Seçim taktiğinden önce bu iradesizliği tartışmalıyız

Seçim taktiğinden önce bu iradesizliği tartışmalıyız

HDP de CHP de iradelerine baştan kendi elleriyle sınır koydular

Faşist şef Tayyip Erdoğan ve yanaşması Devlet Bahçeli ikilisi, kendi parti kadroları tarafından bile şaşkınlıkla karşılanan bir aceleyle apar-topar seçim kararı aldılar.

Bu telaşın nedenleri konusunda farklı görüşler var. Kimileri bunu ekonomik krizin ağırlaşacak olmasına bağlıyor. Sadece işçi ve emekçilerin değil orta sınıfların günlük yaşamlarını da allak bullak edecek yıkıcı sonuçların eli kulağında. Suriye politikasının büyük bir batağa dönüşmesi, ABD öncülüğündeki koalisyonla Rusya-İran bloku arasındaki kapışmanın vites büyütmesinden kaynaklanacak sıkışmanın sonuçlarından duyulan korku vurgulanan diğer bir gerekçe. Muhalefeti hazırlıksız yakalama; bu bağlamda alt başlıklar olarak, “İyi Parti’nin önünü kesme”, “Saadet Partisi’nin yükselişini frenleme”, “muhalefet cephesiyle Abdullah Gül arasında pişirilmekte olan aşa su katma” hesabını merkeze koyan yaklaşımlar da eksik değil.

Eşit ölçülerde olmamakla birlikte bunların her biri geçerli yönler taşıyor. Fakat bu arada –bunlardan duyulan korkuların da gerisinde yatan- daha tayin edici iki etken gözden kaçırılıyor:

Bunlardan birincisi, Tayyip Erdoğan ve avanesiyle MHP ve Ergenekoncu faşist kanat arasında 15 Temmuz sonrası –biraz da zorunluluktan oluşan- ittifak blokunda çatlama ve çözülme belirtilerinin artışı (Düne kadar Ethem Sancak gibi Tayyip Erdoğan’ın “önüne yatan” Doğu Perinçek’in son zamanlarda giderek tırmanan miyavlamaları hatırlansın…).

Birinciyle de bağlantısı içinde Tayyip Erdoğan’ın elini zayıflatan bir gelişme olarak  AKP kadroları ve tabanındaki kuşku, güvensizlik ve sorgulamaların artışı. Bunun partide –hatta hükümet içinde bile- keskin kamplaşmalara, iç iktidar savaşlarına ve çözülmeye dönüşme riskinin büyümesi.

Bu son iki etken, genel kabul gören birincilerden kaynaklanan korkuları büyüten bir konuma sahip. O nedenle, birbirlerinin karşısına çıkarma ilişkisi şeklinde değil birbirlerini tamamlayıp besleyen diyalektik bir bütünlük ilişkisi içinde dikkatleri asıl bunlar  -özellikle de AKP tabanındaki hoşnutsuzluk ve çözülme eğilimleri üzerinde- yoğunlaştırmak gerekir.

Onun için, bugün karşımıza çıkarılan siyasal sorun, “bu baskın seçim ve seçim taktiği” sorununun ötesinde ele alınmayı gerektirmektedir. Seçimler konusunda izlenecek taktik politika, seçime katılmayı mutlaklaştırıp amaçlaştıran “kendinde bir şey” olarak değil, her iki yöndeki çözülmeyi nasıl hızlandırıp derinleştirebileceğimize dair stratejik bir yaklaşımın parçası olmak zorundadır.

Seçim konusuna gelecek olursak, apar topar yapılacak olan bu seçimin, burjuva anlamda dahi normal bir seçim olmadığı gerçeğini başa yazmak gerekir. Bugünün koşullarında yapılacak olan şey, bir ‘seçim’ falan değil, önceden çalınmış olan minareye meşruiyet kılıfı geçirmek amacıyla düzenlenen bir orta oyunu olacaktır. 16 Nisan referandumunda çevrilen dolapları “yasal” hale getirmekle kalmayıp OHAL koşullarında bunlara yenilerini ekleyen, buna karşın “başkanlık rejiminin çerçevesini ve seçiminin nasıl yapılacağına dair kuralları” belirleyecek “uyum yasaları”nın dahi çıkarılmadığı koşullarda sahnelenecek bu tiyatroyu hala “olağan bir seçim” olarak görmek ve bu temelde taktik tartışmaları yürütmek, parlamenter ahmaklığın da ötesine geçen bir akıl tutulması ve iradesizleşme anlamına gelir.

“Seçimleri boykot” taktiği Türkiye solunda -tıpkı içerde ve dışarda başvurulan açlık grevleri gibi- olur olmaz her durumda savunulup kullanıldığı için cılkı çıkarılmış bir yaklaşımdır. Bu gerçeğe rağmen, Türkiye’nin görünürde parlamenter sisteme geçtiği 1946’dan bu yana yapılan hiçbir seçim,  önümüzdeki apar-topar seçim kadar boykotu mümkün, haklı ve geçerli kılan koşullar taşımamıştır.

Düşünün ki, çuvallarla sahte oy kullanılmasını en azından zorlaştıracak bütün önlemler ortadan kaldırılmıştır. Mühürsüz oylar dahi geçerli sayılacak bu arada sandıklar istenirse bir yerden bir yere taşınacaktır. Sandık çevreleri “esnekleştirilmiş” yani kimin nerede oy kullanacağının sandık seçmen listelerinden denetlenebilmesi olanağı ortadan kaldırılmıştır. HDP başta olmak üzere muhalefet partilerinin sandık kurullarında görev yapmaları sınırlanırken sandık başkanlarının devlet görevlisi olması zorunluluğu getirilmiş yani her sandığın başına bir kayyım atanmıştır. Herhangi bir bireyin ihbarı üzerine polis ve jandarma oy kabinleri ve sandıkları denetim altına alabilecektir. Tabii sayım sırasında da vatandaşları sandık başlarına yaklaştırmayabilecektir. YSK’nın ve medyanın hali ortadadır. Yetmezmiş gibi kampanya faaliyetleri ve seçim, OHAL  koşullarında  yapılacaktır. Bunların çoğu henüz yasallaşmamışken 16 Nisan referandumunda çevrilen dolaplar akıllardadır ve milyonlarca hayır oyu göz göre göre resmen çalınmıştır.

Ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, Erdoğan-Bahçeli ikilisi yarım saat içinde seçim kararı alıp baskın ötesi bir aceleyle seçim tarihi belirlemişlerdir.

Tayyip Erdoğan şahsında cisimleşen tek adam diktatörlüğünün yaşadığı tıkanma ve zemin kayması büyümeden rejime yeni bir ‘meşruiyet’ aşısı yapılmak istendiği bütün çıplaklığıyla açık ve ortadadır. Karşımızda, “taşları bağlayıp itleri salmanın” dahi ötesinde bir durum vardır. Dolayısıyla bu bir “seçim” değildir ve klasik kalıplar içinde yaklaşılmamalıdır.

Yukarda işaret ettiğimiz somut göstergeler temelinde bu gerçeği AKP tabanına dahi anlatma ve onların arasında başlamış olan “ne yapıyoruz ve nereye gidiyoruz” sorgulamasını derinleştirme olanağı varken, seçimlere mutlak bir bağımlılık sergileyen parlamenter ahmaklık, bu sistematik çabaya yönelmekten bugüne kadar özellikle kaçmıştır. Eğer bu koşullar değişmezse sahnelenecek bir orta oyununun figüranı olunmayacağı baştan ilan edilerek Tayyip Erdoğan ve avanesine, ülke içinde ve uluslararası planda güçlü temellere sahip bir ‘meşruiyet sorgulaması’ ile karşı karşıya kalacakları hissettirileceği yerde, onlara istedikleri  gibi dolap çevirme cesareti verecek ne varsa yapılmıştır.

Kılıçdaroğlu gibi HDP’nin yeni yönetimi de, “boykot gündemimizde yok ve olmayacak” demekle, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin elini rahatlatıp irade ve tercihlerine kendi elleriyle ipotek koymuşlardır. Bu saatten sonra isteseler de artık “biz bu oyuna katılmayız” diyemeyecek duruma düşürmüşlerdir kendilerini.

Dahası HDP, bu kez Tayyip Erdoğan’ı köşeye sıkıştırıp açmaza sürükleyecek bir hamleyle anında Demirtaş’ı aday göstereceği yerde, kendisini hala rejime ve onun kukla mahkemelerinin vereceğe kararlara bağımlı hissetme iradesizliğinde ısrar etmektedir.

Dolayısıyla, bugün bu baskın “seçim” tiyatrosunda izlenecek taktikten önce bu irade ve kimlik kaybının üstesinden nasıl geleceğimiz sorununu tartışmalıyız. “Seçim” komedisine karşı taktik sorununun tartışılması da bunun vesilesi ve bir parçası olmalı.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar