Proletarya diktatörlüğünün zorunluluğu

Proletarya diktatörlüğünün zorunluluğu

Sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir ancak. Marksisti bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelden ayırt eden şey işte budur.

H. Selim Açan

Sosyalist devrimi, sömürüye dayalı bir düzenin yerine yenisinin geçmesiyle sonuçlanan kendinden önceki toplumsal devrimlerden ayıran önemli bir farklılık onun ‘yukardan aşağıya’ doğru ilerleyen bir devrim olmasıdır.

Düzen değişikliğiyle sonuçlanan daha önceki devrimler, siyasal iktidarın, bu yeni düzenin temsilcisi sınıfların eline geçmesiyle tamamlanmış olur. Çünkü yeni düzen, ekonomide ve toplumsal ilişkiler alanında bir önceki düzenin bağrında gelişip olgunlaşmakla kalmayıp büyük ölçüde egemen hale gelmiştir. Artık bütün mesele siyasal gücün de (iktidarın) bu değişime uygun olarak el değiştirmesi ve yeni düzenin engelsizce gelişiminin önündeki son kalıntıların da temizlenmesine kalmıştır. Bu adımın da atılmasıyla yeni düzen kurulmuş olur. Dolayısıyla Lenin’in “her devrimin temel sorunu” olarak tanımladığı iktidarın ele geçirilmesi/el değiştirmesiyle düzenin değişmesi süreci sona erer.

Kuşkusuz sosyalizmin önkoşulları da kendinden önceki kapitalist düzenin bağrında ortaya çıkıp gelişir ve belli bir noktaya kadar da olgunlaşır. Üretimin dünya çapında gitgide daha fazla toplumsallaşması ile proletaryanın sürekli büyüyüp genişlemesi bu önkoşulların başında gelir. Bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel olarak insanlığın toplumsal üretici güçlerindeki gelişmeyi de bu kapsamda anmak gerekir.

Öte yandan ilerici bütün özelliklerini tüketerek gericileşmiş ve emperyalizm aşamasına geçişiyle çürüme aşamasına girmiş kapitalizmin tarihsel bakımdan ‘ömrünü doldurmuş’ bir sistem haline gelmiş olması da sosyalizmin önkoşullarındaki olgunlaşmanın bir ifadesidir.

Bizzat kapitalizm tarafından üretilip onun bağrında gelişen sosyalizmin önkoşulları, günümüzde, onu sadece ‘mümkün’ kılacak ölçüde değil ‘zorunlu’ ve ‘acil’ hale getirecek ölçüde olgunlaşmış durumdadırlar.

Yalnız bu önkoşullar ne denli olgunlaşmış olursa olsun tarihte daha önceki düzen değişikliklerinden farklı olarak bunlar dolaysız sosyalist bir karakter taşımazlar. Yani bu önkoşullar nüvesel olarak bile sosyalizm anlamına gelmez.

Sosyalizmi inşanın başlayabilmesi için önce üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet düzenine son verip bunların toplumsallaştırılmaları gerekir. Kapitalist rekabetin neden olduğu üretim anarşisini ortadan kaldırarak toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanmasını ve genel toplumsal refahın yükseltilmesini esas alan planlı bir üretimin örgütlenmesiyle paylaşımcı ve eşitlikçi yeni bir toplumsal ilişkiler sisteminin kurulması ancak bu adımla birlikte olanaklı hale gelir.

Bunlardan hiçbirinin asgari ölçülerde dahi olsa kapitalist toplumun bağrında, burjuvazinin sınıf egemenliğinin sürdüğü koşullarda ortaya çıkıp gelişemeyeceği açıktır. Sosyalist proletarya, bu köklü değişiklikleri ancak burjuvaziyi devrim yoluyla alaşağı edip kendi sınıf egemenliğini kurabildiği ölçüde gerçekleştirebilir. Proleter devrim bu yüzden bir ‘son’ değil ‘başlangıç’tır ve proletaryanın devrimci diktatörlüğü bu yüzden zorunludur.

Bundan ötürüdür ki Lenin, proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunu kabul ya da reddetmeyi “Marksist olup olmamanın ölçütü” olarak tanımlar:

“… Marks’ın öğretisinin özü, sınıflar savaşımıdır. Durmadan söylenen ve durmadan yazılan şey budur. Ama bu doğru değildir. Ve Marksizmin oportünist çarpıtmaları, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir duruma getirmeye yönelen çarpıtmalar, kolayca bu yanlışlıktan kaynaklanırlar.

Çünkü sınıflar savaşımı öğretisi, Marks tarafından değil ama Marks’tan önce burjuvazi tarafından ortaya konmuştur; ve bu öğreti, genel olarak, burjuvazi için kabul edilebilir bir öğretidir. Yalnızca sınıflar savaşımını kabul eden biri, bundan ötürü bir Marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir.

Marksizmi sınıflar savaşımı öğretisine indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir ancak. Marksisti bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelden ayırt eden şey işte budur.

Marksizmin gerçekten anlaşılıp kabul edildiğini işte bu denektaşı ile sınamak gerekir.” (Lenin, Devlet ve Devrim)

Proletarya diktatörlüğü kimin “icadı”?

20.yüzyılın sosyalizm deneyimleri sırasında proletarya diktatörlüklerinin zamanla yozlaşarak zorba bürokratik mekanizmalara dönüşmesinin de etkisiyle kafaları karışan kimi küçük burjuva fantezi meraklıları, “proletarya diktatörlüğünün esasında Lenin’in icadı olduğunu yoksa Marks’ın hiçbir zaman böyle bir görüş ileri sürmediğini” iddia ederek “zaten sosyalizmin devlet fikriyle bağdaşmayacağını” ileri sürerler.

Devlet sorununun kavranışında Marksizmle anarşizm arasındaki farklılıkların nereden kaynaklandığını ve proletarya diktatörlüğünün sözcüğün gerçek anlamında bir devlet olmadığını ‘unutmakla’ kalmayan bu fantezinin meraklıları, Marks ve Engels’in bu konudaki yorum gerektirmeyecek kadar açık tezlerinden de ‘habersiz’ gibidirler.

Halbuki devlete olan ihtiyacın -dolayısıyla devletin- ortadan kalkacağı sınıfsız komünist topluma ulaşılıncaya kadar sürecek olan kapitalizmden komünizme geçiş döneminde proletaryanın neden ve nasıl bir diktatörlüğe ihtiyacı olduğunu Marks ve Engels, olgunluk dönemlerinin ilk büyük eserleri kabul edilen Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto’dan başlayarak defalarca dile getirmişlerdir.

Her ikisi de 1847 yılı içinde yayınlanmış olan bu temel eserlerden Manifesto‘da bu konuda şu söylenir:

“… Proletaryanın gelişmesinin en genel aşamalarını anlatırken, şimdiki toplumun içinde yürütülen az çok üstü örtülü iç savaşı, bu savaşın açıkça devrime döküldüğü ve burjuvazinin zora başvurularak devrilmesinin proletaryanın egemenliğinin temelini hazırladığı noktaya dek izledik.

Yukarda gördük ki, işçi sınıfının devriminde ilk aşama, proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek (sözcüğü sözcüğüne: yükseltmek) ve demokrasiyi kurmaktır.

Proletarya, politik üstünlüğünden, sermayeyi burjuvaziden dilim dilim koparıp almak için, bütün üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde toplamak ve olabildiğince hızla üretici güçlerin miktarını artırmak için yararlanacaktır.” (Marks-Engels, Komünist Manifesto).

Bundan 5 yıl sonra Marks’ın, dönemin işçi sınıfı hareketi önderlerinden Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli mektup, sadece sergilenen bilimsel dürüstlük ve tevazu bakımından değil Marksizmi burjuva ekonomi politiğinden ayıran özsel farkın nerede yattığını ve Marksist devlet kavrayışının özünü olağanüstü bir netlikte ortaya koyuşuyla da çarpıcıdır:

“… Bana gelince, ne modern toplumdaki sınıfların varlığını ne de bunlar arasındaki savaşımı bulma onuru benimdir. Benden çok önce, burjuva tarihçiler bu sınıflar savaşımının tarihsel gelişimini betimlemiş ve burjuva iktisatçılar bunun ekonomik yapısını dile getirmiş bulunuyorlardı. Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) Sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) Sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını; 3) Bu diktatörlüğün kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak oldu…” (Marks’tan NewYork’taki J.Weydemer’e mektup)

Marksizmin kurucu önderlerinin, proletarya hareketinin büyüyüp güçlenmesine paralel olarak edinilen yeni deneyimler ışığında bu konudaki görüşleri de yeni çizgiler kazanarak zenginleşir. Nitekim 1871’de yaşanan Paris Komünü deneyiminin arkasından Komünist Manifesto‘da tek değişikliği bu konuda yaparlar.

Daha sonra -1875 yılı içinde- Engels’in Bebel’e, Marks’ın ise Gotha Programı‘nın eleştirisi amacıyla Bracke’ye yazdıkları mektuplar, bize, genel olarak devlet sorununa, özelde ise proletarya diktatörlüğüne yaklaşım konusunda devrimci Marksist yaklaşımın temel çerçevesini sunarlar.

Engels’in mektubu, düşmanlarını baskı altında tutmak için proletaryanın da ‘devlet’e ihtiyaç duyacağının altını çizmekle birlikte “sözcüğün tam anlamıyla artık bir devlet olmayan komün tipi bu devletin” zamanla nasıl ortadan kalkacağına (“sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla kendiliğinden dağılır ve yok olur”; Engels’in daha sonraları başka makalelerinde kullandığı farklı deyimlerle “erir”, “çürür gider”…) dair ufuk açıcılığı yönünden önemli ve tarihseldir.

Marks’ın yazdıkları ise, proletarya diktatörlüğünün zorunluluğu ve tarihteki yeri konusunda hiçbir kaçamağa meydan bırakmayacak netlik ve kesinliktedir:

“…Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrim yoluyla geçiş dönemi yer alır. Buna bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (Marks, Gotha Programı’na düştüğü kenar notlarından, altını çizen Marks).

Marksizmin kurucu önderlerinden aktardığımız şu kısa alıntılar bile -ki onların konuya dair tüm söyledikleri bunlardan ibaret değildir- sosyalizmin inşası sırasında proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunu inkar etmenin Marksizmi reddetmek, onun devrimci özünü bir kenara bırakmak anlamına geldiğini sergilemeye fazlasıyla yeter.

Yalnız bu noktada sorun sadece bu zorunluluğun kabulüyle bitmiş olmaz. Bu diktatörlüğün işlevi ile “devletten devletsizliğe geçiş halkası” olarak onun hangi esaslar temelinde nasıl örgütlenmesi gerektiği de en az bu zorunluluğun kabulü kadar önemli ve tayin edicidir. Dolayısıyla bu konularda da Marksizmin devrimci özüne ve proletarya sosyalizminin tarihsel hedeflerine uygun bir kavrayış şarttır. (sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar