Savaş ve kadın

Savaş ve kadın

Çiçek Özgen   Kapitalist sitemde ucuz işgücü ve cinsel bir meta olarak görülen kadın için yaşamın kendisi fiili bir savaş hali gibidir. Kadın baskı ve şiddetin çeşitli biçimleriyle süreklileşmiş biçimde abluka altına alınmıştır. Kadına dönük burjuvazinin ve bir bütün olarak toplumsal gericiliğin, erkek egemenliğinin en koyulaşmış biçimleriyse ağır kriz koşullarında ortaya çıkar. Sarsılan pekçok şey

Çiçek Özgen

 

Kapitalist sitemde ucuz işgücü ve cinsel bir meta olarak görülen kadın için yaşamın kendisi fiili bir savaş hali gibidir. Kadın baskı ve şiddetin çeşitli biçimleriyle süreklileşmiş biçimde abluka altına alınmıştır. Kadına dönük burjuvazinin ve bir bütün olarak toplumsal gericiliğin, erkek egemenliğinin en koyulaşmış biçimleriyse ağır kriz koşullarında ortaya çıkar. Sarsılan pekçok şey gibi kadının da konumunda, duruş ve düşünüşünde ortaya çıkan ve sistemin sınırlarını zorlayan her davranış hedef haline getirilir. Hegemonya de denetimin güçlendirilmesi için bin dereden su getirilir. Kadın emeği hem kitlesel işsizlikle hem de kitlesel güvencesiz-ucuz işçilikle en vahşi biçimlerde sömürülür. Kadınları toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden bölen yasalar birbirini izler. Toplumsal baskının sürekliliği sağlanır. Bu baskı hem üretim süreçleri içinde esnek-güvencesiz biçimlerle kökleşip koyulaşır hem de aile, toplum içindeki statüsünün altının daha kalın biçimlerde çizilmesinde…

Kapitalist üretim ve toplumsal hayat içinde süreklileşmiş ve çeşitli biçimlerle karşımıza çıkan bu baskılar savaş gibi olağanüstü dönemlerde akıl almaz nitelikler kazanır. Çoğu zaman da bu kadının ırkı-mezhebi-dini gibi farklılıkların hedef alınmasıyla soykırım düzeyine sıçrar. Kirli savaşlarda, iç savaşlarda savaşın güçlü tarafı İntikam duygularını kadın bedenine yönelen saldırılarla yatıştırmaya kalkışır. Kadına verdiği her zararla hasmının psikolojik eşiklerini zorlar.

Kirli ve haksız savaşlar özü itibariyle erildir. Kadının bedenine sahip olmak, karşı tarafın toprağına ya da etnik kimliğine sahip olmakla eşdeğer görülür. Kadının genel anlamda cinsel bir meta olarak görülmesiyle bu yaklaşım arasında dolaysız bir ilişki vardır. Kadın, korunması gereken, namusla özdeşleştirilen ve ele geçirene karşı tarafı moral çöküntüye uğratabilecek bir nesne konumundadır. Ve bu nedenle üstünlüğü ele geçirmek isteyen taraf savaşta, Ekin Wan örneğinde olduğu gibi, kadın bedeni üzerinden karşı tarafı aşağılayarak, moral ve motivasyon kaybına uğratmayı hedefler.

Kadının soyu sürdürmekteki rolü üzerinden hakaret edilerek, “düşman” tarafın kadınlarına yönelik tecavüz saldırısıyla kendi soyunun baskın kılınması ve dolayısıyla o toplumun geleceğine hakim olunması hedeflenir. O nedenle savaşta kadınlar toplu tecavüzlere uğrar, hamile bırakılarak çocuk doğurmaya zorlanır. O kirli savaşın özneleri açısından bu, savaşın bir başka alanda kazanılması anlamı taşır.

Tarihe baktığımızda bu yaklaşımın ürpertici boyutlarıyla karşılaşırız. ‘90’lı yıllarda Ruanda’da yaşanan soykırımda 500 bin Tutsi kadını tecavüze uğrar. Bu tecavüzler sonunda 5 bin çocuk dünyaya gelir. Bosna Hersek Savaşı’nda kadınlar kapatıldıkları kamplarda günlerce toplu tecavüze ve işkenceye maruz kalır ve bilinçli olarak hamile kalmaları ve doğurmaları sağlanır. Böylece işgalci her devlet, girdiği yerdeki kadınlara tecavüz ederek ve şiddet uygulayarak “zaferini” ya/ya da “üstünlüğünü” de ilan etmiş olur.

Bu yıkım ve vahşetten kaçmak isteyen kadınları sığındıkları ülkelerde de farklı bir şey beklememektedir ne yazık ki. Suriye’deki kirli-kanlı savaştan kaçarak sığındıkları ülkelerde kamplarda kalan kadınların fuhuşa zorlandıklarını, kamp görevlileri tarafından bile yiyecek karşılığında tecavüze uğradıklarını, Türkiye gibi ülkelerde ikinci, üçüncü eş olarak satıldıklarını biliyoruz.

Şanslı olup da kamplardan başka yerlere yerleşen kadınları da bu sefer baskının, zorun başka türlüsü bekliyor. Ucuz işgücü olarak sömürülmek… Savaşın getirdiği “geleceksizlik” , “umutsuzluk” hissi yanında eğitim, sağlık alanlarında yaşanan ayırımcılık, çeşitli haklardan yoksun olma ve toplumsal dışlanmayla birlikte bu baskı, sosyal ve psikolojik boyutları da kapsar.

Özellikle kadına dönük toplumsal gericilik birikiminin oldukça köklü olduğu ülkelerde tüm bunlar daha katmerli biçimlerle yaşanır.

Sistem savaşta kadını sadece sahip olacağı, moral/motivasyon üstünlüğü ele geçireceği bir nesne olarak görmez. Bunun yanı sıra savaşta bir propaganda işlevi de yükler ona. Kadını savaşın bir parçası haline getirebilmek için tüm argümanlarını kullanır. Çünkü kadını etkilemek, onun büyüttüğü ve dolayısıyla şekillenmesinde emeği olan çocuklarını savaşa daha kolay ikna etmek, ölüme daha kolay göndermek anlamına gelir.

Efrîn işgalinde kadınlara özel yönelimin anlamı da budur. Kadın toplumun militaristleşmesinde önemli bir araç olarak kullanılmak istenir. Savaşın özellikle kadınlara getireceği yıkım, ekonomik, sosyal anlamdaki çıkmazlar sümen altı edilerek, savaşa, ‘şehit’ olmaya, ‘şehit annesi’ olmaya dair güzellemeler yapılır.

Oysa savaş kadına tecavüz, yıkım ve şiddetten başka bir şey getirmez.

Ve savaş yaşandığı tüm zaman ve coğrafyalarda ilk olarak oradaki kadınları hedef alır. Türkiye’de militarizmin-şovenizmin sarhoşluğuyla savaş politikalarının destekçisi olan kadınların bu açıdan Suriyeli kadınların yaşadıklarına bakması bile yeterlidir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et
[lvca_spacer desktop_spacing=”50″ tablet_width=”960″ tablet_spacing=”30″ mobile_width=”480″ mobile_spacing=”10″]

İlgili yazılar