Proletarya diktatörlüğünün ‘örgütleyici’ işlevi

Proletarya diktatörlüğünün ‘örgütleyici’ işlevi

Burjuva devletten farklı olarak proletaryanın devrimci diktatörlüğü sadece bir baskı ve zor aracı değil, bunun ötesinde yeni bir toplumsal düzen ve onun ekonomisini örgütlemenin aracıdır.

H. Selim Açan 

Her egemen sınıf gibi proletarya da devrim sonrasında devlete, sınıf düşmanlarını baskı altında tutmak için ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç burjuvazinin sınıf olarak ortadan kalkmasına kadar sürer. Çünkü burjuvazinin direnişi, iktidarı kaybetmesiyle son bulmaz. Tersine, dünya burjuvazisi ve gericiliğinin de desteğini alarak çok daha şiddetlenir. Bu yüzden, kapitalizmden komünizme geçiş dönemi, Lenin’in sözleriyle, “son derece keskin biçimlere bürünmüş ve o zamana dek görülmemiş yeğinlikte bir sınıflar savaşımının damgasını taşır”.

“…Öyleyse, bu dönemin devleti, zorunlu olarak, yeni bir biçimde (genel olarak proleterler ve mülksüzlerden yana) demokratik ve yeni bir biçimde (burjuvaziye karşı) diktatoryal olmak zorundadır” (Lenin, Devlet ve Devrim).

Sözcüğün gerçek anlamında devlet olmayan bu yeni devletin, işçi sınıfı ve emekçilerden yana demokratik bir karakter taşıyabilmesi için önce burjuva devlet mekanizması dipten doruğa parçalanmalıdır. Onun yerine, işçilerin ve emekçilerin toplumu ilgilendiren bütün konularda karar süreçlerine doğrudan katılımını sağlayacak sovyetler temelinde örgütlenmiş komün tipi bir yönetim sistemi kurulmalıdır.

Yenilmiş ama henüz yok olmamış, üstelik yitirdiği eski konumunu tekrar ele geçirebilmek için her türlü çılgınlığı yapmaya hazır burjuvazinin denetim altında tutulması ise elbette baskı ve zora dayalı olacaktır. Bu bir tercih sorunu değil proletarya ile burjuvazi, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın doğasından kaynaklanan mantıki bir sonuçtur.

Devrimle birlikte egemen sınıf konumuna yükselen proletarya, sosyalizmin çıkarları dışında kendisini başka hiçbir yasaya bağlı hissetmez. Adı üstünde bu bir ‘diktatörlük’tür. Farklı tipte de olsa düşmanları üzerinde mutlak hakimiyet kurmayı gerektiren bir sınıf egemenliği sistemidir. Dolayısıyla zor ve şiddetten arındırılmış bir proletarya diktatörlüğü tanımı ve beklentisi, küçük burjuva liberal bir düş ve kandırmacadır.

Proletarya diktatörlüğü sürecinde demokrasiyle diktatörlük ilişkisinin kuruluşu, özellikle de sorunun diktatörlük boyutu, Marksistlerle komünizmin düşmanları arasında olduğu kadar işçi sınıfı hareketi içinde de birçok tartışmaya konu olmuştur. Tartışmaların özellikle iki tarihsel kesitte yoğunlaştığını görürüz. Birincisi 1917 Ekim Devrimi sonrasıdır. İkincisi ise yozlaşmış sosyalizm deneyimlerinin de çöktüğü 1989 sonrası.

Her iki dönemin tartışmaları sırasında da proletarya diktatörlüğünün reddi temelinde yükselen (ya da sonuçta buna varan) “eleştirilerin” özünü, demokrasinin “sınıflarüstü, saf ve mutlak bir özgürlük” olduğuna dair burjuva liberal şartlanma oluşturur.

Bu liberal önyargı, soyut ve genel bir demokrasinin olamayacağını, onun daima egemen sınıfın damgasını taşıyacağını bir kenara bırakmakla kalmaz, sınıfsal bir egemenlik sistemi olarak demokrasinin aynı zamanda farklı türden bir diktatörlük anlamına geldiğini de unutur. Buna karşın sadece zor ve zorbalıktan ibaret gördüğü “her tür diktatörlüğe karşıtlık” görünümü altında proletarya diktatörlüğüne bayrak açar. Bu çarpıtma temelinde ya sosyalizmi zorbalığa indirger ya da sosyalizmdeki bozulma ve yozlaşmanın sorumluluğunu proletarya diktatörlüğü sisteminde görür.

Büründükleri biçimler ve gerekçeleri ne kadar farklı olursa olsun demokrasi-diktatörlük ilişkisine yaklaşımda aynı liberal kaynaktan doğup sonuçta aynı gerici kapıya çıkan bu yaklaşımların her ikisi de burjuvadır. Lenin’in sözleriyle:

“… Özgürlük, eşitlik, demokrasi üzerine genel laflar gerçekte, meta üretimi ilişkilerinin şekillendirdiği kavramların körü körüne tekrarıyla eşanlamlıdır. Bu genel lafların yardımıyla proletarya diktatörlüğünün somut görevlerini çözmek istemek, tüm çizgi boyunca burjuvazinin teorik, ilkesel pozisyonuna geçmek demektir. Proletaryanın bakış açısından sorun yalnızca şöyle konabilir: Hangi sınıfın baskıdan kurtuluşu? Hangi sınıfın hangi sınıfla eşitliği? Özel mülkiyet zemininde demokrasi mi yoksa özel mülkiyeti ortadan kaldırmak için mücadele temelinde demokrasi mi?.. Engels, Anti-Dühring‘te eşitlik kavramını meta üretimi ilişkilerinin şekillendirdiğini ve eğer eşitlik sınıfların ortadan kaldırılması olarak anlaşılmazsa onun bir önyargıya dönüştüğünü açıkladı.” (Lenin, Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky).

Proletarya diktatörlüğünü, devrimle birlikte egemen sınıf konumuna yükselen proletaryanın yenilmiş ama henüz pes edip yok olmamış burjuvazi üzerinde zora ve baskıya dayalı denetiminden ibaret gören, onun işlevini sadece buna indirgeyen yaklaşımlara sosyalistler arasında da rastlanılır. Fakat bu aslında çok sığ bir kavrayıştır. Sosyalizmin özü ve kapsamının genişliği yanında onun bu yönü, Lenin’in sözleriyle “işin en kolay” tarafıdır. İşin asıl zor kısmını, ekonominin ve toplumsal yaşamın sosyalist temellerde yeniden örgütlenmesi oluşturur. “Proletaryanın, sömürücülerin direncini bastırmak için olduğu kadar, nüfusun büyük yığınını -köylülük, küçük-burjuvazi, yarı-proleterler- sosyalist ekonominin ‘kurulması’ işinde yönetmek için de devlet iktidarına, merkezi bir güç örgütüne, bir zor örgütüne gereksinimi vardır.” (Lenin, Devlet ve Devrim).

Proletarya diktatörlüğünün bu ‘örgütleyici’ işlevi genellikle gözden kaçırılır. Halbuki onun zorunluluğu ve tarihsel önemi asıl olarak bu işlevinden ileri gelir.

Toplumun tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını ve refah düzeyinin yükseltilmesini hedefleyen planlı bir ekonomi ancak iktidar gücüne dayanarak örgütlenebilir. Devrimde zafer kazanan proletarya, (bunun ilk ve zorunlu adımı olarak-nba) iktidardan alaşağı ettiği burjuvaziyi proletarya diktatörlüğünün zoruna dayanarak mülksüzleştirir.

Öte yandan sadece zor yoluyla ve bir çırpıda ortadan kaldırılamayacak olan meta ekonomisinin kendisine çizilen sınırların dışına çıkarak yasadışı yöntemlerle etki alanını genişletmesine meydan vermemek için devlet zoruna başvurmayı gerektiren durumlarla sık sık karşılaşılır. Örneğin kaçakçılık, karaborsa, stokçuluk gibi kapitalist soygun yöntemlerinin önü ancak böyle alınabilir.

Keza kapitalizmden miras alınan eşitsizliklerin yanı sıra toplumsal yaşamda etkilerini hala sürdüren gerici anlayış ve alışkanlıklar, adetler ve önyargılarla savaşım sırasında da devlet gücüne başvurma zorunluluğu ortaya çıkar.

Dolayısıyla, kapitalizmde esas işlevi baskı olan burjuva devletten farklı olarak proletaryanın devrimci diktatörlüğü sadece bir baskı ve zor aracı değil, bunun ötesinde yeni bir toplumsal düzen ve onun ekonomisini örgütlemenin aracıdır.

Proletarya diktatörlüğünü burjuva devletten ayıran bu özsel farkın yanında bu özelliğin emrettiği bir zorunluluk olarak örgütlenme biçimiyle de o artık sözcüğün gerçek anlamında bir ‘devlet’ değildir. ‘Devlete ihtiyaç duyulan toplumlardan devletsizliğe geçiş halkası’ özelliğini taşır.

Proletarya diktatörlüğü devleti, işleviyle olduğu kadar örgütlenme biçimiyle de klasik devlet örgütlenmelerinden ayrılır. Bu farklılığın ilk adımı olarak devrimle zafere ulaşan işçi sınıfı, Marks’ın sözleriyle, “hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinmez.” (Marks, Fransa’da İç Savaş) Ya ne yapar? Önce mevcut burjuva devlet mekanizmasını yıkar, paramparça eder, kullanılamaz hale getirir. Onun yerine, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin özyönetim organları olarak sovyetler temelinde örgütlenmiş Komün tipi bir yapılanmayı geçirir.

Marks ve Engels, Komünist Manifesto‘da yapılmasını zorunlu gördükleri tek “düzeltme”yi de zaten Paris Komünü‘nün deneyiminden hareketle bu konuda yapmışlardır: “Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.” (Komünist Manifesto‘nun yeni bir Almanca baskısı için Marks ve Engels’in birlikte imzaladıkları 24 Haziran 1872 tarihli son önsöz)

Komün tipi devletin ayırt edici özellikleri

Bu farklı tipteki proleter devlet örgütlenmesinin ayırdedici özelliklerinin başında, işçi ve emekçi kitleleri ilgilendiren bütün önemli kararların alınması süreçlerine kitlelerin doğrudan katılımını esas alması gelir. 20. yüzyılın ilk sosyalizm deneyimleri sırasında daha çok anayasa ve bazı temel yasalarla ekonomide 5 yıllık planların hazırlanma süreçlerinde etkin bir tarzda işletilen bu doğrudan katılım mekanizmasını, iletişim teknolojilerinin ulaştığı gelişim düzeyinden yararlanarak günümüzde sıradan gündelik konularda bile işletme olanağı doğmuştur ve 21. yüzyılın sosyalizmi bu imkandan yararlanarak kesinlikle her konuda bu doğrudan katılımı esas alıp işletecek şekilde örgütlenmelidir.

Komün tipi devletin ikinci temel özelliği, bütün yönetici görevlere seçimle gelinmesi ve seçilenlerin seçenler tarafından istenildiği an geri çağrılıp görevden alınabilir olmaları temelinde örgütlenmesidir. İşçi ve emekçi kitleler adına kamu görevi üstlenenlerin, onları temsil etmek üzere kendilerini seçenlerin hizmetkarı olmaktan çıkıp onlara yabancılaşan bürokratlara dönüşmesinin önünü almanın en önemli panzehirini oluşturan bu ilke, kitlelerin tercih ve kararlarına dayalı doğrudan demokrasiye etkinlik kazandırmakla kalmaz; işçi ve emekçi yığınların yönetim işleri konusundaki ilgilerini diri tutarak onların zamanla bu işlere yabancılaşmalarının, ‘yönetenler-yönetilenler’ ayrımını kalıcılaştıracak şekilde yönetilenler konumunu benimseyerek içselleştirmelerinin önünde de barikat oluşturur.

Proleter devlet, temsili bir nitelik taşıyan devlet görevlerinin yerine getirilmesine dayalı hiçbir ayrıcalığa izin vermez. Bu ilkesel yaklaşımın devamı olarak, devlet görevlilerinin ortalama işçi ücretlerinden daha fazla ücret ve maaş almalarına olanak tanımaz.

Proleter devlet burjuva ordu ve polisi dağıtmakla yetinmez, bütün halkın silahlandırılmasını esas alarak silah bulundurma ve kullanma yetkisini devletin herhangi bir birim ve aparatına ait özel bir ayrıcalık ve tekel konusu olmaktan çıkarır.

Temel esaslarını bu ilkelerin oluşturduğu Komün tipi devleti Marks, yalnızca “daha tam bir demokrasi örneği” olarak tanımlamakla yetinmez; “sınıf egemenliğinin yalnızca monarşist biçimini değil, aynı zamanda bizzat sınıf egemenliğini ortadan kaldıracak olan bir cumhuriyetin özgül biçimi” olarak tanımlar. (Marks, Fransa’da İç Savaş)

Proletarya diktatörlüğünün, aynı anlama gelmek üzere Komün tipi devletin ya da sovyet tipi taban örgütleri temelinde örgütlenmiş proleter sosyalist demokrasinin, burjuva kapitalist devlet ve öncüllerine göre gelişkin demokratik yönü vurgulanıp genellikle onun sadece bu yönü öne çıkarılır. Öyle ki, sosyalizmi salt “konsey demokrasisi”ne indirgeyip bununla tanımlayan keskin sosyalist şarlatanlıklara bile tanık olunur.

Ancak asla salt bir rejim tipi/egemenlik biçimine indirgenemeyecek olan sosyalizmin bu konuda öne çıkarılması gereken asıl önemli yönünü de onun burjuva demokrasisine kıyasla gelişkinliği değil devlete olan ihtiyacın tümüyle ortadan kalkması yönünde evrilmeye müsait yapılanması oluşturur. Başka bir ifadeyle, proleter sosyalist devletin tarihsel fark ve önemi, kapitalizmden hareketle onu burjuva devletle kıyaslayarak değil, komünizm tarihsel hedefinden gelerek tanımlanmak zorundadır.

Bu basitçe bir yaklaşım farkı ya da propaganda tekniği sorunu değildir. Doğrudan doğruya nasıl bir sosyalizm kavrayışına sahip olunduğunu ele verir. Komünizmin başlangıç evresi olarak sosyalizmin, kapitalizmden hareketle ve salt onunla rekabet sınırları içinde mi tanımlandığını yoksa komünizm tarihsel amacıyla ilişkisi içinde, ona tabi olarak mı ele alınıp tasavvur edildiğini gösterir.

Bunlardan birincisi, 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin zamanla yoldan çıkıp yozlaşmasına da zemin hazırlayan bir hedef sapması ve ufuk daralmasının tekrarı anlamına gelirken, ikincisi sahip olunan sosyalizm tasavvuru ve pratiğini tarihsel bakımdan doğru bir rotada tutma imkanını kazandırmakla kalmaz ona süreklileşmiş bir canlılık ve yaratıcılık kazandırır.

Bu bağlamda, sosyalizmi sovyet demokrasisine ya da süreklileşmiş bir proletarya diktatörlüğüne indirgeyen sığlık, sadece onun içini boşaltmakla, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”nden arındırıldığı ölçüde onu özellikle küçük burjuvazi için daha kolay kabul edilebilir hale getirmeye soyunan bir oportünizm sergilemiş olmakla kalmaz; en gelişkin halinde bile emekçi kitlelerin birileri tarafından “temsil” edilmesine dayalı, bu anlamda “yönetenler-yönetilenler” ayrımına kalıcılık ve süreklilik kazandıracak bir deformasyona da baştan çanak tutmuş olur.

Bunun komünizmle ve tutarlı bir komünistlikle çelişkisi çok açıktır. Üstelik 20. yüzyılın sosyalizm deneyimleri sırasında proletaryanın devrimci diktatörlüklerinin zamanla nasıl yozlaşıp sönümlenmeye doğru gidecek yerde azmanlaşan bürokratik mekanizmalara dönüştükleri gerçeği ortadayken hala bu kafada ısrar, teoriden olduğu gibi tarihten de birşey öğrenilemediğini gösterir.

Marks, “Prusyalı Makalesi Üzerine Eleştiri Notları” başlığını taşıyan yazısında, “her devrim, sosyal olduğu ölçüde eski toplumu yıkar. Her devrim, siyasal olduğu ölçüde eski iktidarı devirir” der. Sınıfsız ve sömürüsüz yeni bir toplumu kurmaya soyunan komünist devrimcilikle bütün dikkatini ve enerjisini siyasal iktidar değişikliği üzerinde yoğunlaştıran herhangi bir devrimcilik arasındaki özsel fark buradadır zaten.

Tartıştığımız sorun, bu soyutlama ışığında şöyle de tanımlanabilir:

Eski toplumu dipten doruğa yıkıp yerine ondan tümüyle farklı bir toplumsal düzen kurmayı hedefleyen ‘sosyal’ bir devrimcilik mi yoksa ufkunu öncelikle yönetim biçiminin değişmesiyle sınırlayan dar bir ‘siyasal’ devrimcilik mi?..

21. yüzyılın sosyalist devrimciliğiyle zaman tünelinde kalmış devrimcilik anlayışları arasındaki özsel farklardan biri de burada aranmalıdır. (sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar