Polonya’dan Türkiye’ye bir mücadele köprüsü

Polonya’dan Türkiye’ye bir mücadele köprüsü

Polonya’daki İstanbul Sözleşmesi protestolarının organizatörlerinden Marta Lempart, Sözleşmeyle ilgili Polonya’da yaşanan süreci anlattı…

YAŞANACAK DÜNYA

Fulya ALİKOÇ

Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimleri binlerce kadını sokağa döktü. Aynı hamle Polonya’da da kadınları harekete geçirdi. Pandemi döneminde kadın haklarına dönük saldırılara karşı sokaklarda olan Polonyalı kadınların mücadelesini, ortaklaşan sorun ve deneyimlerimizi ülkenin şemsiye niteliğindeki en büyük kadın hareketi olan ‘Polonya Kadın Grevi’nin örgütçülerinden Marta Lempart ile konuştuk.

İstanbul Sözleşmesiyle ilgili Polonya’da yaşanan sürecin, sözleşmenin kaldırılmasına meşruiyet kazandırmak için kullanılan argümanlardan hükümetin bu konuda ittifak içinde olduğu kesimlere kadar, Türkiye’dekiyle benzerliği dikkat çekici. Lempart da buna işaret ediyor: “Görüyoruz ki aynı şey, ev içi şiddet mağdurlarına devlet düzeyinde desteği reddetmek için kullanılan aynı “din/gelenek” söylemleriyle Türkiye’de de yaşanıyor. Tam da bu yüzden 5 Ağustos günü, Türkiye’deki kadınlar İstanbul’da protesto düzenlerken biz de Varşova’daki Türkiye Elçiliği’nde bir dayanışma açıklaması yaptık.”

Her iki ülkenin kadınlarının mücadele kararlılığı da benziyor. Polonyalı kadınlar da tıpkı buradaki kız kardeşleri gibi haklarına ve hayatlarına yönelik saldırılara karşı durmayı salgın günlerinde de bırakmadı. Lempart, “Salgın patlak verdiğinden bu yana, karantina sürerken gündeme getirilen cinsel eğitim yasağı ve kürtaj yasağı tasarısına karşı protesto örgütlemek zorunda kaldık. İnanılmaz yaratıcı çalışmalar yaptık; arabalı protestolar, görsel protestolar, kuyruk yöntemiyle yapılan protestolar… Yine kazandık, bu deliliği yine durdurduk” diye anlatıyor.

EV İÇİ ŞİDDET YASALLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR

Bir ironiye dikkatinizi çekmek istiyorum. Polonya’nın İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini öneren Adalet Bakanlığı, Hukuk ve Adalet Partisi’nden (PiS). Türkiye’de de bu öneri Adalet ve Kalkınma Partisi’nden geldi. Her ikisi de ‘adalet’ iddiası olan sağ popülist partiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat kadın erkek eşitliğine inanmadığını belirtiyor, bunun yerine İslami kültürde yer alan bir ‘adalet’ fikri öneriyor. Polonya’da bu ‘adalet patriyarkları’nın, kadın ve kız çocuklarının hayatlarını korumak üzere güçlü, uluslararası bir taahhüt olan İstanbul Sözleşmesinden çıkmayı hangi bağlamda önerdiğini anlatır mısınız?

Polonya’daki siyasi bağlam esasen şöyle ki; sözleşme hedef değil, sadece ev içi şiddet mağdurlarını ve kurtulanları destekleme sistemini çökertmenin önünde bir engel. Tam da bu nedenle 24 Temmuz’da örgütlediğimiz eylemlerin başlığı ‘Ev içi şiddetin yasallaştırılmasına hayır’ idi. O gün hükümetin ve köktencilerin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek ve UD279 sayılı kanunu geçirmek suretiyle ev içi şiddeti yasallaştırma girişimine karşı Polonya’da sokaklara çıktık.

UD279 sayılı kanun ilk dayağı bir suç/ev içi şiddet olarak tanımlamıyor (Rusya gibi), polisin ve sosyal hizmetlerin ev içi şiddet olaylarını Mavi Kart Sistemi’ne kaydetme yükümlülüğünü kaldırıyor, psikolojik istismarı ev içi şiddet kategorisinden çıkarıyor… UD279 üzerindeki çalışmalar, Rusya’nın benzer bir yasa geçirdiği 2017 yılında, Polonya Aile Bakanı Elżbieta Rafalska uluslararası köktenci bir toplantı (Dünya Aileler Kongresi) için Budapeşte’ye gittiğinde başladı. Bu durum Aralık 2018’de UD279 teklifi “danışma” maksadıyla kamu örgütlerine gönderildiğinde açığa çıktı. Teklif büyük tepki aldı. Bunun üzerine Başbakan, teklifin ilerletilmediği yalanını söyledi. Aile Bakanlığı da teklifi resmi danışma prosedürüne koyan resmi bakanlık yazısı yerine hükümetin websitesinde yayınlanmasının “sızdırma” olduğunu belirterek yalan söyledi. Hükümetin yalanlarına rağmen, teklif resmi olarak hükümet tarafından işleme konmuş, söylendiği gibi düşürülmemiş, sadece dondurulmuştu.

Eminim ki UD279 teklifinin dondurulmasının temel nedeni bu kanunun İstanbul Sözleşmesi yürürlükteyken geçirilemeyecek ve uygulanamayacak olmasıydı. Dolayısıyla uygulamaya koymak için hükümetin sözleşmeden geri çekilmesi gerekiyordu. Sözleşme hedef değildi, sadece bir engeldi.

Ayrıca hükümetin daha 2017’de ev içi şiddet destek merkezini fonlamayı durdurması ve polisin şiddetten sağ kurtulanlara destek sunan örgütlerin ofislerine baskın yapması da buna kanıttır. Yani karşı karşıya olduğumuz şey, sağcı siyasetçilerin ve köktendincilerin bu destek sistemini çökertmek üzere ortak bir girişimidir.

Köktenci faktör es geçilerek resim tamamlanamaz. Protestomuzun asıl nedeni hükümetin televizyondaki palavraları ya da her zamanki saçmalıkları değildi, köktenciler tarafından başlatılan bir hamleye de karşılıktı. Ordo Luris grubu 23 Temmuz’da sözleşmeden çekilinmesi için imza toplamaya başladı. Ayrıca hükümet yetkilileri geri çekilmenin düşünüldüğüne dair açıklamalar yaptı. Bu, hükümetin geri çekilmeyi meşrulaştırıp destek sistemini yıkmak için ihtiyaç duyduğu eksik parçaydı.

Ev içi şiddeti yasallaştırmaya yönelik bu ortak hamle ilk etapta Ordo Luris ile Polonya hükümeti tarafından atıldı. Ordo Luris “aile hakları”na dair karşı-sözleşmesinin kabul edileceği ilan edildi. Bu karşı sözleşme, ev içi şiddet mağdurlarının yaşamı ve güvenliğine karşı ataerkil aileyi önceliğe koyuyor, tüm çözüm sisteminin içini boşaltıyor ve ev içi şiddetle mücadeleyle hiçbir ilgisi olmayan düzenlemeler getiriyor (kürtajın yasa dışı hale getirilmesi gibi). Ordo Iuris Sözleşmesi, UD279 ile tıpa tıp aynı denebilir; “ev içi şiddet” yerine “ev içi çatışma” diyor, ailenin “şiddet damgası”ndan korunması için baskı kuruyor. Ev içi şiddet olgusunun varlığını kabul etmek aile kurumunu lekelemek anlamına geliyor.

Ordo Iuris uluslararası Hristiyan köktenci bir ağ. 2013’ten beri Avrupa Ajandası programını bastırıyor; kürtaja karşı, doğum kontrolüne karşı, cinsel eğitime karşı, boşanmaya karşı… LGBT’leri kriminalize ediyor, ev içi şiddeti yasallaştırıyor. Hareketimizin başladığı 3 Ekim 2016 tarihindeki Kara Pazartesi günü protesto ettiğimiz akıl almaz kürtaj yasağı teklifinin sorumlusu bunlar. Stratejileri yasal uzmanlar gibi davranıp devlet kurum ve kuruluşlarına sızmak. Şimdiden Polonya Yüksek Mahkemesi’nde (yasa dışı şekilde atanmış) iki hakimleri var. Biri Ordo Iuris’in kurucusu, Yüksek Mahkeme’nin sözcüsü. Çocuk Hakları Ombudsmanı da onların adamı, sözde Polonya katolik kilisesindeki pedofili suçlarını soruşturması gereken devlet komitesinin başı da onların adamı. Polonya’nın neredeyse üçte birinde yerel yetkililerin ilan ettiği “LGBT’siz bölge” meselesi de onların işi. Kadın karşıtı, çocuk karşıtı, LGBT karşıtı, insan hakları aleyhinde ne kadar yasama girişimi varsa ya ardında onlar var ya da destekliyorlar.

KADIN DÜŞMANLIĞINA DEVLET MADALYASI!

Türkiye’de son 20 yıldır yaşadığımız şey kadın haklarına yönelik topyekün bir saldırı. AKP hükümetleri belli aralıklarla kadınların nafaka hakkını kaldırmaya, yasal evlilik yaşını düşürmeye ya da cinsel saldırıdan hüküm giyenlere af çıkarmayı gündeme getiriyor. Polonya’daki kadınlar bu konularda neler yaşıyor, paylaşır mısınız?

Köktenci katoliklerin gündeminin bir devlet politikası olmasıyla birlikte, cinsel eğitim Polonya okullarında gayriresmi olarak yasaklandı. LGBT karşıtı propaganda tırmanıyor. Yasalar, boşanmayı zorlaştıracak şekilde değiştirildi.

Üreme hakları bakımından, acil doğum kontrolüne erişim yok; reçeteyle verilmek zorunda ki bu da ihtiyaç duyulan o kısa zaman içerisinde mümkün değil. Laboratuvar ortamındaki işlemler artık devlet tarafından karşılanmıyor; artık tıbbi bir program değil, katolikliğe uyarlanmış bir “naproteknoloji programı” olarak geçiyor. Şimdiden kürtajı üç kez yasaklamayı denediler; bugün Polonya’da üç küçük istisna dışında kürtaj yasak. “Denediler” derken bu istisnaları da kanundan çıkarmaya çalışmalarını kastediyorum. Şimdiden cinsel eğitimi iki kez yasaklamayı denediler. Ve Rusların “ilk dayak suç değildir” yasasına benzer şekilde, ev içi şiddeti yasallaştırmaya çalıştılar. Buna karşı mücadele ettik ve kazandık.

Bir de şu sözde “vicdani ret” yasası var; eğer doktor işini yapmayı reddetmesini salık veren bir dine inanıyorsa hasta hakları yoktur diyor. Örneğin acil ya da düzenli doğum kontrol reçetesi yazmayı reddeden doktorlar tarafından hukuk dışı şekilde suistimal edildikçe, kadınları sahip olduğu bu az sayıdaki haktan mahrum bırakan bir kapsayıcı sistem bu. Oysa yasa “vicdani ret” maddesi tıbbi prosedürlerde uygulanmasına izin veriyor, reçete yazılırken değil. Yani fiili bir prosedüre karşı tekil olarak kullanılmak zorunda, ama kapsayıcı bir beyan olarak kullanılıyor.

Üstelik şikayet edecek hiçbir kurum yok. Kadın haklarına yönelik nefret Polonya’da adeta resmi bir politika. Kadın hakları köktendincileri destekleyen hükümet politikaları tarafından yok ediliyor. Bütün bir sistem yasal kürtajı geciktirerek önlemeyi amaçlıyor. Yasal durumda kürtaj talep edenlerin kişisel verileri sık sık köktendincilere sızdırılıyor. Bunlar da o kişileri taciz ediyorlar. Yasal kürtaj hizmetinin sunulduğu birkaç kliniği patlatmaktan, çalışanlarını öldürmekten açık açık bahseden bir köktenci, daha yakın bir zamanda kürtaj olmak isteyen reşit olmayan bir kişiyi takip ve taciz edip verilerini sızdırdığı için Adalet Bakanı tarafından devlet madalyasıyla ödüllendirildi.

Neyse ki bir direniş ağı da var. “Sınır tanımayan kürtaj” adlı sivil girişim kürtaj konusunda yardım sunuyor ve “Kadınlar için Doktorlar” adlı tıbbi profesyoneller ağı doğum kontrol ve acil doğum kontrol reçeteleri yazıyor.

ONLARA OY VERENLER BİLE YALANLARINA İNANMIYOR

Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanlar, özellikle cemaat liderleri, yazarlar ve köşe yazarları, ‘Sözleşme aileyi yıkmayı hedefliyor’ ya da ‘Gizli hedefi toplumu eşcinselleştirmek’ gibi yalanlar yayıyor. Polonya’da da benzer argümanlar var mı? Örnek verir misiniz? Sizce sözleşme onları neden bu kadar rahatsız ediyor?

Polonya’da söylenen temel yalanlar; sözleşmenin şiddetin kaynağının gelenek ve aile olduğunu söylediği, gelenek ve dini yok saymaya hükmettiği. Yani “gelenek ya da dinin kadınları dövme, tecavüz etme ya da öldürmeyi meşrulaştırmak için kullanılmasını” yasaklayan madde 12/1 ile “geleneği ve dini kadınlara erkeklerden daha kötü, hiçbir hakkı olmayan daha aşağı varlıklar olarak davranmayı meşrulaştırmak için kullanmayı” yasaklayan madde 12/5 hakkında pervasızca yalan söylüyorlar. İnsan bu gibi dindar insanların böyle yalan söylememesi gerektiğini düşünüyor. Ne de olsa 10 emirlerinde yazılı, bakın! Ancak Polonya başbakanının yalancı olduğu mahkeme tarafından beyan edildi bile. Bu da gösteriyor ki ellerindeki tek şey yalanlar.

Neyse ki yalan söyleme konusunda oldukça beceriksizler. Güncel bir araştırma gösteriyor ki Polonya’daki insanların sadece yüzde 15’i sözleşmeden çekilmeyi istiyor, yüzde 62 kalmasını istiyor. Yani hükümete oy verenler, muhafazakarlar, aktif katolikler sözleşmenin kalmasını istiyor. Bizim beklenmedik müttefiklerimiz. Bence bunun nedeni birçoğunun dinlerinin ya da geleneklerinin kadın ve çocuklar aleyhinde, dayağı, tecavüzü ve öldürmeyi meşrulaştırmak üzere kullanılması fikrinden hoşlanmaması.

Bu aynı zamanda Polonya’da ev içi şiddetin gerçek kapsamını da gösteriyor. Hükümet yalan söylüyor, etkin bir destek sistemimiz olduğunu, bu yüzden sözleşmeye ihtiyacımızın olmadığını söylüyor. Onlara oy verenler bile buna inanmıyor. Herkes sistemin ne kadar kötü olduğunu, polisin, savcıların ve mahkemelerin “aile önemli” zihniyetiyle kadın ve çocukların güvenliğine duyarsız kaldığını, kaynakların yetersizliğini biliyor. Herkes ya kişisel olarak ya da kendi topluluğundaki, köyündeki, arkadaş hikayelerindeki ev içi şiddet durumlarını, yardım almanın ve birinin hayatını kurtarmanın ne kadar zor olduğunu biliyor.

TALEPLERİMİZ ORTAK, DAYANIŞMAYLA KAZANABİLİRİZ
1. Hükümetlerimizden her iki ülkede de ev içi şiddetten kurtulanlara sunulan destek sistemini çökertme girişimlerine son vermelerini talep ediyoruz. Ev içi şiddete karşı İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılarını sonlandırmalarını ve imzalarını geri çekme girişimlerinden vazgeçmelerini talep ediyoruz.
2. Avrupa Konseyi’nin Türkiye ve Polonya’ya yönelik acil tedbirler uygulayarak derhal kararlıca harekete geçmesini talep ediyoruz.
3. Polonya adına, Avrupa Birliği bütçe yürütmesinin sadece kanun hükmüyle değil aynı zamanda insan hakları statüsüyla koşula bağlanmasını talep ediyoruz.
4. Uluslararası feminist örgütlere ve insan hakları örgütlerine mücadelemizi destekleme, yapabildikleri ölçüde kendi ülkelerinde ve kurumlarında taleplerimizi temsil edip yaygınlaştırma, her yerdeki Polonya ve Türkiye elçiliklerinde ve konsolosluklarında bizimle dayanışmaya davet ediyoruz.
5. Uluslararası toplumu Polonya, Türkiye ve tüm dünyada ortak kadın hakları mücadelesinde bizimle yan yana durmaya davet ediyoruz. Birbirimize ihtiyacımız var. Bunu ancak birlikte kazanabiliriz.
6. Gelenek ve dinin kadınlara ve diğer gruplara yönelik şiddeti ve ayrımcılığını meşrulaştırmak için kullanılmasına son verilmesini talep ediyoruz. Hiçbir din, hiçbir gelenek bunu talep etmez. Bu söylem, bu meşrulaştırma bir yalandır ve son bulmalıdır.

Kaynak: Ekmek ve Gül Dergisi


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar