesimler de sessizlik ve eylemsizliğe gömülmüşlerdir. Bu geri çekilme, durgunluk ve kayıtsızlaşmayı, yakın dönemde tekrar canlandırıp içerdeki direnişle birleşerek devleti ‘F Tiplerini kapatma’ noktasında geri adım atma zorunda bırakacak bir düzeye çıkarabilmek pek mümkün görünmemektedir.

Sonuç olarak bugün direnişimiz, içerde olduğu gibi özellikle dışarda, devrimci hareketin kendi öz güçlerine doğru, daha çok bunlarla sınırlı bir ‘daralma’ yaşamaktadır.

Kendi açısından en önemli adımı atmış olmanın ‘rahatlığı’ içindeki devlet, cezaevlerindeki direniş 19 Aralık öncesine kıyasla daha da büyümüş ve boyutlanmış olduğu halde, direnişi ‘suskunluk fesadıyla’ boğarak iyice desteksiz bırakmaya, içerdeki siyasi tutsak kitlelerini de umutsuzluk ve karamsarlığa sürükleyerek ‘içten çözmeye’ oynamaktadır. Bunun elbette onu yıpratıcı sonuçlar doğurduğu gerçeğini de gözden kaçırmamamız gerekir.

Bu direniş MUTLAKA taleplerimiz doğrultusunda SOMUT KAZANIMLARLA BİTMEK ZORUNDADIR. Bu zorunluluk sadece, bugün açısından değil cezaevlerinin geleceği açısından da, sadece pratik, moral bakımdan değil daha ağır yeni yaptırım ve dayatmaların önünü baştan kesebilmek bakımından da hayati öneme sahiptir.

Tecrit ve izolasyona dayalı hücre tipi cezaevleri saldırısının, öncekinden farklı olarak, tek bir hamle ve kapışmadan ibaret olmayan uzun süreli bir çatışma ve direniş süreci olacağı gerçeği, hemen hemen herkesin üzerinde birleşeceği temel bir tespitti. Dolayısıyla bugün ve bundan sonra atacağımız her adımda bu gerçeği ve geleceği de gözeterek hareket etmeliyiz. Fakat öte yandan bu gerçek şu an içinde bulunduğumuz aşamanın ve bu aşamada elde edeceğimiz sonucun gelecek açısından da taşıdığı önemi hiçbirimize unutturmamalı.

Bu öncüllerden hareketle, bugünkü direnişimizin, önceden deklare edilmiş ve büyük ölçüde çakışan talepsel çerçevesinde öne çıkaracağımız ve elde etmekte ısrarlı olacağımız AĞIRLIK NOKTALARININ yeniden belirlenmesinin gerekli ve doğru olacağı düşüncesindeyiz.

Bu anlamda ‘F tiplerinin kapatılması’ ve ‘Getirildiğimiz cezaevlerine tekrar geri götürülmemiz’ talebimizden tümüyle VAZGEÇMEMEKLE BİRLİKTE iç ve dış tecritin kırılması, izolasyon amaçlı uygulamalara son verilmesi talebinin öne çıkarılıp esas alınması, mevcut koşullar ve güç dengelerini de dikkate alacak olursak, bizlere göre daha doğru ve yerinde olacaktır. Başka bir ifadeyle, ‘F Tiplerinin Kapatılması ve Geri Gönderilme’ talebimizin, görüşme ve pazarlık yollarının önünü tıkayıcı olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu talebimizi dile getirmekten ve belki bir noktaya kadar da ısrarlı olmaktan vazgeçmemeliyiz. Bunu mevcut koşullarda bugün elde edemeyecek olsak bile, bu bize gelecek açısından elde tutmanın yanında tecrit ve izolasyonun kırılması yönündeki diğer taleplerimizin elde edilmesi noktasında da daha güçlü bir pozisyon kazandıracaktır.

Genel hatlarıyla özetlediğimiz bu yaklaşımdan hareketle, bugünkü koşullarda ASGARİ ÇÖZÜM olarak, aşağıda belirteceğimiz taleplerin elde edilmesini esas alıp bunlara ağırlık veren bir taktik çizgi izlenmesini daha doğru görüyoruz.

19 Aralık katliam operasyonları barolar, ÇHD, İHD, TTB, aile örgütlenmeleri, Tüm Yargı-Sen vb. kurum temsilcilerinden oluşan bağımsız kurullar tarafından -hiçbir kısıtlama getirilmeksizin- soruşturulmalı, bu soruşturma raporları kamuoyuna açıklanmalı ve tespit edilen bütün sorumlular cezalandırılmalı.

F Tipleri’ndEki tecrit ve izolasyon uygulamalarına derhal son verilmeli. Bu bağlamda;

Uluslararası standartlara göre 15 kişiden az mekanlar ‘tecrit’ sayılmaktadır. Dolayısıyla mevcut tecrit kaldırılmalı, 15-25 kişilik ortak yaşam mekanları yaratılmalı, buna uygun düzenlemeler yapılana kadar ana koridorlara (malta) açılan kapı dışında kalan bütün iç kapılar açık tutulmalı.

Spor alanları ve diğer ortak kullanım mekanları, ‘tretmana uyma’ vb. koşullara bağlı olmaksızın hemen kullanıma açılmalı.

Kitap, dergi ve yayın alımındaki kısıtlamalara son verilmeli. Hakkında toplatma kararı verilen yayınlardan 1’er tane bulundurulmasının yürürlükteki yasalarda bile ‘suç’ sayılmadığı da dikkate alınarak, bu tür engellemelere başvurulmamalı.

Haberleşme özgürlüğümüze hiçbir kısıtlama getirilmemeli.

Görüşlerde ‘akrabalık’ koşulu aranmamalı, ziyaret gün ve saatleri çoğaltılmalı, en az 2 ayda bir (yılda toplam 6) açık görüş hakkı tanınmalı, ziyaretçilerimize yapılan onur kırıcı uygulamalara son verilmeli.

Avukat görüşlerinde uygulanan her türlü kısıtlama, engelleme, suçlu görme, vb. uygulamalar kaldırılmalı, savunma hakkının gizliliğine saygı gösterilmeli, avukatlarımızı aşağılayıcı uygulamalar son bulmalı.

Aynı davadan yargılanan tutsakların bir araya gelmelerine olanak tanınmalı.

Siyasi temsilcilik kurumu tanınmalı ve işletilmeli.

Komün oluşturabilme, dayanışma, yardımlaşma hakkımız engellenmemeli.

Bizlerden tahsil edilmeye kalkışılan ‘paralı mahpusluk’ uygulamalarına son verilmeli, idarenin karşılayamayacağı ihtiyaçlarımızın ailelerimiz tarafından getirilmesi engellenmemeli.

Tutsakların temel insani ve demokratik hakları açıkça tanımlanmalı, cezaevlerine ve döneme göre değişen keyfi uygulamalar, arama ve nakillerdeki işkence, eziyet ve onur kırıcı dayatmalara son verilmeli, bunlar cezai yaptırımlara bağlanmalı.

Cezaevleri, barolar, ÇHD, İHD, TTB, TUYAB, TAYAD ile Tüm Yargı-Sen, vb. kurum temsilcilerinden oluşacak ‘BAĞIMSIZ İZLEME KURULLARI’nın düzenli denetimine açılmalı, bunların hazırlayacağı raporlar doğrultusunda gerekli önlemler vakit geçirmeksizin alınmalı.

TMY’NİN 16. Madde’si başta olmak üzere, infaz ve ceza artırımı konusunda siyasi tutsaklar aleyhine hükümler içeren naddeler ortadan kaldırılmalı.

’96 SAG-ÖO Direnişi ile bugünkü ÖO Direnişi’nin vücutlarında kalıcı ve ağır tahribatlar yarattığı tutsaklar başta olmak üzere, cezaevlerinde tedavisi imkansız ağır hasta tutsakların cezaları ertelenmeli.

Tartışmaya ve yeni önerilerle zenginleştirmeye açık olduğumuz bu taleplerin, özellikle ilk ikisini ‘asgari bir çözüm’ün temel koşulları olarak görmekteyiz.

Aramızdaki görüş ve tutum farklılıklarına rağmen bugün direniş mevziindeki fiili-pratik birlikteliğin yanı sıra, bu devrimci birlikteliği koruyup daha da güçlendirmenin gelecek açısından da taşıdığı önemi dikkate alarak, olası görüşmeler ve çözüm arayışları sırasında düşmanın ve aracı güçlerin karşısına olabilecek en geniş güçlerin temsilini sağlayacak bir BİLEŞİMLE BİRLİKTE çıkılmasının bizleri daha güçlü kılacağı inancındayız. Bu noktada, bölünme ve ayrılık görüntüsü yaratacak veya bunu derinleştirici tutum ve yaklaşımlar doğru olmayacağı gibi zarar verici olacaktır. Farklılıklarımızı devrimci kurallar çerçevesinde birbirimizle tartışarak gidermeye çalışıp düşman karşısında birlikteliği esas almak, sadece bugün değil gelecek açısından da önem vermemiz gereken yol gösterici bir ilke olmalıdır.

4.2.2001

Devrimci Selamlar

* Direniş Hareketi (DH) de bu görüşlere öz olarak katıldığını bildirdi.”

Bugün hala hiç sıkılmadan “yalnız bırakıldık” iddiasında bulunabilenlerin sergiledikleri yaklaşımı da aşığıda aynen aktarıyoruz.

Son yazınızı okuduk. Cevabımız:

Görüşmeleri biz iki örgüt olarak yürüteceğiz ve sizlerin görüşlerini dikkate almakla birlikte, esas alacağımız kendi programımız olacaktır. Sizlerin görüşlerini dikkate almaktan kastımız, görüşmenin sonuçlarının sizlerin taleplerini de karşılar tarzda yapılmasına özen göstereceğiz. Zaten talepleriniz içinde bizi zorlayacak tek bir şeyin olmaması bunu kolaylaştırıyor.

Görüşmelerde asıl hedefleyeceğimiz buranın mimari yapısını değiştirmek olacaktır. Doğal olarak mimari yapısının değiştirilmesi buranın boşaltılmasını gerektirir. Yani görüşmelerde mimari yapının istediğimiz tarzda düzenlenmesi hukuki dayanağının oluşturulması, mimari yapı yeniden düzenlendikten sonra ‘toplumsal mutabakat’ denen kişi ve kurumların denetimine açıp onayları alındıktan sonra sevklerin yapılması. Mimari değişiklik konusundaki hedefimiz bu olacaktır.

…görünürdeki tıkanıklığı aşmak için bazı girişimlerde bulunmayı düşünüyor musunuz?’ demişsiniz. ‘Tıkanıklığın aşılması’ndan neyi kastettiğiniz anlaşılmıyor. Görüşmeler başlatılmadan/başlamadan bizden bir önerinin devlete götürülmesi kastediliyorsa böyle bir düşünceye sahip değiliz.

Görüşmeler içinde görüşmelerin ne zaman hangi koşullarda yapılacağına göre bu çerçeve biçim alacaktır. Ayrıca diğer taleplerimiz söz konusudur. Henüz bir görüşmenin bile olmadığı bir ortamda neyde ne kadar ısrarlı olunacağı değerlendirme konumuz değildir.

Bu konuları artık tartışma gündemimizden bu çerçevede çıkarmak gerektiğini düşünüyoruz.

Devrimci Selamlar

15 Şubat 2001 -Edirne Hapishanesi DHKP-C tutsaklar örgütlenmesi -TKP(ML)

Sol tasfiyeci ikili (DHKP-C ve TKP(ML)), aynı içerikte ve aynı kısalıktaki ilk yanıtlarını, 9 Şubat’ta verdiler. Orada da, “Direnişi nasıl sürdüreceğimize ve görüşmeleri nasıl yapacağımıza ilişkin görüşlerimizde bir değişiklik yoktur” demenin dışında, görüşmelerin 7’li Platform’un kendi adına belirlediği iki temsilcinin de katılımıyla birlikte yapılması önerisini “önkoşul dayatma” olarak yorumluyor ve ‘sizleri de biz temsil ederiz’ iddiasında bulunuyorlardı. Genelleşmiş ve pratikte de ortaklaşılmış bir direnişin geleceği açısından birlikteliği güçlendirecek diyalog arayışlarına dahi baştan kapıyı kapatan bu sekter tutuma karşı onları, dengelerdeki değişmeleri soğukkanlı bir biçimde değerlendirerek devrimci güçler karşısında açık davranmaya, özellikle de benmerkezci/tekelci tutumlarından vazgeçmeye çağıran 9 örgütün imzaladığı ikinci bir mektubu da 12 Şubat tarihinde ilettik ve yukardaki kestirip atan tutumla karşılaştık.

Doğuracağı sonuçlar sadece cezaevlerinin değil TDH’nin de bütününü ve geleceğini etkileyecek önemde bir çatışmanın kendisi zaten olağan dönemlerden çok daha geniş ve güçlü birliktelikler kurmayı zorunlu ve yaşamsal kılarken; dar grupçu hesaplarla gözü kararmış sol tasfiyecilik, sorumsuz sekter tutumlarındaki ısrarını sürdürüyordu. Hem de 19 Aralık Katliamı gibi bir saldırının ardından, üstelik direnişin genelleştiği ve pratikte de ortaklaşıldığı koşullarda sürdürüyordu bunu.

19 Aralık saldırısı ile devlet; içerdeki devrimci güçlerin örgütlülüğünü dağıtamadı, temel güçlerdeki kararlılığı kıramadı, vb. vb. belki ama, öte yandan kendisi için en önemli adım olan “F tipine geçiş” adımını sonuçta atmış oldu, destek güçlerimizi paralize edip zayıflatmayı başardı, sonuç olarak direniş tam da onun asıl darbelemek istediği devrimci çekirdek güçlere doğru daraldı, bir süre sonra bu güçlerde de -belirtileri esasında önceden kendini gösteren- dökülmeler başladı. Bu arada dışarda da sayıca zaten azalmış olan aileler içinde dahi, içerdekilere aldırmadan eylemin bitirilmesi için kendi başlarına inisiyatif gösterme eğilimleri başgösterdi.

İçimize sinse de sinmese de bu koşulları dikkate alarak hareket etme zorunluluğu açıktı. Çıplak gözle görülebilecek kadar açık ve ortada olan tıkanma ve gerilemenin ağır bir yenilgi ve felakete dönüşmemesi için soğukkanlı, akılcı ve sorumlu bir taktik önderlik yeteneği sergilemek gerekiyordu. Fakat dar grupçu hesaplar nedeniyle gözleri körelmiş ve kendi kendilerine yarattıkları yanılsamaların tutsağı haline gelmiş sol tasfiyecilerin akılları hala bir karış havadaydı. Onların hala nasıl korkunç bir subjektivizmle hareket ettiklerinin çarpıcı bir örneğini yazılı bir belgeden aktaralım. Aşağıdaki not, TKP(ML)’nin merkezi yönetici kadrolarından biri tarafından 2001 Şubat ayının sonlarına doğru, bize de iletilmek üzere TKP/ML temsilcisine yazılmıştır:

Dün görüşçülerden şöyle bir haber geldi: Bayanların tümü Gebze’de toplanıyormuş. Bayrampaşa’daki PKK’lileri ise Bursa ve Çanakkale’ye götürmek için hazırlıklar varmış. Bu haberi de … hocaya ilet. Ve aynen şunları söyle, ya da bu notu okuyabilir.

Devletin kazanma şansı kalmamıştır, kazanacağına dair tüm ümit kırıntıları tükendi. Sadece zaferi koparıp onlara bunu pahalıya ödetmenin imkanlarından son kırıntılarına kadar yararlanmak, mümkün mertebe zaferi pahalıya ödetmek istiyor. Biz de devletle sorunu sadece F tipi olarak görmüyoruz. Daha SAG başlamadan tüm devrimci yapıların üzerinde mutabakata vardığı ama eylem zamanında ayrıştığı tüm taleplerimizi son kırıntısına kadar alacağız. Bu kesindir. Biz fedakarlıkta tüm sınır ve çitleri attık. Bu ülkenin dal gibi, kızlı-oğlanlı gençlerini bu ölüm kamplarında geleceğimizle birlikte gömmelerine izin vermeyeceğiz: Biz devrimci yapılarla sonuçta ayrışmıyoruz, bütün taleplerin alınıp alınmayacağı noktasında farklı düşünüyoruz. Ama kazanacağımıza inanıyoruz. Bu ortak kazanımlarımız olacak. Bu direnişle kazanırsak devrimci hareket bir çeyrek yüzyılda elde edemediği mükemmel olanaklara kavuşacak. Bunu tam avuçlarımızın içinde hissederken tam da zaferin ön günlerinde elimizin tersiyle itebilir miyiz? Bunun için bedeller ödemeye değmez mi? Devletin direnişin içten içe gevşeyip çözülme umudu kırılmıştır. Adalet Bakanı 6-7 gün önce Mecliste sorulan bir soruya şu yanıtı veriyor: F tiplerinde 240 ÖO, 285 SAG diğer cezaevlerinde 400 ÖO, 518 SAG’ne katılan var. Tarihte bunun bir örneği daha görülmemiştir. 20 gün önce direnişçi sayısı tüm cezaevlerinde 350 civarına düşünce devletin direnişi içten içe darlaştırıp çözme umudu yenilenmiş gibi oldu. Ama bu son çıkış ile bu umudu da kırıldı. Ne yapacak, direniş beklentilerinin aksine genişleyerek pekişiyor. Ya toplu kıyımı göze alacak ya da F tiplerinin boşaltılması ve mimari yapı değişikliği başta olmak üzere hepsini kabul edecek. Başka şansları var mı? Hangi yolu denerlerse denesin, sonuç değişmeyecek. Yine tüm taleplerimizi kabul etme dışında bir şansı yoktur. Bizim yapmamız gereken ayrı ayrı ve farklı taleplerle düşman karşısına çıkma girişimleri ile onun umutlarını yeniden yeşertmek olmamalıdır. İçerdeki toplu çıkışa paralel dışarıyı da hareketlendirmektir. Aksi taktirde bunun vebali ağır olur ve kimse altından kalkamaz.

Hocaya selam -sevgi ve saygılar.

Tecrite karşı mücadele sorununu, başından itibaren, “F tipleri”nde mimari yapı değişikliğine dayalı salt mekansal bir düzenleme ve sayı sorununa indirgeyen sol tasfiyeci darlık, 19 Aralık sonrası ortaya çıkan durumu ve güç dengelerinin daha da aleyhimize değişmiş olduğu gerçeğini hiç dikkate almadan aynı darlıkta ısrarını sürdürüyordu. O bütün beklentisini ‘ölümlerin yaratacağı basınç’ üzerine kurmuştu. Bu aşırı dar ve tek yanlı subjektivizm, dibe vuran kamuoyu desteğinin yeniden kazanılıp hareketlendirilebilmesi için yeni taktik açılımlar ve hamlelerin yapılması gereken o kritik kesitte, edilgen beklemeci bir tutum ve diplomatik pasifizm sergilenmesini beraberinde getirdi. Devleti, en azından ‘iç ve dış tecritin kırılması’ temelinde kabul edilebilir bir çözüme zorlayacak dinamik bir taktik çizgi izlemek gerekirken, “tutarlılık” ve “kararlılık” adına fiilen hareketsiz bir “bekle-gör” taktiği izlendi. 7’li Platform’un bazı bileşenleri ile onun temel yaklaşımını destekleyen güçler de, körlemesine bir gidiş içinde olan sol tasfiyecilerin demagojik spekülasyon ve saldırılarına maruz kalmama kaygısıyla bu konuda yeterince kararlı bir duruş sergileyemediler.

Bu edilgen beklemeci tutum, direnişin seyri üzerinde özellikle iki noktada tahrip edici yeni sonuçlar doğurdu. Bunlardan birincisi, 19 Aralık’la birlikte “F tiplerini açma” amacına ulaşan devletin, kamuoyundaki ilgi ve destek ivmesinin düşmesinden de yararlanarak ÖO Direnişi’ni “sessizlikle boğma” taktiğini uygulamasını kolaylaştırdı. Zaten devlet, Kürt Ulusal Hareketi’ni tasfiye sürecinde de uyguladığı “Düşük Yoğunluklu Savaş Stratejisi”nin farklı bir versiyonunu TDH’ni tasfiyeyi hedefleyen bu saldırı sırasında da uyguladı. Bu stratejinin özüne uygun olarak onun taktiğinin temel unsurlarından biri de, inisiyatifi elde tutarak çatışmayı zamana yaymak suretiyle, özellikle destek güçlerinin saflarından başlayarak yorgunluk, bezginlik ve çözülme eğilimlerinin ortaya çıkmasını beklemekti. “Kararlılık” adına “bekle-gör”cü bir tutum izlemekle sol tasfiyecilik, devletin bu tuzağına da düşmekten kendini kurtaramadı. Bu “bekle-gör” tutumu ikinci olarak, ÖO eyleminin amacına dair sorgulamaları derinleştirdi. Devrimci bir kararlılığın ifadesi olarak atılan “Zaferi şehitlerimizle kazanacağız” sloganı, bütün taktiğini ve beklentisini ‘ölümlerin yaratacağı basınç’ üzerine kuran sol tasfiyeciler tarafından o hale getirildi ki, araç (eylem biçimi) amacın (bu biçime başvurmayı zorunlu hale getiren nedenlere bağlı olarak talep ve hedeflerin) önüne geçti. Ölümün devrimciler tarafından ‘fetişleştirildiği’ şeklinde bir görünüm ortaya çıktı. Aracın bu şekilde amaçlaştırılması, süreç uzadıkça eylemciler içinde de bir çözülme etkenine dönüşürken, asıl önemlisi kamuoyunda ve destek güçleri içinde eylemin amaçlarının sorgulanmasını derinleştirdi. Bir direniş biçimi olarak ÖO eylemi, amaç ve hedeflerinden kopuk bir ‘ölmeye yatma’ eylemi olarak algılanıp yorumlanmaya başladı.

Sonuç olarak, dengelerin aleyhimize döndüğü 19 Aralık sonrası koşullarda tıkanıklığa doğru giden direnişin inisiyatifi yeniden ele geçirerek asgari hedeflerine ulaşabilme şansının olduğu çok kritik ve değerli bir zaman, küçük hesapların ve kendi kendine yarattığı yanılsamaların tutsağı haline gelmiş olan sol tasfiyecilerin politik körlükleri yüzünden yitirildi.

Nisan-Mayıs aylarında kaçırılan çözüm şansı

19 Aralık Katliamı’nı izleyen Ocak, Şubat, Mart ayları ‘ölümlerin başlamasıyla birlikte canlanacağı’ umulan kamuoyu baskısının yeniden harekete geçmesi beklentisiyle geçti. Bu arada, hem devlet üzerinde hem de demokratik güçler üzerinde bir baskılanma yaratacağı düşüncesiyle sol tasfiyeciler tarafından getirilen “ÖO eylemcilerinin B1 alımını kesmesi” önerisi, “umulan baskılanmayı yaratmayacağı gibi ödenecek bedelleri gereksiz yere ağırlaştıracak bir adım” olarak değerlendirilmekle birlikte sırf sağlanmaya çalışılan birlikteliği engelleyici yeni bir bahaneye meydan vermeme düşüncesiyle biz de dahil diğer tüm devrimci güçler tarafandan da kabul edildi. Ama bu adım da bir işe yaramadı; hatta bir süre sonra dökülmeleri hızlandırıcı etkenlerden biri haline geldi.

Bu tarihsel direnişin ilk şehidi CENGİZ SOYDAŞ, 21 Mart 2001 günü toprağa düştü. Ve ardından Nisan ayının ilk günlerinden itibaren ölümler peşpeşe gelmeye başladı. Ancak bütün taktiğini ve beklentisini ‘ölümlerin yaratacağı basınç’ üzerine kuran sol tasfiyecilerin nasıl aymazca bir körlük ve yanılsama içinde olduklarını hayat bir kez daha acımasız bir biçimde yüzümüze vurdu. Ne ardı ardına gelen ölümler ne de hastanelerin ölüm sınırındaki yüzlerce direnişçi ile dolup taşması, kamuoyunu tekrar hareketlendirmeye yetmedi. Hareketlendirmek şurada dursun, aileler başta olmak üzere en yakın destek güçleri içinde dahi artık “anlamsız bir inatlaşma” olarak görülmeye başlanan bu eylemin “hala niye sürdürüldüğü” yönündeki sorgulamaları derinleştirici bir rol oynadı. Beklenen ‘tepki patlaması’ bir yana, şehitlerin cenazeleri dahi en fazla birkaç yüz kişiyle kaldırılabiliyordu. İlerleyen günlerde bu sayı 30-40’lara kadar düştü. Ölüm haberleri bile bir-iki gazetede, o da küçük kısa haberler biçiminde yer alıyordu. Öte yanda eylemdeki dökülmeler de hızlanmış, aileler arasında dahi derin bir umutsuzluk ve kendi çocuğunu kurtarma eğilemleri baş göstermişti. Devlet de bütün bunlardan yararlanarak, hastanelerdeki eylemcilere zorla müdahalelere başlamıştı.

2001 Nisan’ından itibaren yürüttüğümüz girişimleri, rüzgarların her yönden aleyhimize estiği böylesi koşullarda gerçekleştirdik. Bırakalım kamuoyunu, sayıca zaten çok azalmış olan en yakın destek güçleri, aileler, hatta aylardan beri olağanüstü bir çaba sarfeden dışardaki devrimciler arasında bile korkunç bir moral bozukluğu ve umutsuzluk hakimdi. O güne dek yaşanan acılara ve bütün çırpınmalara rağmen, yüzlerce devrimcinin ölüme gittiği bir direnişe karşı sergilenen ilgisizlik ve duyarsızlığı kıramamış olmanın çaresizliği ile, “daha fazla ölüm yaşanmaması için direnişe bir an önce bir biçimde son verilmesi gerektiği” düşüncesi alabildiğine yaygındı. Bu arada DHKP-C’nin, kendisi gibi düşünüp kendisinin istediği gibi hareket etmeyen istisnasız herkese karşı sergilediği sorumsuz saldırgan tutumlar, sadece DHKP-C’ye karşı değil ÖO Direnişi’ne karşı da bir ‘tepki’ birikimi yaratmıştı. Direnişi doğuran nedenler, direnişin amacı ve temel talepleri bir kenara bırakılmış, DHKP-C’nin ne yapmak istediği ve bunun arkasında neyin yattığı tartışılır hale gelmişti.

Bu koşullarda, bir taraftan sadece direnişe değil devrimci hareketin bütününe de zarar verici boyutlar kazanan bu spekülasyonlara ve olumsuz ruh haline karşı savaşım yürütürken diğer taraftan devletin direnişi “sessizlikle boğma” taktiğinin boşa çıkarılması gerekiyordu. Her ikisinin yolu da, öncelikle direnişin, onu doğuran nedenlerin ve temel taleplerinin yeniden gündeme sokulmasından geçiyordu. Bu aynı zamanda, aylardır bekleyerek yitirilen inisiyatifin yeniden ele geçirilmesi açısından şarttı.

Bu öncüllerden hareketle o kesitte yürüttüğümüz girişimlerin ayrıntılarına burada girmeyeceğiz. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyelim, bunların kapsam ve genişliği, o günlerde kamuoyuna da yansıyanlardan çok daha geniştir. O güne dek direnişe kayıtsız kalan ya da zaman zaman düşmanca bir tutum sergilemenin ötesine geçmeyen çok sayıda kurum ve kişinin yaklaşım ve tutumlarında dahi direniş lehine bir sarsıntı ve değişiklik yaratıldı; bunların birçoğu, o kesitten itibaren, direnişin temel insani-demokratik taleplerinin karşılanması yönünde değişik düzeylerde de olsa aktif bir tavır içerisine girdiler. 19 Aralık Katliamı’nın teşhiri de içinde olmak üzere, “F tipleri”ne karşı direnişin haklılığı ve meşruluğu, direnişin temel taleplerinin demokratik-insani niteliği, Türkiye’de yayınlanan belli başlı gazete ve televizyonların yanı sıra Fransa’dan ABD’ye, Kanada’dan Avustralya’ya kadar çok sayıda ülkenin önde gelen yayın organlarında, televizyon ve radyolarında aylar sonra yeniden geniş biçimde yer almaya başladı. Bu arada, sorunun siyasi tutsakların temel demokratik-insani taleplerinin karşılanması temelinde çözümü için başından beri büyük çaba ve emek harcayan fakat hem devletin uzlaşmaz tutumu ve baskılarıyla karşılaşan hem de yapılan sol tasfiyeci hatalara ve DHKP-C’nin kendilerine de yönelttiği saldırılara duydukları tepki nedeniyle ‘ne yapacaklarını artık bilemez hale gelmekten’ kaynaklanan bir çaresizlik ve sıkışma yaşayan arabulucu güçler, çözüm için yeniden aktif bir çaba içerisine girdiler. Bunların da yardım ve katkılarıyla, ülke içinde olduğu gibi, Avrupa Parlamentosu ve Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere, bakanlık ve hükümet üzerinde etkili olabilecek uluslararası kurum ve mekanizmalar da harekete geçirildi. Tüm bu gelişmeler, derin bir umutsuzluk ve moral bozukluğu yaşayan aileler ve dışardaki güçler için de her şeyden önce bir moral kaynağı oldu; direniş açısından çok olumsuz sonuçlar doğurabilecek çözülme eğilimlerinin önünün alınabilmesini kolaylaştırdı.

Biz bu girişimlerimizi, sırf direnişin çıkarları ve geleceğini düşünerek yürüttük. Onun içine sürüklendiği tıkanıklığı aşmak amacıyla attığımız her adımda, siyasi tutsakların temsilcileri aracılığıyla ortaya koyacakları genel ve ortak iradenin kabul edebileceği somut kazanımlar temelinde bir çözüm şansının zeminini yaratıp yolunu açmak perspektifiyle hareket ettik. O dönemde yaptığımız bütün temas ve girişimlerin ana eksenini, görüştüğümüz her muhatabımıza yazılı bir biçimde de verdiğimiz şu temelde bir çözüm planı oluşturdu:

I. İÇ ve DIŞ TECRİT ve İZOLASYONA DÖNÜK UYGULAMALARA DERHAL SON VERİLMELİ. Bu kapsamda;

Uluslararası standartlara göre 15 kişiden az mekanlar ‘tecrit’ kabul edilmektedir. Mevcut F tiplerinde bu insani standart temelinde gerekli düzenlemeler yapılmalı. Ancak zaman alabilecek bu uygulama gerçekleşene kadar mevcut F tiplerinde aynı koridora açılan birim kapıları; birlikte yemek yiyebilmek, TV seyredebilmek ve gündelik sosyal ihtiyaçları karşılayabilmek için, sabah sayımı sonrası ile gece 24:00 arasında açık tutulmalı (Bu uygulama, 1986-1991 yılları arasında Özel Tip Cezaevleri’nde uygulanmıştır ve güvenlik açısından vb. hiçbir sakınca yaratmadığı pratikte görülmüştür).

Ailelerimize ve yakınlarımıza ziyaretlerde çıkartılan akıl almaz güçlüklere ve insanlık dışı uygulamalara son verilmeli (arama ve bürokratik güçlükler, vb.). Ziyaretlerde birinci dereceden yakın akrabalarla sınırlama vb. kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

Avukat görüşlerinde; avukatlarımızın meslek ve insanlık onuruna aykırı uygulamaların yanı sıra, savunma hakkının kutsallığı ve gizliliğini ortadan kaldıran uygulamalara son verilmelidir.

Piyasada yasal olarak satılan yayınlar hiçbir kısıtlama ve sınırlama olmaksızın cezaevlerine alınmalıdır.

Haberleşme özgürlüğü sınırlandırılmamalıdır.

Cezaevleri arası sevkler, mahkeme, hastane, vb. gidiş dönüşlerinde dayatılan onur kırıcı arama ve dayaklara son verilmelidir.

İçerideki tutuklu ve hükümlülerin sosyal dayanışma amacıyla birbirleriyle yardımlaşmaları engellenmemelidir.

Cezaevlerinde günlük uygulamada karşılaşılan sorunların çözümünü de kolaylaştırıcı bir rol oynayan ‘temsilcilik kurumu’ tanınmalıdır.

II. 19 Aralık cezaevleri operasyonları, bağımsız ve güven verici bir soruşturma komisyonu tarafından soruşturulmalı, gerçekler açığa çıkarılmalı, kamuoyuna açıklanmalı ve her düzeydeki sorumlular yargılanmalıdır.

III. Ana davalarından ya da son Şartlı Tahliye Yasası’ndan yararlanarak tahliye edilmeleri gerektiği halde, 19 Aralık operasyonu gerekçe gösterilerek toptan tutuklanan ve haklarında halen hiçbir dava açılmamış bulunan tutuklular serbest bırakılmalıdır.

IV. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin hangi insani ve demokratik haklara sahip oldukları açıkça tanımlanmalı, bunlar yasal güvenceye kavuşturulmalı ve kamuoyuna da açıklanmalıdır.

V. Cezaevlerindeki uygulamaların sürekli izlenmesi için bağımsız ve güven verici izleme komisyonları kurulmalı; bunların içerisinde Barolar, TTB ve İnsan Hakları kuruluşları ile aile örgütlenmelerinin temsilcilerinin de yer alması sağlanmalıdır.

VI. 1996 SAG-ÖO ve son Ölüm Orucu eylemleri ile çeşitli hastalıkları nedeniyle cezaevlerinde yatamayacak ölçüde fiziki ve ruhi hastalıkları belgelenmiş hasta tutukluların cezaları en azından ertelenmelidir.

VII. Son Ölüm Orucu ve açlık grevi eylemleri sırasında vücutlarında ciddi hasarlar oluşmuş tutuklu ve hükümlüler, TTB’nin gözetiminde ücretsiz ve insani koşullarda derhal tedavi altına alınmalıdır.

VIII. TMY’nin 16. Maddesi’nin yanı sıra siyasi tutuklu ve hükümlüler aleyhine ağır eşitsizlikler yaratan; alınan cezaları otomatikman yarı nispetinde artıran maddesi, infaz sırasında cezanın 4/3’ünün yatılmasını şart koşan eşitsiz infaz sistemi ile evlatlarının ölümlerini engellemeye çalışan ana-babaları dahi ‘terör suçu’ kapsamına sokan TMY’nin 8. Maddesi kaldırılmalıdır.

IX. Bu talepler, tam yetkili ve güven verici bir bileşime sahip bir heyetin, cezaevlerinde halen Ölüm Orucu’nu sürdüren tutuklu temsilcileriyle yapılacak görüşmeler öncesi ve sonrası yaşama geçirilmeli; yaşama geçirilmesi zaman gerektirenler (örneğin VIII. Madde gibi) bu heyetin teminatında makul ve güven verici bir takvime bağlanmalıdır.

Bu çerçeveyi her yerde bir “ön çerçeve” olarak tanımladık. “ÖO eyleminin bitirilip bitirilmemesine ilişkin nihai kararı sadece ve sadece içerdeki tutsakların verebileceklerini, onların kendileri tarafından belirlenen temsilcileri ile görüşülmediği ve onlarla bir anlaşmaya varılmadığı sürece kimsenin eylemin bitmesini beklememesinin” altını sürekli bir biçimde çizdik. Bu nedenle, daha önce Kandıra ve Tekirdağ’a sürülmüş olan DHKP-C ve TKP(ML) temsilcilerinin de tekrar geri götürülmeleri koşuluyla adres olarak Edirne’yi gösterdik. “Olmazsa olmaz” olarak tanımladığımız bu koşula ilaveten, “o güne dek uzlaşmaz bir tutum sergilemekle kalmayıp 19 Aralık Katliamı’nı gerçekleştirmiş olan devletin, en azından o andan itibaren sorunun görüşmeler yoluyla çözümü konusunda samimi olup olmadığını kanıtlaması için ‘güven verici somut adımlar’ olarak”, yukarıda aktardığımız “ön çerçeve”deki taleplerden I. maddenin a, b ve c şıkları ile III. ve VI. maddenin “görüşmeler başlamadan önce yaşama geçirilmesinin” çözümün kısa sürede sağlanmasını kolaylaştıracağını her zaman, her yerde vurguladık. Tutsak temsilcileriyle görüşmeleri yürütecek “tam yetkili ve güven verici bir bileşime sahip” arabulucu heyetinde ise; en azından müsteşar ya da genel müdür yardımcısı düzeyinde bakanlık temsilcilerinin yanı sıra, üç ilin baro başkanlarının, İHD, TTB, TMMOB temsilcileri ile birlikte TUYAB ve TAYAD temsilcilerinin, sorunun demokratik insani bir temelde çözümü konusunda çok çaba harcamış olan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu ile gazeteci-yazar Oral Çalışlar’ın da mutlaka yer almaları gerektiğini sürekli belirttik.

Temel çerçevesini ve tamamlayıcı koşullarını kısaca özetlediğimiz bu girişimlerimiz, dar grupçu küçük hesaplarla gözleri kararmış olan sol tasfiyecilerin önceleri dedikodu ve spekülasyonlar biçiminde başlayıp giderek seviyesizleşen saldırılarının aynı sıra baltalama çabalarıyla karşılaştı. Örneğin, cezaevlerinde ve dışarda “TİKB’Nin ÖO Direnişi’ni bırakmaya hazırlandığı” dedikoduları çıkarıldı; şehit cenazelerinde dahi destek ve dayanışma amacıyla giden ailelerimize ve yoldaşlarımıza bu spekülasyonlar temelinde saldırgan tutumlar ve haraketler sergilenmeye başlandı; bu arada özellikle DHKP-C, Brüksel kaynaklı bir karalama kampanyası başlattı. Gazete ve televizyonlara, konuştuğumuz muhabir ve köşe yazarlarına, demokratik kurumlara, “direnişi yalnızca kendilerinin temsil ettiklerini, F tiplerinin kapatılması, TMY’nin kaldırılması, DGM’lerin kapatılması vd. temel taleplerinden asla taviz vermeyeceklerini, bizim ise ‘ÖO’na 19 Aralık’ta başlamış destekçi, küçük bir grup’tan başka kimseyi temsil etmediğimiz, dolayısıyla dile getirdiğimiz görüşlerin en fazla kendimizi bağlayabileceğini” içeren e-mailler ve fakslar yağdırmaya başladı. Öyleki, DHKP-C’nin akıl erdiremedikleri bu tutumunu şaşkınlık ve tepkiyle karşılayan gazetecilerin birçoğu, 19 Aralık Katliamı’nın içyüzünü, ÖO Direnişi’ni kaçınılmaz ve zorunlu kılan nedenleri ve soruna nasıl bir çözüm bulunabileceğini bir kenara bırakarak, “DHKP-C’nin ne yapmak istediğini ve ‘F tipi’ sorununu bunun bir bahanesi haline getirip getirmediğini” öne çıkarır hale geldiler. Kaldı ki o kesitte yürüttüğümüz bütün temaslar sırasında, “dile getirdiğimiz görüşlerin, 7’li Platform olarak bilinen yaklaşık 750 tutsağın genel eğilimlerinin bir ifadesi olduğunu, onlar adına bile nihai kararın Edirne’deki belirlenmiş temsilciler tarafından verileceğini, ÖO’na daha önce başlamış olan Üçlü Blok adına ise hiçbir görüş belirtmediğimizi, onların kendi görüşlerini içerde ve dışarda kendi temsilcileri aracılığıyla zaten ortaya koyduklarını” özellikle vurguluyorduk. Bu noktada hemen her yerde karşılaştığımız soru, “Belirttiğiniz çerçevede somut adımlar atılır ve görüşmelere başlanacak olursa DHKP-C’nin tutumu ne olur?” sorusu idi. Bu soruya verdiğimiz yanıt da hiç değişmedi: “Onlar adına herhangi bir görüş belirtemeyiz. Ancak ‘güven verici adımlar’ kapsamında tanımladığımız somut adımlar atılır ve görüşmeler yoluyla çözüm arayışında samimi davranılırsa, ortaya çıkacak tabloya bağlı olarak o arkadaşların da mantıklı ve sorumlu bir yaklaşımla hareket edeceklerine güveniyoruz”.

Bu arada şunu da belirtelim, o dönemde yürüttüğümüz bütün temas ve girişimler hakkında TKP/ML, MLKP, MLSPB ve TDP’nin dışardaki yetkili temsilcilerini de en ince ayrıntılara varana kadar sıcağı sıcağına bilgilendirdik; bütün girişimlerimizin eksenini oluşturan yukarda aktardığımız ön çerçeve metnini yazılı olarak onlara da verdik, onay ve desteklerini aldık. Sol tasfiyeci blok bileşenlerinden TKP(ML) ile TKİP’in o dönem dışardaki “sözcü” konumunda olan temsilcilerine de hemen her gelişmeyi olabildiğince geniş bir biçimde aktardık. Sadece DHKP-C ile doğrudan bir bağ kuramadık. Gerek doğrudan gerekse TKP/ML ve TKP(ML) temsilcileri aracılığıyla defalarca haber ve randevu gönderdiğimiz halde görüşme taleplerimizi yanıtsız bıraktılar.

İlk girişimlerimizin basında da yer almaya başladığı bir sırada, gazeteci Oral Çalışlar ve Mehmet Bekaroğlu’nun girişimleri sonucu Adalet Bakanı ile bir görüşme gerçekleşti. 12 Nisan 2001 günü akşamüstü bakanın makam odasında yapılan dörtlü görüşmeye, Sn. Bekaroğlu ile birlikte gittik. Bakanın yanında da Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun vardı. Önce 19 Aralık Katliamı ve “F tipleri”ndeki uygulamalar üzerine konuşuldu. Her iki konuda da somut olgulara ve bazı belgelere dayalı teşhir edici konuşmalarımızdan sonra konu ÖO’larına geldi. Başlangıçta bakan, “Önce eyleme son verilmedikçe kendilerinin hiçbir adım atamayacaklarına” dair bilinen yaklaşımını tekrarladı. O zaman, “Hesaplarını yaparken kaç kişinin ölümünü göze aldıklarını bilemeyeceğimizi, fakat bu sayı yüzleri de bulsa bundan daha fazla tutsağın ölüme hazır olduğunu ve temel demokratik-insani talepler karşılanmadığı sürece bu eylemin kendi kendine bitmesini kimsenin beklememesini” bir kez daha ifade ettik. Bunun üzerine “O zaman nasıl çözülür?” sorusu gündeme geldi. Bunun üzerine, “İçerdekilerin karşı karşıya bulundukları uygulamaları, ruh hallerini ve eğilimlerini yakından bilen birinin kişisel düşünceleri ve önerisi olarak değerlendirilmesi” kaydıyla “çözümün önünü açabileceğini düşündüğümüz bir plan” olarak yukarda aktardığımız ‘ön çerçeve’ metninin bir kopyasını bakana ve genel müdüre verdik. “Tamamlayıcı koşullar” olarak tanımladığımız 3 maddeyi de sözlü olarak gerekçeleriyle birlikte anlattık. Metni baştan sona okuyan bakan, ilk olarak, “güven verici somut ön adımlar” kapsamında saydığımız VI. maddeyi yerine getirmenin “kendi ellerinde olmadığını, bunun Adli Tıp’ın yetki alanına girdiğini” söyledi. “Eğer sorun bu ise bunun aşılabilir bir engel olduğunu, bakanlık bu yönde bir irade ve politika ortaya koyacak olursa Adli Tıbbın da bunu dikkate alacağını, ayrıca Mehmet Ağar döneminde MHP’li bir kadrolaşmaya gidilen Adli Tıp yerine TTB ile ilişki kurularak onların önereceği, bilimsel yeterliliğe sahip heyetlerin vereceği raporların mahkemelerce esas alınması yoluna gidilebileceğini” belirttik. Bakan ikinci olarak, III. Maddeyi oluşturan tutuklama kararlarının kaldırılması konusunda “mahkemelere müdahale edemeyecekleri” şeklindeki beylik gerekçeyi dile getirdi. Buna da, “Bu böyle söylenir ama uygulamada işlerin farklı seyrettiğini herkes bilir. Bakanlığın bu yönde bir uyarısı dahi zaten hukuk dışı olan bu toptan tutuklamaların kaldırılmasını sağlar” yanıtını verdik. Ve nihayet konu, asıl canalıcı noktayı oluşturan I. Maddenin a şıkkına, yani “gerekli mimari değişiklikler yapılana kadar aynı koridora açılan hücre kapılarının sabah 08-08:30 ile gece 24:00 saatleri arasında açık tutulması” konusuna geldi. Bakan buna ilk olarak, “Neden gece 24:00’e kadar? Gündüzleri birkaç saat yetmez mi?” itirazını yöneltti. “Burada sorunun süre sorunundan da önce amaç ve niyet sorunu olduğunu; eğer kamuoyu önünde de iddia edildiği gibi tecrit amacı ve niyeti taşınmıyorsa, asgari bir sosyal ilişki imkanının olabildiğince geniş tutulması gerektiğini; ayrıca her hücreye bir televizyon alamayacak durumda olan içerdeki insanların akşamları televizyonda haberlerin arkasından birlikte bir film, maç, vb. seyredebilme olanağını bulabilmeleri için bu sürenin gerekli ve normal olduğunu” belirttik. Ve yazılı metinde de belirttiğimiz 12 Eylül döneminde Özel Tip Cezaevlerindeki uygulamaları örnek verdik. Bu kez, “Bu uygulama bizim açımızdan güvenlik sorunu yaratır” itirazı geldi. Buna örnek olarak, “ara koridor kapıları zorlanarak ana koridorlara (maltalara) çıkılması olasılığı ile koridor diplerinde bulunan gözetleme kameralarının kırılması olasılığı” dile getirildi. Bunlara yanıt olarak ise: “Biri kapanmadan diğeri açılmayan çift kapılı ara koridor kapılarını kırmanın o kadar kolay olmayacağını, ayrıca bu konuda hala bir endişeleri varsa kapıları takviye etmenin kendi sorunları olduğunu; kameralara gelince onların zaten kendi personellerini de gözetleme merakından kaynaklı, ayrıca insan hakları açısından da savunulabilecek bir uygulama olmadığını, buna rağmen kendileri açısından gerekli görüyorlarsa koridor diplerinden kapıların arkasına alınmalarının topu topu 15-20 metrelik bir uzatma kablosu sorunu olduğunu” ifade ettik.

Ön çerçeve ve güven verici adımlar” kapsamında önerdiğimiz maddeler üzerine yapılan bu konuşmalardan sonra konu, asıl çözümün nasıl sağlanabileceğine geldi. Bu noktada bakanın ilk sorusu, “Bu adımlar atılır ve görüşmelere başlanacak olursa DHKP-C’nin tutumu ne olur?” oldu. “Onlar adına herhangi bir görüş belirtip yorumda bulunamayacağımızı, fakat önerdiğimiz çerçevede güven verici somut adımlar atılır, sürgüne gönderilen iki temsilci Edirne’ye tekrar geri götürülür ve önerdiğimiz bileşime sahip yetkili bir heyet aracılığıyla görüşmelere tekrar başlanacak olursa, diğer talepler konusunda da çözücü ve samimi yaklaşımlar sergilendiği taktirde o arkadaşların da sorumlu ve yapıcı bir tutumla hareket edeceklerine güvendiğimizi” belirttik. Bakan asıl olarak, “Görüşmelere başlandığında TMY’nin tümüyle iptal edilmesi, DGM’lerin kaldırılması gibi siyasi taleplerle karşılaşmaktan” duydukları kaygıyı dile getirdi. Buna yanıt olaraksa, “Bu taleplerle karşılaşacaklarını ve buna hazır olmalarını, çünkü bu taleplerin eylemin başından beri deklare edilen, ayrıca Türkiye’de her demokratın savunduğu ve savunması gereken talepler olduğunu, ancak ‘F tipleri’nde uygulanmaya çalışılan tecrit ve izolasyonu ortadan kaldıracak diğer bütün talepler karşılanır ve bu konularda somut adımlar atılacak olursa bu siyasal taleplerin karşılanmasının eylemin bitirilme koşulları haline getirileceğine fazla ihtimal vermediğimizi” ifade ettik. Bu konunun, kafalarında en fazla tereddüt yaratan konuların başında geldiği anlaşılıyordu. Bu yüzden değişik biçimlerde birkaç kez gündeme getirdiler. Buna bağlı olarak, görüşmenin sonlarına doğru kaygı duydukları bir konu daha gündeme geldi: “Önerdiğiniz bileşimde bir heyetle görüşmelere tekrar başlanacak olursa bunu basın da öğrenecek. O durumda biz masada yine o siyasi taleplerle karşılaşırsak ve bir çözüm de çıkmayacak olursa, devlet olarak biz bunu göze alamayız” dendi. Bunun üzerine şöyle bir formül önerdik: “Bu kaygınızı giderebilmek için, bakanlığın tam yetkili temsilcilerinin yanı sıra o zamanki İstanbul Baro Başkanı, Mehmet Bekaroğlu, Oral Çalışlar ile biz ve TAYAD’dan -ismini verdiğimiz- bir temsilcinin yer alacağı daha dar bir heyet, basına haber vermeden Edirne’ye girelim, sürgüne gönderilmiş temsilcilerin de getirilmesiyle oradaki tüm temsilcilerle görüşmeleri başlatalım, onların da kabul edeceği belli bir çözüm ortaya çıktığı taktirde o zaman basına da haber verilerek asıl genişletilmiş heyet devreye girer ve işin imza töreni ve açıklaması o zaman yapılır”. Bunun üzerine bakan, “Biz bunları kendi aramızda bir değerlendirelim” dedi; ancak ayrılmadan önce gerekirse bize nasıl ulaşabileceklerini sorarak telefon numarası istedi.

Bu görüşmenin hemen ardından üç büyük ilin o zamanki baro başkanları ve Türkiye Barolar Birliği yöneticileri ile bir araya geldik. Bakanla yaptığımız görüşmenin bütün ayrıntılarını kendilerine de anlattık. Zaten bizden önce bu heyet bakanla görüşmüş ama çözüm konusunda umutsuz bir izlenim edinerek ayrılmışlardı. Bizim görüşmemizin ayrıntılarını öğrenince, bakanla olan görüşmede bulunan Sn. Mehmet Bekaroğlu gibi Baro Başkanları ve yöneticilerinde de yeniden bir umut ve iyimserlik havası doğdu. Hatta İstanbul’un yanı sıra İzmir ve Ankara Baro Başkanları ile TBB yöneticilerinin de ‘daraltılmış heyette’ yer almalarının yararlı olacağı konusunda bir mutabakat sağlandı.

Öte yandan, bakanın randevu vermesini sağlayan gazeteci Sn. Oral Çalışlar, önceden bilgi sahibi olduğu önerilerimiz temelinde bir çözüm mekanizmasının işletilmesi için dönemin hükümetinde etkili isimlerle yoğun bir telefon diplomasisi yürütüyordu. Onun bu çabaları ve girişimleri sonucu, hükümetin etkili isimlerinden Hüsamettin Özkan ve ANAP kanadı, bu temelde bir çözümü ve önerilen mekanizmayı “makul bulduklarını ve gerçekleşmesi için ağırlık koyacaklarını” kendisine ifade etmişler. Dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ise, “engelleyici bir tutum takınmayacağı” sözünü vermiş.

Fakat her yerde karşımıza çıkan “DHKP-C’nin tutumu ne olur?” sorusu ile bu girişimler sırasında da karşılaşıyorduk. Buna net bir yanıt verememek, muhataplarımızda da tereddüt yaratıyordu.

Bakanla görüşmeyi izleyen iki gün herhangi bir gelişme olmadı. Hüsamettin Özkan, buna neden olarak Oral Çalışlar’a, hükümetin Kemal Derviş tarafından 14 Nisan 2001 günü kamuoyuna açıklanan “ekonomik program” üzerine yoğunlaşmış olmasını göstermiş. Nihayet 15 Nisan Pazar günü, ÖO’ları ile ilgili olarak Başbakanlık’ta bir toplantı düzenlendiği haberi geldi. Toplantıya girmeden önce Oral Çalışlar’ı arayan Hüsamettin Özkan, “Başbakan’ın da çözüm planını ‘değerlendirilebilir’ bulduğunu ve o gün muhtemelen bu doğrultuda bir karar çıkabileceğini” söylemiş. Ne var ki bu karar çıkmadı. NTV televizyonunun o günkü akşam haberlerinde, yaklaşık iki saat süren toplantıdan çıkan jandarma yetkilileri gösterildi. Adalet Bakanı, toplantının son yarım saatine çağrılmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla askerler bu çözüm planına muhalefet etmişlerdi.

Konuyla ilgilenen herkesin zaten bildiği bu muhalefet gerekçelerini, bir buçuk ay kadar sonra farklı bir kanaldan biraz daha detaylı öğrendik. DSP’nin önde gelen isimlerinden, orduyla da arası iyi bir milletvekili, aramızdaki aile dostluğuna da güvenerek net ifadelerle şunları söyledi: “Askerler, (DHKP-C’yi kastederek -nba) bu örgütle pazarlık yapılıyor görüntüsü verilmesine de, bu örgüte ‘devleti dize getirdik, zaferi kazandık’ propagandası yapma bahanesi olacak en küçük bir tavizin verilmesine de kesinlikle karşılar. Ayrıca bu örgütün Alevicilik yaptığını düşünüyorlar ve radikal bir Alevi hareketinin bu bahaneyle güç toplamasına olanak tanımak istemiyorlar…”.

Bunların doğruluk ya da geçerlilik derecesinin tartışılması ayrı bir konu. Fakat ortada çıplak gözle de görülebilen bir gerçek vardı: “PKK’den doğan boşluğu doldurabilecek alternatif bir odak olarak sivrilme” hesabıyla hareket eden DHKP-C, “F tipleri”ne karşı mücadele sorununu kendisiyle devlet arasında bir ‘boy ölçüşme’ sorunu haline getirmekle en büyük stratejik yanlışı yapmıştı. Bunun devamı olarak sergilediği tutumlarla, sadece kendisini değil, ortaya çıkış nedenleri ve hedefleri dışında ‘her şey’ haline getirdiği bu büyük ve kitlesel direnişi de gün geçtikçe içinden çıkılmaz hale gelen bir çıkmaza sürükledi. Nitekim herbiri biraz daha zayıflamış olmakla birlikte, Mayıs ve Haziran 2001 başlarında çıkan iki çözüm şansı daha, DHKP-C’nin yarattığı muğlaklık ve tutumunun ne olacağı noktasındaki belirsizlik nedeniyle değerlendirilemedi.

Avrupa Parlamentosu’nun etkili isimlerinden, aynı zamanda Türkiye ile Karma Parlamento Grubu üyesi Daniel Cohn Bendit, hem ÖO Direnişi’nin ve ölümlerin dünya basınındaki yankılarının etkisiyle hem de yurtdışında yapılan eylemlerin ve girişimlerin baskısıyla 29 Nisan-1 Mayıs 2001 tarihleri arasında Türkiye’ye geldi. “Kabul edilirse bir ‘arabuluculuk’ misyonu oynamak” amacıyla geldiğini belirten Cohn Bendit, Ankara’da hükümet, bakanlık ve TBMM’de yapacağı resmi görüşmelere başlamadan önce, durumu bir de bizim ağzımızdan dinlemek ve bir çözüm şansının olup olmadığını anlamak amacıyla görüşme talebinde bulundu. Avukatımızla gittiğimiz bu görüşmede kendisine, 19 Aralık Katliamı da dahil o güne dek yaşanan gelişmeleri, gelinen noktayı ve önerdiğimiz çözüm planını ayrıntılı bir biçimde anlattık. Bu arada AB’nin tutumunun da hükümete cesaret verdiğini ve 19 Aralık Katliamı da dahil tecrit ve izolasyon saldırısının yaşama geçirilmesinde AB’nin de büyük payı olduğunu altını çizerek belirttik. “AB’nin ‘kalabalık koğuş sistemi’ yerine daha insani bulduğu için ‘oda sistemi’ni desteklediğini, ama tecrit ve izolasyonu onaylamadığını” söyleyen Cohn Bendit, “ayrıca Türk Hükümeti bu konudaki uyarılarımızı dikkate almıyor, biz ne yapabiliriz?” deyince; “Laf olsun diye yapılan göstermelik protestoların elbette etkili olamayacağı, eğer ciddi ve samimilerse Türkiye’ye yapılan ekonomik ve mali desteklerin askıya alınması, silah ve askeri malzeme satışlarının durdurulması temelinde daha yaptırımcı yöntemler uygulayabileceklerini” kendisine hatırlattık.

Cohn Bendit de sonuç olarak iki sorunun yanıtını istedi bizden: 1) Kendisinin de “makul ve mantıklı gördüğünü” ifade ettiği bu çözüm planı işletilecek olursa DHKP-C’nin tutumu ne olurdu? 2) Bu temelde bir “arabuluculuk” misyonu oynamaya çalışacak olursa, bu bizler tarafından da kabul edilir miydi? O’nun bu sorularından birincisine, herkese verdiğimiz yanıtı verdik. İkincisine ilişkin olaraksa, “Bunun kararını cezaevlerindeki tutsakların vereceğini, fakat kişisel tahmin olarak O’nun tek başına yürüteceği bir arabuluculuğun yeterli ve güven verici bulunmayacağını, çünkü kendisinin Avrupa’da yaşadığını ve daha sonra yaşanacak gelişmelere uzak kalacağını, bu yüzden Türkiye’deki demokratik kurum temsilcilerinin heyette mutlaka yer almaları gerektiğini, ama böyle bir heyetin bileşenlerinden biri olarak Avrupa Parlamentosu adına kendisi de katılacak olursa o zaman bunun olumlu karşılanabileceğini” söyledik.

Cohn Bendit, Ankara’da bildiğimiz kadarıyla Adalet Bakanı dışında Başbakan yardımcıları Hüsamettin Özkan ve Mesut Yılmaz, TBMM’deki karma komisyon üyesi milletvekilleri ve Mehmet Bekaroğlu ile iki gün süren bir görüşme trafiği yürüttü. Türkiye’den ayrılmadan önce, ilk görüşmesinden sonra yaptığı temaslar hakkında bilgi almak üzere tekrar görüştüğümüzde, ilk günkü iyimserliği kaybolmuştu. Diplomatik bir dille, “Durumun umutsuz olduğunu, bizim dile getirdiğimiz çözüm planı ve taleplerin özellikle Mesut Yılmaz tarafından ‘makul talepler’ olarak bulunmakla birlikte bakanın ve görüştüğü MHP’li milletvekillerinin DHKP-C’nin amaçları ve muhtemel tutumu konusunda tepkili ve güvensiz olduklarını, bu yüzden de bir uzlaşmaya pek niyetli ve istekli görünmediklerini” ifade etti. Cohn Bendit’in kelimeleri dikkatle seçerek yaptığı konuşma sırasında kullandığı bir cümle dikkatimizi çekti: “…Hükümet ve Bakanlık, bu eylemin sürdürülmesinin altında kabul edemeyecekleri politik taleplerin yattığı görüşünde. Yalnız sizin dile getirdiğiniz talepler konusunda belli bir sıkışma yaşadıkları da görülüyor. Tahminime göre önümüzdeki günlerde bazı adımlar atabilirler…

Cohn Bendit’in üstü kapalı bir bir biçimde anlatmaya çalıştığı adımların ne olduğunu çok geçmeden gördük. Hastaneler ve cezaevlerindeki ÖO direnişçilerinin tahliyeleri birdenbire hızlandırıldı. Gerçi bu uygulamaya Nisan ortalarında başlanmıştı. Önce Ankara-Sincan’dan bir direnişçinin, ardından İzmir’den 13, Gebze’den de 5 direnişçinin cezaları Adli Tıp raporlarını dayanılarak ertelenmişti. Fakat Mayıs sonlarına doğru bu tahliyeler hızlandı ve bu yolla tahliye edilen ÖO eylemcilerinin sayısı sonuçta 500’ü aştı. Öyleki Adli Tıp, hiçbir başvurusu olmayan direnişçiler hakkında bile re’sen rapor vermeye başladı. Bu arada, 19 Aralık Katliamı bahane edilerek verilen toplu tutuklama kararları da aynı hızla kaldırılmaya başlandı.

Bunlar esasında direniş adına somut birer kazanımdı. “’96 ve son ÖO Direnişi’nde sakat kalan direnişçilerin serbest bırakılmaları” talebi, sol tasfiyeci blokun da baştan beri savunageldiği eylem talepleri içerisinde yer alan bir talepti. Devlet o kesitte bu yola elbette aynı zamanda direnişi zayıf düşürme amacını güderek başvurmuştu. Özellikle de sayısı giderek artan ölümlerin ve Wernicke-Korsakoff’luların cezaevlerinde tutulmalarının iç ve dış kamuoyunda yaratacağı tepkilerden çekindiği için bu yola başvurduğu açıktı. Ancak devlet hangi direnişte, hangi talebi benzer hesaplar yaparak değil de, “Tamam, ben karşımdaki irade ve kararlılık karşısında istediğim sonucu elde edemeyeceğimi gördüğüm için geri adım atıyorum” diyerek kabul etmişti?

Önemli olan, devletin amacını görmek ve bunu kamuoyuna deşifre etmek kadar; bunun aynı zamanda direnişin taleplerinden birinin kabulü anlamına geldiğinin altını çizerek, açılan bu gediği diğer temel demokratik-insani taleplerin de kabulü yönünde genişletip derinleştirecek açılımlar ve taktik tutumlar geliştirebilmekti. Ancak sorunu dar bir mekansal düzenleme sorununa indirgemekle kalmayıp dar grupçu bağnazlıkla gözleri kararmış olan tasfiyeci sol keskinlik, sorunun bu ikinci yönünü göremediği gibi, direniş adına en azından moral bir kazanım olarak değerlendirilebilecek bu durumu, “devletin süreci kendi istediği gibi yönlendirdiği ve kolay kolay da geriletilemeyeceği” şeklindeki karamsar düşünceleri ve ruh halini derinleştiren bir yaklaşımla karşıladı. Özellikle aileler ve yakın destek güçleri üzerinde yeni bir umut, kararlılık ve moral motivasyon etkeni olarak değerlendirilebilecek bu gelişme, sergilenen bu akılalmaz darlık ve düşüncesizce tutumlar yüzünden, içerde ve dışarda ÖO Direnişi’nin sulandırılmasını ve çözülmeyi hızlandıran bir etkene dönüştü. Cezaevlerinde tahliye amacıyla yapıldığı çok açık olan “ÖO eylemcileri” türediği gibi, dışarda aileler arasında da çocuklarını bu yolla “kurtarma” arayışına girenler çoğaldı.

O zaman adı TKP(ML) olan MKP, bu uzun ve tarihsel direniş üzerine bugün çalakalem çırpıştırdığı 5 sayfalık “…Genel bir Yorum” başlıklı değerlendirmesinde, TMY’nin 16. Maddesi’nde kamuoyunu aldatmak amacıyla yapılan göstermelik değişiklik sırasında “F tiplerinde” açık görüş yasağının da kaldırılmış olmasını, “direnişin talepler boyutuyla elde ettiği ilk (hatta tek -nba) büyük maddi kazanım” olarak tanımlıyor. Ama o dönem cezaevlerindeki Türkiyeli sol örgütlerin toplam tutsak sayısının neredeyse yarıya yakınının tahliyesi ile sonuçlanan, bu arada 19 Aralık Katliamı’na ilişkin olarak devletin “yavuz hırsızlık” yaparak verdiği toplu tutuklama kararlarını aynı hızla geri olmak zorunda kalmasının sözünü nedense (!) hiç etmiyor. Bir direnişin başarı ya da başarısızlığını, yenilgi ya da zaferi somut maddi kazanımların elde edilip edilmediği ile ölçen ekonomist bir mantığa sahip değiliz. Bu anlamda illa ‘somut maddi bir kazanım’ arayışı içinde olmayı da anlamsız ve çocukça buluruz. Fakat zaten ortada olan somut bir gerçekliğin değerlendirilmesi sırasında nesnel ve dürüst olunmalıdır. Düpedüz kamuoyunu aldatmak amacıyla yapılan, üstelik mevcut tecrit ve “tretmana uyum” politikalarını pekiştirici nitelikteki bir düzenlemenin içerdiği ‘göz boyama ve rüşvet’ niteliğindeki bir ayrıntı “ilk ve tek büyük somut maddi kazanım” olarak tanımlanırken; 500’ü aşkın siyasi tutsağın sonuçta tahliye edilmeleri de bir yana, baştan beri direnişin herkes tarafından savunulan temel talepleri içinde yer aldığı halde işin bu boyutunun grupçu dargörüşlülük nedeniyle görmezlikten gelindiği bir gelişmenin adını dahi anmamak, bu nesnellik ve dürüstlükten hala uzak durulduğunun bir göstergesidir. Tabii burada işin “savunma refleksi” olarak yorumlanabilecek psikolojik bir boyutu daha vardır. Başka konularda akılalmaz keskinlikler sergileyen MKP ve DHKP-C, 2001 yılının Mart başındaki Şeker Bayramı’ndan itibaren bu ‘rüşvetin’ üzerine balıklama atladılar. Yakın destek güçleri arasında bile uzunca bir süre “devletin çözüm doğrultusunda attığı bir adım” olarak algılanan TMY’nin 16. Maddesi’ndeki sahte değişikliğin getirdiği “açık görüşlere”, kimseyle tartışmadan bu tarihten itibaren çıkmaya başladılar.

Devlete karşı değil başkalarına karşı politika yapma’ tutumunun yaygınlaşması

Mayıs 2001 ortalarına gelindiğinde direnişin artık bir tıkanma ve gerileme süreci içine girdiğini gösteren belirtiler çoğalmıştı. Aylar geçtiği halde çözüm yönünde herhangi bir gelişmenin olmaması, ortaya çıkan fırsatların da kaçırılması sayıca zaten bir avucun da altına inmiş olan destek güçleri ve ailelerin yanı sıra dışardaki devrimci güçler içinde de umutsuzluk ve moral bozukluğunu hortlattı. Bizim daha ÖO’na başlanmadan önce işaret ettiğimiz tehlikeli eğilim tekrar ortaya çıktı ve devletten çok direniş sorgulanmaya başlandı. Buna bağlı olarak, “Daha fazla ölüm yaşanmaması için yenilginin kabul edilerek ÖO’larına bir an önce son verilmesi” düşüncesi güç ve yaygınlık kazandı.

Bu ruh hali içindeki bazı devrimci örgütlerin yetkili temsilcileri de dahil o kesitte görüştüğümüz herkese, öz olarak, “Tecrit ve izolasyonu en azından hafifletecek bazı somut sonuçlar elde edilmeden ve en az bunlar kadar önemli olmak üzere içerdeki tutsakların iradesinin temsilcileri ile görüşmelerin yapılması sağlanmadan böyle bir adım atılacak olursa, bunun sadece moral bakımdan değil pratik-fiili sonuçları bakımından da çok daha büyük yıkıcı sonuçlar doğuracağını” ısrarla anlatmaya çalıştık. Yanı sıra hiç olmazsa demokrat kamuoyunu biraz olsun hareketlendirmeyi sağlamakla kalmayıp ailelere ve yakın destek güçlerine moral ve umut kazandıracak değişik etkinlikler ve eylemlerin yaşama geçirilmesi için yoğun bir çaba harcadık. Fakat bunların dahi çoğu aynı karamsarlık ve derinleşen kayıtsızlık duvarına çarparak sonuçsuz kaldı. Aynı kesitte cezaevlerinde de eylem esasında bir çözülme süreci içine girmişti. Devletin zorla müdahalelerinin dışında dökülmeler hızlanmıştı. Ve bütün bu olgular ortada olduğu halde sol tasfiyeci blok hala eski kafada direniyor, tecrit ve izolasyonun kırılması temelinde birliktelik sağlanarak ortaklaşa yeni bir çıkış yapılmasını çeşitli ayak oyunlarıyla geciktiriyordu. Bu birliktelik Mayıs sonlarına doğru görünüşte nihayet sağlanabildi fakat DHKP-C’nin, özellikle dışarda bununla çelişen samimiyetsiz tutumları yüzünden uzun süre daha kağıt üzerinde kalmaktan kurtulamadı.

Öncekilere kıyasla biraz daha zayıflamış olmakla birlikte akıllıca değerlendirilecek olsaydı, bazı gelişmelerin önünü belki açabilecek son bir imkan daha bu koşullarda ortaya çıktı. Avrupa Parlamentosu’nda grubu bulunan bütün partilerden temsilcilerin yer aldığı 13 kişilik bir heyet, aylar öncesinden kararlaştırılmış bir program gereği çeşitli temaslar bulunmak üzere Haziran başında Türkiye’ye geldi. Cezaevleri sorunu ve ÖO Direnişi, heyetin gündeminde haliyle ön sıralara çıkmıştı. Heyet gelmeden önce, bu konuya ilişkin olarak cezaevlerinde ve dışarda kimlerle görüşmelerinin daha uygun ve yararlı olacağına dair önerilerimizi öğrenmek üzere bizimle temas kuran Avrupa Parlamentosu yetkililerine, ayrımsız bütün devrimci örgütlerin değişik cezaevlerinde bulunan belli başlı kadrolarının isimlerinin yanı sıra, özellikle Üçlü Blok adına ayrıca temas kurmalarını önerdiğimiz kurumların ve kişilerin telefon numaralarını gönderdik. Bir süre sonra, heyetin özellikle cezaevlerindeki temsilcilerle bu konuya ilişkin görüşmelerde bulunma talebini Türk Hükümeti’ne resmi olarak iletebilmesi için çağrı niteliğinde mektupların yararlı olacağı talebinde bulunuldu. Buna yanıt olarak, “Cezaevlerindeki tutsaklar ve temsilciler adına kimsenin böyle bir talepte bulunamayacağını fakat aileler ve avukatlar adına bunun yapılabileceğini” belirttik. “Bunun da yeterli olacağının” söylenmesi üzerine kendi ailelerimiz adına sorunun özünü ve asgari çözüm çerçevesini içeren kısa bir metin gönderdik. Birkaç gün sonra, aynı içerikte, hatta neredeyse aynı cümlelerle benzer bir metnin DHKP-C tutsakları adına da bir kurum tarafından iletildiğini öğrendik. O günlerde içerde ve dışarda başkalarına karşı hala eski kafayla farklı tellerden çalanların, ikili ilişkiler söz konusu olduğu zaman nasıl farklı tellerden çaldıklarının yeni bir örneği idi bizim için bu olay. Aile heyetlerinin ortak temasları sırasında da buna benzer çok örnek yaşandığını zaten biliyorduk.

Sözkonusu heyet, 6-8 Haziran arasında çeşitli temasların yanı sıra Sincan ve Kandıra’da, öğrenebildiğimiz kadarıyla tamamı DHKP-C’li tutsaklarla görüşmeler yaptı. Ancak isimleri daha önceden bildirildiği ve Türk Hükümeti tarafından onay da verildiği halde hastanelerdeki ÖO direnişçisi yoldaşlarımızla dahi görüşmeleri son anda engellendi. Bu arada AB Türkiye Temsilciliği tarafından, heyetin Türkiye’den ayrılacağı 8 Haziran sabahı çeşitli demokratik kurum temsilcileriyle birlikte yapılacak bir toplantıya davet edildik.

Nisan başından itibaren yürüttüğümüz girişimleri önceleri ‘değersizleştirme’ ve sabote çabalarına girişen, bunu giderek seviyesizce saldırı ve iftiralara dönüştüren sol tasfiyecilerden DHKP-C çizgisinde yayın yapan “Vatan” adındaki dergi, “O toplantıda neler konuşulduğunu açıklamamızı” istemişti o zaman bizden. Cezaevlerinin ve devrimci hareketin geleceğinin söz konusu olduğu ve yüzlerce devrimci kadronun ölüme gittiği bir dönemde bu tür seviyesizce saldırı ve polemiklere kulak asmama tutumumuzun bir gereği olarak, komünist devrimci kişiliğimiz ve girişimlerimiz hakkında şaibe yaratmaya yeltenen bu Bizans numaralarına hakkettiği yanıtı vermeye o zaman tenezzül etmemiştik. 19 Aralık öncesi yapılan görüşmeler de dahil gizli kalacağını düşündükleri kapalı kapılar ardında ve ikili temaslar sırasında ayrı, dışlarındaki devrimci örgütler ve kamuoyu karşısında ayrı görüntüler sergileyenlerin bu talebini, bu sürecin diğer bütün aşamalarına ilişkin olarak yaptığımız gibi, bu konuda da somut belgelere ve tanıklara dayalı olarak bugün yanıtlayalım.

Toplam 1,5 saat süre ayrılan toplantıya bizim dışımızda İzmir Barosu’nun o zamanki başkanı, ÇHD’nin o zamanki başkanı, İHD Başkanı, İHV Başkanı, TTB Başkan Yardımcısı ve İHD Genel Sekreter Yardımcısı katıldılar. Bizden önce konuşan İzmir Baro Başkanı, ÇHD ve İHD Başkanları Türkiye’deki genel demokrasi sorunları, hukuk alanında yapılması gereken reformlar ve Kürt sorunu üzerine konuştular. Sadece İHD Başkanı, cezaevleri sorunu ve ÖO’larına da konuşması içinde değinip geçti. Sıra bize geldiği zaman, “konumumuz gereği bütünüyle cezaevleri sorunu ve sürmekte olan ÖO’ları üzerinde duracağımızı, bu direnişin insanlık dışı katı bir tecrit ve izolasyon politikasına karşı tamamen haklı ve meşru bir direniş olduğunu, bakanlığın AB’nin hücre tipi cezaevlerine verdiği genel destekten de güç ve cesaret alarak uzlaşmaya yanaşmadığını” vurgulayarak “bir çözüm şansının halen mevcut olduğunun ama bakanlığın buna yanaşmadığının” altını çizdik. Bizim bu konuşmamız üzerine, heyet başkanı olan ve Avrupa Parlamentosu’na çok etkili bir isim olduğunu öğrendiğimiz Avusturyalı parlamenter Hannes Swoboda söz alarak, “bizim bu direnişi tecrit ve izolasyona karşı bir direniş olarak tanımladığımızı fakat heyet olarak Sincan ve Kandıra’da görüştükleri tutuklular ve temsilcilerinin bu direnişin nedenleri ve amaçları konusunda farklı şeyler söylediklerini, onların direnişi ‘AB dahil emperyalizme ve IMF reçetelerine karşı bir direniş’ olarak tanımladıklarını, ‘IMF’nin halkların düşmanı olduğunu, Türk halkının da IMF’ye karşı olduğunu ve kendilerinin de bu tepkiyi temsil ettiklerini’ söylediklerini” ifade etti. Swoboda’nın, Muhafazakar gruba mensup olduklarını sonradan öğrendiğimiz bazı heyet üyelerinin de kafalarını sallayarak onayladıkları bu konuşmasına önce, “AB’nin hücre tipi cezaevlerini destekleyici tutumuna karşı duyulan haklı tepkinin ifadesi olarak bu tür konuşmalar yapılmış olsa bile, bunların direnişin gerçek nedenlerini ve taleplerini yansıtmadığını ve bu direnişin tecrit ve izolasyonu ortadan kaldırma amacıyla yapılan bir direniş olduğu” yanıtını verdik. Bizim bu yanıtımız üzerine Swoboda, “Hükümet de bu direnişin tamamen politik amaçlar için yapıldığı görüşünde. Bunu doğrulayan kendi gözlemlerimiz dışında bize verilen bazı yazılı belgeler de var” şeklinde bir yanıt verdi. “Bunların düzmece olabileceğini niye düşünmüyorsunuz?” sorusunu yönettiğimiz sırada söze Daniel Cohn Bendit girdi. “Bizim tepkilerimizi anladığını, yaklaşımımızı önceden de bildiğini, fakat bu heyetin iki ayrı grup halinde Sincan ve Kandıra cezaevlerinde yaptıkları görüşmeler sırasında konuştukları tutuklular ve Kandıra’daki bir temsilcinin farklı içerikte konuşmalar yaptıklarını, Ayrıca Kandıra’daki temsilcinin kendisine bu içerikte yazılı bir metin de verdiğini” vb. söyledi. Bunun üzerine, “O temsilcinin söylediklerinin en fazla kendileri için bağlayıcı olabileceğini, ama onların dışında farklı örgütlere mensup yüzlerce devrimcinin daha bu direnişte yer aldıklarını, gerçeğin bütün yönlerini görmek yerine neden devletin de işine gelen yönünü görmeyi seçtiklerini; bu anlamda farklı yaklaşımları sahip devrimcilerle görüşmelerinin neden engellendiği sorusunu kendilerine ve bakanlığa sorup sormadıkları” sorusunu yönelttik. Cohn Bendit bu soruyu, “Biz bunun nedeninin farkındayız” diyerek geçiştirdi. Bu sırada söze giren heyet üyelerinden biri, “Tecritle neyi kastediyorsunuz? Hükümet ortak kullanım alanlarını da açan bir değişiklik yaptığı halde hala tecritten söz edilebilir mi?” içerikli bir konuşma yaparak tartışmayı “tecrit var mı yok mu?” tartışmasına kaydırdı. Bu konuda da “F tipleri”ndeki somut uygulamalardan örnekler vererek uygulananın insanlık dışı bir tecrit olduğunu sergilemeye çalıştık. Bu noktada TTB temsilcisi de tartışmaya katılarak tecritin varlığını sergileyen net bir tutum takındı. Tartışmanın giderek sertleşmesinin yanı sıra “heyetin programının sıkışıklığı ve bu toplantı için ayrılan sürenin bitmek üzere olduğu” gerekçesiyle toplantıya son verildi.

Toplantının bitiminde Cohn Bendit ve danışmanı ile yaptığımız kısa sohbette, özellikle Kandıra’da yapılan görüşmenin Cohn Bendit tarafından daha sonra basına da açıklanan bazı detaylarının yanı sıra, “heyetin bu ziyaretten tutuklular aleyhine bir izlenim ve kanaatler edinerek ayrıldığı” gözlemini öğrendik. Aynı gün başka bir kaynaktan öğrendiğimize göre, heyetin Kandıra’ya yaptığı ziyaret sırasında DHKP-C temsilcisinin sözlü ve yazılı olarak dile getirdiği görüşlerin yanı sıra, cezaevi idaresi de tutsaklar arasındaki haberleşme sırasında ele geçirilen bazı notların fotokopilerini heyete vermiş: bunlardan birinde DHKP-C’nin önde gelen kadrolarından biri olduğu iddia edilen ve “Fidel” kod adını kullanan tutsak, “Bu direnişi sadece cezaevleri sorunu için yapılan bir direniş olarak görmenin yanlış olacağını, sorunun PKK’nin teslimiyetinden sonra halklara umut ve güven verecek bir alternatifin varlığını gösterme sorunu olarak görülmesi gerektiğini, kendileri dışında kalan solun bunu göremediğini ama kendilerinin baştan beri bunu görerek hareket ettiklerini ve bundan sonra da buna uygun hareket edeceklerini, bu yüzden bazı taleplerin kabulü ile sınırlı bir anlaşmayı kabul etmenin yanlış olacağını” belirtiyormuş. Bu bilgiyi veren muhatabımız, Heyet Başkanı Swoboda’nın bizimle tartışırken söz ettiği “belgeler”den birinin de bu not olduğunu belirtti. Zaten DHKP-C’nin direnişin amaçları ve talepleri konusunda o güne kadar çizdiği zigzaglar ve yarattığı bulanıklık, böyle bir notun gerçekten var olup olmamasından da bağımsız olarak bu hesabın güdüldüğünü fazlasıyla sergiler nitelikteydi.

Bu heyetin ziyaretinin ardından ÖO eylemcilerinin tahliyeleri hızlandı. Nisan ortalarında başlayan, Mayıs içinde tek tür örneklerle devam eden uygulama, Haziran’ın ilk yarısından itibaren adeta kitlesel bir boyut kazandı. Tahliye edilenlerin ÖO’nu dışarda da sürdürmeleri konusu, yeni tartışma ve ayrışmaları da beraberinde getirdi.

Sol tasfiyeci blokun başını çeken DHKP-C, eylemi dışarda da sürdürme tutumunu bir örgüt kararı haline getirerek, buna uygun davranmayan kendi eylemcilerini uzunca bir süre “hain” olarak damgaladı. Bununla da yetinmeyerek, kendi örgütlerinin aldıkları kararlar doğrultusunda dışarda bu tutumu benimsemeyen başka örgütlerden ÖO direnişçilerini de “eylem kırıcısı” vb. olarak suçlamaya yeltenecek kadar ileri gitti. İşin trajikomik tarafı, bu konuda herkese karşı yeni bir ‘savaş içinde savaş’ açan DHKP-C, zamanında kendisinin seçerek belirlediği kendi eylemcilerinin bile ancak yüzde 15-20 kadarına bu kararını uygulatabildi. Yani bu keskinlik, kendi mantığı içinde ‘kahraman’dan kat kat fazla ‘hain’ üretti. Her zaman olduğu gibi bu konuda da DHKP-C’nin kuyruğuna takılmaktan geri kalamayan TKP(ML) ile ‘iliştirilmiş’ eylemci TKİP’in hali ise tam bir rezaletti. Cezaevlerinde DHKP-C ile birlikte yayınladıkları ortak imzalı yazılarda, dışarda sürdürme tutumunu doğru bulmayan diğer devrimci örgütlere ve örgütlerinin politikaları doğrultusunda hareket eden ÖO direnişçilerine saygısızca dil uzatan bu örgütlerden TKİP’ten dışarda ÖO’nu sürdüren bir tane bile eylemci çıkmadı. TKP(ML) ise, tahliyeler başladıktan üç buçuk-dört ay kadar sonra topu topu 5 kişilik bir ekip çıkarabildi; sırf ‘görüntüyü kurtarma’ amacıyla düzenlendiği her halinden belli olan bu girişim de, örgütünün kararını ciddiye alarak sonuna kadar gitme kararlılığını gösteren YETER GÜZEL adındaki bir devrimcinin daha şehit düşmesinin dışında kendi içinde çözüldü ve fiyaskoyla sonuçlandı.

DHKP-C ve kuyrukçularının, kendi dışlarındaki devrimci ve demokrat güçlere karşı baştan beri izledikleri ve direnişe de büyük zararlar veren saygısız ve sekter politikaların zirve noktalarından birini oluşturan bu tutum, esasında direnişin artık bir çıkmaza saplandığını ve kaybedilmekte olduğunu hissetmekten de kaynaklanan bir hırçınlığı yansıtıyordu. O gün gelinen noktada, ölümlerin sayısı ne kadar artarsa artsın sırf buna bağlı olarak hedeflenen sonuçların elde edilebilme şansı neredeyse kalmamıştı. Direniş içerde ve dışarda bariz bir biçimde güç ve irtifa kaybediyordu. Eğer direniş halen bir yükselme trendi içinde olsaydı veya sonuç alma şansının hala güçlü olduğu bir evrede bulunulsaydı, sadece bir kararlılık göstergesi olmakla kalmayıp sonucun alınmasını da zorlayıcı bir baskı unsuru olarak tahliye edilen direnişçilerin ÖO’nu dışarda da sürdürmeleri elbette yerinde ve doğru bir tutum olurdu. Ne var ki bizim subjektif niyet ve beklentilerimizden farklı olarak durum tam tersineydi.

Cezaevlerinde, direnişin temel gücünü oluşturan ÖO’larına zorla müdahalelerin yanı sıra çok sayıda dökülme yaşandığı için bu eylem biçimi esasında tahliyeler öncesinde büyük ölçüde etkisizleşmişti. İnisiyatif zaten büyük ölçüde kaybedilmişti ve kaçırılan son fırsatlardan sonra onun tekrar ele geçirilebilmesi oldukça zordu. Dışarda ise zaten hep zayıf ve yetersiz kalan destek, o kesitte yeniden dibe vurmuştu. Aileler içinde bile yeni temaslar ve girişimlerde bulunacak heyetler oluşturmakta zorluk çekiliyordu; ezici bir çoğunluk “çocuğunu bir biçimde kurtarmanın” peşine düşmüştü. Eylemin aylarca uzamasının yarattığı yorgunluk, artık bir bitkinlik ve eyleme karşı tepkiye dönüşmüştü. O güne dek çok çaba harcamış en yakın destek güçleri dahi bu eylemde “ölümün amaç haline getirildiğini” düşünüyor ve bütün devrimci hareketi “ölüme dayalı siyaset yapmakla” suçluyordu. Bu koşullarda ÖO’nun dışarda da sürdürülmesi, bu tepkileri ve olumsuz kanaatleri pekiştirmekle kalmayacaktı; direnişe karşı sempati ve desteği büyütücü olmak şurada dursun, ona da çok büyük zararlar verecek yeni beklenmedik tutumlar doğurabilecekti. Nitekim dışarda sürdürme pratikleri sırasında bunun örnekleri fazlasıyla görüldü. Bazı aileler “akraba” görünümü altındaki sivil polislerin desteği ile ÖO yapılan evleri basıp çocuklarını “kurtarmaya” giriştiler. Kamuoyunun önüne uzunca bir süre “sözcü” kimliği ile çıkan -üstelik “en keskin” pozlar sergileyen- eylemciler, geceyarıları pencereden atlayıp ÖO evlerinden kaçtılar; “banyo yapmaya gidiyorum” diyerek ailesinin yanına gidenler arkadan “eylemi bıraktıkları” haberini gönderdiler, vb. vb. Sırf bunlardan ibaret olmayan ama “Bu direnişin örgütlerin zorlamasıyla ve başka hesaplarla sürdürüldüğü” kanaatinin yaygınlaşıp pekişmesine neden olan “dışarda sürdürme” pratiği sırasında sergilenen buna benzer akılsızca tutumlar, SEVGİ ERDOĞAN’ların, GÜLSÜMAN’ların, ZEHRA’ların, YETER’lerin duruşlarıyla vermek istedikleri mesajları da gölgeledi; direnişe duyulan sempati ve desteği büyüteceği yerde kaldığı kadarını da adeta sildi süpürdü.

O zaman küpe de zarar veren bu son keskinliğin hangi akla hizmet için yapıldığı sorusu sorulacaktır. Bu kez sadece gelişmelerin yönünü göremeyen bir politik körlük değildir söz konusu olan. İlk bakışta onunla çelişen ama aslında ondan da beslenen bir ‘politik kurnazlık’ girmiştir bu konuda işin içine. Bu kadar büyük bedellerin ödendiği, bu kadar görkemli ve kitlesel bir direnişi kendi küçük hesapları uğruna tıkanıklık ve yenilgiye sürükleyen sol tasfiyeciler, o güne dek yaptıkları akıl almaz hataların ürünü olan bu sonucun suçunu ve vebalini başkalarının sırtına yıkabilmek için seçmişlerdir bu yolu. Her şeyden önce işlerin neden ve nasıl bu hale geldiğini açıklamakta zorlanacakları kendi güçleri, devrimci-demokrat kamuoyu ve tarih karşısında, “Biz son ana kadar elimizden geleni yaptık ama diğerleri bizi yalnız bıraktılar” demagojisine zemin hazırlamak için, gelinen o noktada artık sonucu hiçbir olumlu katkısının olamayacağı çok açık olan “dışarda sürdürme” keskinliğine başvurma ihtiyacını duymuşlardır. Nitekim onu direnişin kendisini ve amaçlarını gölgeleyecek dramatik bir showa dönüştürmelerinin de, kendilerini ‘tekleştirmek’ için herkese karşı yeni bir savaş bahanesi haline getirmelerinin de nedeni bu hesaptır. Kısacası, o noktadan itibaren “devlete karşı politika”nın yerini yeniden “başkalarına karşı politika” almıştır.

İşin kötüsü, bu hastalık o noktadan itibaren MLKP başta olmak üzere başkalarına da sirayet etmiş; direnişi ÖO biçiminde sürdürmenin sonuç alma şansının artık kalmadığı görüldüğü halde, sırf “başkaları ne der” korkusunun baskılanmasıyla 2001 Temmuz’undan 2002 Mayıs’ına kadar gecen tam 11 ay boyunca gerekli adımı atma cesareti gösterilememiştir.

Temmuz’dan itibaren 2002’nin yaz ayları, dışarda sürdürme pratiklerinin yol açtığı olumsuz sorgulamaların derinleşmesinin dışında tam anlamıyla bir ‘ölü mevsim’ olarak geçti. Harekete geçirilmeye çalışılan güçleri yerlerinde bulmak dahi mümkün değildi. Eylül ayına gelindiğinde konuyu gündeme sokmak dahi çok büyük çaba gerektiriyordu. Kiminle konuşulsa, “Bu biçimde ısrarı artık anlamsızdan da öte saçma bulduğunu” belirten tepkiler ve kayıtsızlıkla karşılaşılıyordu. Koşulların tümüyle aleyhimize dönmüş olması gerçeğini dikkate alarak, “uygun bir formül bulunarak ÖO’larına son verme” önerisini gündeme getirdik. Bunu yaparken yine gerçekdışı düzeysiz saldırılar ve spekülasyonlarla karşılaşacağımızı tahmin ediyorduk. Eylemin yenilgiye uğramasının sorumluluğunun üzerine yıkılmaya çalışılacağı bir ‘günah keçisi’ arayışlarının ön plana geçtiğinin farkındaydık. Buna rağmen, uğranılan fiziki ve moral kayıpların daha fazla büyüyüp derinleşmemesi sorumluluğunun gereği olarak bu öneriyi gündeme getirmekte tereddüt etmedik.

Önerimiz öncelikle karşılıklı diyalog ve ikna mekanizmalarını bir kez daha sonuna kadar işleterek ÖO’larına hep birlikte son verilmesinin sağlanmaya çalışılmasını içeriyordu. Ancak bilinen yaklaşımları nedeniyle DHKP-C buna ayak direyecek olursa, ikna için makul bir süre daha çaba harcandıktan sonra gerekirse o olmadan da bitirmek göze alınmalıydı. Bu birliktelik sağlandığı taktirde buna paralel olarak barolar, İHD, TTB, TMMOB, vd. demokratik kurumlar, önde gelen aydın ve sanatçılar, gazeteciler ve konuyla başından beri ilgilenen tüm güçlerle yeniden temas kurularak, “tecrit ve izolasyonun ortadan kaldırılması” talebinin gerçekleşmesi doğrultusunda yeni bir girişim başlatmaları istenmeliydi. Onların bu temelde çabalarını sürdüreceklerini kamuoyuna deklare etmelerinin yanı sıra, kendilerinin hareket zeminini güçlendireceğini belirterek yapacakları bir çağrıya bağlı olarak cezaevlerinden de “demokratik kurum ve güçlerin bu çağrılarına yanıt olarak ÖO’larına son verildiği ama devletin tecrit ve izolasyon yoluyla devrimci tutkasları teslim alma çabalarına karşı direnişin sürdürüleceği” şeklinde bir açıklama yapılmalıydı.

Eylül başından itibaren bu öneri temelinde diğer devrimci örgütlerle yeni bir temas trafiği başlattık. TKP/ML ile zaten sürecin en başından beri görüşlerimiz büyük ölçüde çakışıyordu. Bu konuda da aramızda görüş birliği oluştu. Diğer 7’li Platform bileşenleri de bu öneriyi benimsiyorlardı. MLKP içinde ise bu konuda yaklaşım farklılıkları olduğu görülüyordu. Nisan ayından itibaren görüştüğümüz dışardaki yetkili temsilcilerinin yanı sıra bazı cezaevlerindeki temsilcileri de bizim yaklaşımlarımızı doğru gördüklerini belirtir ve destekleyici bir tutum sergilerken, sol tasfiyeci bloktan da etkilenerek daha ‘ara bir duruş’u savunanların olduğu da belliydi. Bu farklılık daha sonra resmi olarak da dışa vurdu; MLKP MK, “ÖO’larının dışarda da sürdürülmesi görüşünde olunduğu halde bunun dışardaki yönetici kadroların bu konuda yeterli çabayı harcamamaları nedeniyle yaşama geçirilemediği” şeklinde bir özeleştiri yayınladı. Tahliyelerin üzerinden aylar geçtikten sonra, üstelik dışarda sürdürme pratiklerinin sonuçları da ortada iken yapılan bu özeleştiri ve tahliyelerden tam 11 ay sonra böyle bir pratiğe yönelinmesi, esasında MLKP’nin de ‘görüntüyü kurtarma’ akıntısına kendisini kaptırdığının göstergeleriydi. TKP(ML) ile ise ilişkilerdeki yıpranma ve oluşan karşılıklı tepkiler nedeniyle 2002 Mart sonuna kadar doğrudan bir temasımız olmadı. Önerilen çerçevede onlarla görüşmeleri TKP/ML’li arkadaşlar yürüttüler. Aslında onlar da o koşullarda ÖO biçiminde ısrarın anlamsızlığını giderek daha fazla görmeye başlamışlardı. Fakat o güne kadar kar birliği yaptıkları DHKP-C’den kopmayı göze alamıyorlardı. Bu konuda önce onlarla bir birliktelik sağlamaya çalışmak için süre istediler. Kendileriyle görüşen TKP/ML’li arkadaşlara söylediklerine göre, “DHKP-C’ye, belli girişimlerin ardından sonuç alınamadığı taktirde ÖO’larına son verilmesini de içeren” bir öneride bulunmuşlar ve onun cevabını bekliyorlardı. Süreç boyunca sol tasfiyeci blokun dekor süsü olmaktan öte bir rolü ve ağırlığı olmayan ‘iliştirilmiş eylemci’ TKİP ise, “Direnişin bu biçimiyle artık bir sonuç alamayacağını kabul etmekle birlikte iradi bir son verme yerine ‘kendi kendine sönümlenmeye bırakılması’ görüşünde olduklarını” belirtti. Ödenen o kadar bedel yetmezmiş gibi daha onlarca yetişmiş devrimci kadronun ölümünün ya da sakat kalmasının söz konusu olduğu bir eylemin bitirilip bitirilmemesi konusunda sergileniyordu bu sorumsuz, vurdumduymaz tavır.

Bu tereddütler ve yalpalamalar nedeniyle yeniden aylar yitirildi. Bu arada 11 Eylül eylemleri oldu; dünyadaki bütün dengeler ve gündem değişti. Buna rağmen biz hala zaman yitiriyorduk. Bu sırada üç büyük ilin Baro Başkanları, 2001Kasım’ında son bir hamle olarak “3 Kapı 3 Kilit” formülünü gündeme getirdiler. Bundan 7 ay önce bizim hem de bir “ön çerçeve” olarak gündeme getirdiğimiz bundan çok daha kapsamlı bir çözüm önerisine yanaşmamakla kalmayıp sabote etmek için ellerinden geleni yapanlar, köprünün altından onca su aktıktan sonra bu öneriyi benimseyip desteklediklerini açıkladılar ama iş işten geçmişti. Nitekim devlet, gelinen noktada bu öneriyi kaale bile almadı.

TKP(ML)’nin DHKP-C’nin yanıtının netleşmesini beklemesi 2002 Ocak sonlarını buldu. DHKP-C’nin ÖO’larını son verme niyetinde olmadığı bir kez daha görüldüğü halde üzerinde birleşilen adımı atma cesareti hala gösterilemiyordu. Şubat sonu-Mart başlarında bu kez de MLKP, dışarda ÖO’na başlamak da içinde olmak üzere yeni bir kampanya başlatacaklarını ve bunun sonuçlarını da gördükten sonra durumu değerlendireceklerini açıkladı. O koşullarda bu, “tribünlere oynamak”tan başka bir anlam taşımıyordu. Ama kimse “ilk taşı atan” olmak istemediği için “birliktelik” adına bu kez de MLKP’nin beklenmesi eğilimi ağır bastı ve nihayet 2002 Mayıs sonunda DHKP-C ve TKEP/L (ve tabii resmi bir görüş belirtmek cesaretini bile gösteremeyen TKİP) dışında kalan tüm devrimci örgütler ÖO Direnişi’ne son verdiklerini açıkladılar.

Bir dönemin finali

Faşizmin TDH’ni tasfiyeyi amaçlayan “F tipi” saldırısı ve ona karşı direniş süreci, bölüm girişinde de belirttiğimiz gibi, TDH’nin 12 Eylül sonrası gelişim sürecinde ‘merkezi bir konum ve ağırlığa’ sahiptir. Sadece ‘dün’e ait olmakla kalmayıp ‘geleceği’ de belirleyecek sonuçlar ve deneyimler içeren bir kesittir. Bundan dolayı, onun üzerinden atlamak ya da alışılagelen kalıplar içerisinde, seçilmiş bazı yönlerine dayalı “değerlendirmeler”le geçiştirmek ne mümkündür ne de sorumlu ve doğru bir tutum olur. Sürecin arka planında yer alan çoğu gelişmenin halen devrimci kadrolar ve kamuoyu tarafından dahi bilinmiyor oluşu, bu değerlendirmenin kapsamını da geniş tutmayı gerekli kılan bir diğer zorunluluktur.

Bu tarihi direniş sürecinin ortaya koyduğu sonuç ve dersleri tek bir başlık altında toplamak ve özetlemek gerekirse, bu süreç 3. Konferans’ımızın Sonuç Bildirgesi’nde altını çizerek vurguladığımız bir gerçeğin, yani “sınırlı bazı devrimci özelliklere sahip olmakla ve anti faşist direnişçilikle yetinen bir devrimcilik anlayışının artık ömrünü doldurduğu” gerçeğinin faturası ağır bir göstergesi olmuştur. Bu anlamda bu süreç bir dönemin finalidir. Artık aşılması gereken anlayış ve alışkanlıklarla yürünemeyeceğini, bu tarz bir devrimcilikle süreçlere ve tarihsel gelişmelere öncülük edilemeyeceğini, pratikte ne kadar büyük bir cesaret ve kararlılık sergilenirse sergilensin yeni çıkmazlara saplanmaktan ve yenilgilere sürüklenmekten kurtulunamayacağını acı bir biçimde göstermiştir. TDH, sadece ağır fiziki kayıplara uğramakla kalmayıp bundan daha büyük bir moral ve prestij kaybına uğradığı bu süreçten gereken doğru dersleri ve sonuçları çıkaramadığı sürece, bugünkü cılız ve etkisiz konumundan kurtulabilmesi de mümkün değildir. Gerek örgütsel gerekse bireysel bazda, kimde ne ölçüde yoğunlaştığına bakılarak aldatıcı bir teselli ve rehavet anlayışına sürüklenmeksizin bu tarz ve alışkanlıklar aşılmak zorundadır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar