Seçimlerdeki tutum(lar) ve gelmekte olan ‘Nisan’…

Seçimlerdeki tutum(lar) ve gelmekte olan ‘Nisan’…

Burjuvazinin siyasal temsilcilerinden diğerine demokrasi madalyonu takarak faşizmin geriletebileceğini sanmak ve emekçileri de bu söylemle kendi parlamenter aymazlığına bağlamak affedilmez tarihsel bir hatadır.

Varlığını darbeler-seçim silsileleri, baskı-zor ve katliamlarla tesis etmeye çalışan führerci tipte faşizmin (rejim ve devlet biçiminin), 31 Mart seçimlerini de bu inşa sürecinin bir parçası olarak ele aldığı gün gibi ortada. Emperyalist kapitalizmin yaşadığı derin ve kapsamlı buhranın öz be öz çocuğu olup, burjuvazinin krizinin siyasal ifadesi dışında bir anlam taşımayan bu rejimi inşa eden burjuva iktidar bloku, 31 Mart “yerel seçimleri” ile de yerellerdeki hakimiyet, hegemonya ve otoritesinin tesisi kapsamında ilişkileniyor.

Yalan-çarpıtma-şişirilen şef kültü ve tarihsel gericilik birikimini köpürtmek üzerinden kurduğu seçim stratejisini ise bastığı zeminin zayıflığını ya da zayıfladığını hissettiği oranda daha da agresifleştirerek sürdürüyor.

Taşradaki memura kadar inen bir kadrolaşma!

Geldiğimiz noktada burjuva devletin tüm aygıtları, tepesinde başkan ve onun etrafında kümelenmiş, çoğunluğu eş-dost-akrabadan oluşan bir çekirdeğin denetiminde toplanıyor. Yasama-yürütme-yargı gücünün sadece en genel anlamda değil, neredeyse taşradaki memuruna inecek kadar bu gücün denetiminde nefes alıp vermesi isteniyor, buna dönük adımlar atılıyor. Atamaların, kadrolaşmanın, devletin bürokratik mekanizmalarıyla yeniden tesis edilmesinin temel ölçütünü, tepede çöreklenmiş bu çekirdeğe biat ve kulluk konusunda sergilenen performans oluşturuyor. En küçük bürokratik görevlendirmenin bile o çekirdeğe, onun ideolojisine yakınlık-uzaklık “ölçümünün” yapıldığı mülakat sistemine bağlanması, bu açıdan manidardır.

Mikro ölçekte bir hegemonya ve merkezileşme arayışı

Burjuva iktidar bloku mikrolaşmış bir hakimiyet-merkezileşme arayışıyla çırpınıyor. Belediyeler gibi, sistemin halkın gündelik hayatıyla doğrudan ilişki kurduğu kurumların bu otoriteyle mutlak bağımlılığını sağlamayı yakıcı bir önemde görüyor.

Bu açıdan da bu yerel seçimler sadece führerci rejimin toplumsal gücünü bir kez daha tarttığı, varlığını referanduma sunduğu bir nitelik taşımıyor. Onun hakimiyetinin mikro alanlara doğru derinleştirilmesinin simgesi oldukları kadar, bunun için elinden gelen tüm zorbaca yöntemleri sonuna kadar kullanacağının da bir kez daha ilanı anlamına geliyor.

Hegemonya ve rızanın derinleşmesi için belediyeleri ele geçirmek zorundalar

Devletin ve rejimin yeniden inşa edilmeye çalışıldığı ve bunun en kaba en temelsiz ve zorbalığın, kayırmacılığın, hile ve yalanın esas siyaset biçimi haline getirilmesi üzerinden gerçekleştirildiği bu koşullarda, belediyelerin tümüyle denetim altına alınması kendisi için yakıcı önemdedir. Çünkü onların AKP’nin toplumsal rıza üretmekte dayandığı temel kurumlar oldukları açıktır.

Bu olanaklardan vazgeçemezler

Neoliberal politikalarla herbiri birer şirkete, hatta kendi içinde gerek topladıkları vergiler gerekse bu vergilerin bir kısmıyla rejimin toplumsal tabanını genişletip, stabilize etmek için dağıttıkları “yardımlar”, yarattıkları toplumsal örgütlenme ağlarıyla birer “devlet” haline gelen belediyelerin kaybedilme olasılığı bile çıldırtıcı bir etki yaratmaktadır. Özellikle 3 büyükşehirde AKP, belediyeler üzerinden tepe tepe kullandığı olanaklarla emekçi kitlelerde rıza üretmekte, kadınlara-gençlere-çocuklara dair yarattığı toplumsal örgütlenme ağlarıyla ideolojik bir köprü kurmakta, sayısız dini cemaat ve tarikatı buralar üzerinden besleyerek hegemonya alanını genişletip-derinleştirmektedir.

Kendileri için gerçekten ‘beka sorunu’

Belediyeleri kaybetmenin “beka” sorunuyla ilişkilendirilmesi bundandır. Yıllardır; finansallaştırma (kredi ve kredi kartlarıyla borçlandırıp tüketimi dengede tutma)-dilencileştirme (çeşitli toplumsal kesimlere dağıtılan ve adına ‘sosyal yardım’ denilen yoksulluğun yönetim biçimi) ve çeşitli cemaat ağlarıyla hegemonya ve rızayı stabil kılma noktasında belediyelerin tartışılmaz rolünü kaybetme korkusudur bu.

Keza yaratmaya çalıştıkları ve aslında epey de yol aldıkları führerci tipte faşizm ağır bir kriz dönemecinde yolunu açmaya çalışıyor. Bu kriz hem rejimin kendi iç krizi hem de emperyalist kapitalizmin yapısal krizi ve onun yarattığı bölgesel krizlerle birleşerek oldukça akut bir nitelik kazanmış bir kriz. AKP’ye ebelik yapan 2001 krizi ya da çeşitli nedenlerle etkisi bu ağırlıkta hissedilmeyen ve tersine kendi hegemonyasının tesisinde bir araca dönüştürülen 2008 krizinden farklı olarak bizzat onu kendi içinde sürükleyen ve en başta da toplumsal rıza üretme araçlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak cinste bir krizdir.

O salyalı seçim söylemleri ve bulunan her fırsatın “beka” sorununa bağlanması bundandır. Bundan olduğu kadar rejimin zayıflığının da somut ifadesidir. Bu zayıflık, Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle o giderse ya da onun etrafındaki “mutlak liderlik” halesi dağılırsa devletin de çökebileceği kadar ağır bir zayıflık ve kriz halini işaret etmektedir. Keza bu sefer durum “teğet geçti”, “IMF’ye biz borç verelim” gibi efelenmelere zerre kadar alan açmayacak kadar kritiktir.

Yerel seçim çalışmasının bu denli salyalı bir Kürt düşmanlığı, kadınların hedefe çakıldığı ezan provokasyonu, Yeni Zelanda’daki ırkçı-faşist saldırının meydanlara “işte beka sorunundan bunu kastediyoruz” denilerek yeni bir mağduriyet ve halesi giderek zayıflayan şefin parlatılması malzemesine dönüştürülmesi bundandır. Kafası bile tam oturmamış bir rejimin-devletin, rıza üretmenin ve dayandığı toplumsal tabanı stabil tutmanın sayısız olanak ve araçlarını sunan belediyeleri kaybetmesi kendisi açısından bir kabustur.

Sandık onlar için bağlayıcı değil

Kâbusları olduğu kadar sahip oldukları iktidar olanaklarından sandıktan çıkacak sonuçlarla vazgeçmeyeceklerinin de ifadesidir. Nitekim daha şimdiden bırakalım Kürdistan belediyelerini, Ankara ve İstanbul için bile kayyumların, görevden almaların altyapısının hazırlandığını açıkça ifade ediyorlar. Kaybettikleri anlaşılan Ankara için “Yavaş kazansa da aslında HDP belediyeyi yönetecek, o nedenle de görevden alınması farzdır” şeklinde özetleyebileceğimiz bir tutumu alenen dillendirmeleri bunun ilanıdır.

Politik körlük ve parlamenter ahmaklık

Bu açıdan da her kim 31 Mart’taki “seçimi” hala yerel yönetimlerin belirleneceği “eski seçimler” gibi görme aymazlığını/siyasal körlüğünü sürdürüyorsa o, burjuva parlamenter anlamda bir seçim olmaktan çoktan çıkmış olan bu siyasal çatışmayı baştan kaybetmiş demektir. Ya da her kim inşa edilmeye çalışılan rejimin seçimlerle geriletilebileceğini, mevcut iktidar blokunun sandıklarla “süpürülebileceğini” propaganda edip anlamlı bir mücadele programı ve özellikle 1 Nisan’a dönük anlamlı bir duruşu şimdiden örmeyi esas almıyorsa o, durumu halen burjuva parlamenter sınırlar içinde görmekte ısrar eden parlamenter ahmaklığın has temsilcisidir.

Burjuvazinin siyasal temsilcilerinden diğerine demokrasi madalyonu takarak faşizmin geriletebileceğini sanmak ve emekçileri de bu söylemle kendi parlamenter aymazlığına bağlamak affedilmez tarihsel bir hatadır.

Bazı HDP temsilcilerinin bu kesitteki politikasızlıklarını ve sığlıklarını hatta işi Mensur Yavaş gibi faşistleri ya da İmamoğlu gibi ulusalcıları bile “Barış ve Demokrasi blokunun adayları” olarak sunmaya ve alanlardan “kime oy vereceğinizi biliyorsunuz, isim vermiyorum, kim demokrasiyi temsil ediyorsa ona, siz biliyorsunuz” diyecek kadar popülist bir şova vardırmalarını, “Tayyip’i kızdırıyorsak doğru politika yapmışız demektir” gibi Aristocu bir mantıkla açıklamaları, anlaşılır gibi değil. Bu yaklaşım içinden geçilen tarihsel sürecin anlamından, seçimlerin bu süreç içinde oturduğu yerden bihaber bir tutumun itirafı gibidir. Tayyip’in Kürt düşmanlığını köpürtmesinin yaşanan krizin boyutları, çıkışsızlıkları ve dönemin ruhundan bağımsızlaştırılarak HDP’nin seçimdeki tutumuna duyduğu öfkeye indirgemesi kusura bakılmasın ama en başta Kürt halkının aklıyla dalga geçmektir!

AKP’nin en güçlü dayanağı

Burjuva iktidar bloku karşısında anlamlı bir örgütlü gücü temsil eden muhalif kesimlerin ve her şeyden önce de direniş dinamiklerinin bile bu parlamenter yaklaşım çemberine hapsolmuş olmaları, AKP’nin en güçlü dayanağıdır.

Ciddi bir toplumsal tepkiyle karşı karşıya olduğunu bilen; ancak bu tepkinin örgütsüzlüğünü ve bu ciddi boşluğun kısa vadede doldurulamayacağını da gören iktidar bloku, sırat köprüsünde yürümeye benzeyen mevcut halini sürdürmenin yegâne yolunun bu gerçeğin korunması olduğu bilinciyle hareket ediyor. Bunun için hem saldırı ve zor araçlarını sonuna kadar kullanıp, en örgütlü dinamik olan Kürt özgürlük hareketi başta olmak üzere tüm dinamiklerin alanını, politik etki gücünü daraltmaya çalışıyor hem de mevcut burjuva muhalefetini tırmandırdığı ırkçı-gerici-faşist söylemle belirleyerek aslında kendi ideolojik alanını da onun üzerinden genişletmeyi esas alıyor.

CHP’yi Kürt sorunu gibi kritik konularda genetik kodlarıyla konuşmaya zorlaması, hemen her konuda savunma pozisyonuna iterek kendisinin kötü bir taklitçisi haline getirmesi bu açıdan başarılı olduğunu gösteriyor. Yine HDP gibi bir gücü yarattığı bu politik iklimde ve üst üste vurduğu darbelerle bağımsız politika yapamaz hale getirmesi, dahası politik hareket alanını “AKP karşıtlığı” sınırlarına doğru çekmesi ve tüm politikasını bunun üzerinden kurmaya zorlaması da tüm muhalefet güçlerini belirlemesi anlamında manidardır.

Burjuvasıyla ya da devrimci-demokratik dinamikleriyle tüm bir muhalefet cephesini işçi ve emekçilere heyecan verici bir program-politika ve araçlar setinden uzaklaştırarak; kendisini savunur noktada durmanın ötesine geçemez hale getirmek tarihte sayısız kere yaşanmış tüm faşistleşme dalgalarının tipik tezahürüdür.

Karşıtlarının hareket alanını belirliyor!

Mevcut iktidar bloku, temsil ettiği tekelci burjuvazinin çıkarlarının dünya düzleminde olduğu gibi Türkiye’de de ancak katı bir merkeziyetçiliğe kavuşturulmuş devlet aygıtıyla korunabileceği bilinciyle hareket ediyor. Katı bir sınıf tutumuyla yani… Muhalefeti tek başına kendisine karşıtlık noktasına getirmesi bile burjuva siyaset arenasını merkezi bir şekilde belirlemesi anlamına geliyor.

Kitleleriyse ırkçı-saldırgan ve giderek düzeysizleşen propagandasıyla sersemleterek, korkutarak, en karanlık noktalarını ajite ederek bu havuzda boğmaya çalışarak bu bıçak sırtı dönemeci aşmaya çalışıyor.

Sandıktan çıkan sonuçları esasta bu konuda ne kadar yol aldığının ölçütü olarak önemsiyor. Yoksa o sonuçlara alenen ve gerekirse cebren müdahale edip sonuçları nasıl değiştireceğini biliyoruz. Yaşanan son seçimlerin hemen hepsinde “trafolara kedi kaçırtma” hokus bokusunun nasıl bir pervasızlıkla sergilendiğini ya da “darbe mekaniğinin” anında devreye girdiğini bildiğimiz kadar…

Daha ağır krizlere hazırlanıyor

Bu gerçeğe rağmen o, esas olarak seçimleri önümüzdeki günlerde daha da ağırlaşarak kelimenin gerçek anlamıyla boğuculaşacak kriz karşısında dayandığı kitle gücünü dinamize etmek, seferberlik ruhuyla kenetlemenin fırsatına dönüştürmek biçiminde değerlendiriyor.

Tutar mı? Nesnel sınırlarıyla birlikte düşündüğümüzde şimdilik krizini ve çözülmesini bir yerde tutmasına yardım edebilir. Ancak başlayan o çözülme önümüzdeki günlerde gerek burjuva klikler arasındaki kriz ve çatışmanın derinleşmesi gerekse bizzat dayandığı toplumsal kesimler üzerindeki hegemonya olanaklarının daralmasıyla bir krizler silsilesine ve çözülmeye mahkumdur.

İflas edenin karşısına anlamlı bir programla çıkmak

O açıdan da başlayan bu çözülmenin insanı-doğayı tahrip eden, yağma ve sömürüyü derinleştiren kapitalizmin neoliberal ya da tüm sömürü biçimlerine karşı anlamlı-somut bir kitle çalışmasının vesilesi yapacakken, sandıktan çıkacak sonuçlara ve tek başına AKP karşıtlığına hapsolmuş bir duruşa tercüme etmek affedilmez bir politik körlüktür. AKP sınıf siyaseti yaparken onun karşısına işçi ve emekçilerin somut taleplerine, krizin boğuculuğunu aşmalarında yön duygusu kazanabilecekleri bir mücadele perspektifine ve kapitalist barbarlığın kendisine karşı bir mücadele programıyla çıkamamak politika değil, politikasızlığın tipik ifadesidir.

Bu noktalardan baktığımızda daha önce yayınlanan iki yazımızda (Mış gibi yapmayı da bırakmak ve HDP resmen kafasına sıktı yazıları) genel çerçevesini çizdiğimiz seçimlerdeki tutumumuzu şöyle özetleyebiliriz:

Kayyımlara karşı HDP’nin desteklenmesi tarihsel bir görevdir

– Kürt halkının onlarca yıllık mücadelesinin, acılarının, ödediği bedellerin üzerinden yükselen toplumsal örgütlülüğünün somut kazanımı olan belediyeler mutlaka kayyımlardan alınmalıdır. Kürdistan’da daha şimdiden salınan tehditlerden de anlaşılacağı gibi rejim 1 Nisan’da HDP’nin kazandığı belediyelere kayyım atama hazırlığı içindedir. Keza Kürt halkını tarihsizleştirme-belleksizleştirme ve toplumsal kazanımlarından kopararak örgütsüzleştirme ekseni üzerine oturan savaş konsepti içinde belediyelerin ele geçirilmesi yakıcı önemdedir. O açıdan da bu seçimlerde Kürdistan’da HDP adaylarının desteklenmesi her şeyden önce Kürt halkının ödediği bedellerle biriktirdiği direniş dinamiklerine, kültürüne karşı bir borçtur, görevdir.

Fakat belediyeler ya da diğer kazanımların sandıkta ya da klasik burjuva demokrasisi sınırları içinde hukuksal mekanizmalar içinde korunmayacağı-kazanılmayacağı da o kadar net bir bilince dönüşmek zorundadır. Kayyımlar atandığında halkın gerekli sahiplenmeyi göstermemiş olması gerçeği unutulmadan, o gerçekten çıkarılan derslerle gelinen noktada toplumsal örgütlenmede önemli bir yere ve role sahip olan belediyecilik anlayışı ve bu anlayışı ifade eden bir programın kitlelerin gündemine sokulması kaçınılmazdır. HDP’nin seçim çalışmasını bu eksene oturtmaması, AKP karşıtlığını aşamamış olması ve Türkiye’de adı konulmamış bir şekilde Millet İttifakı denilen gerici bloka yedeklenmiş olması tarihsel bir fırsatın kaçırılması dışında bir anlam taşımamaktadır.

Kürt özgürlük hareketi süreci ayrıca tecrit karşıtı direnişle birleştirerek kendi iradesi ve politika yapma alanını genişletmeye çalışmıştır. Fakat bunu yerel seçim çalışmalarının sunduğu olanaklarla birleştirmeyerek topal bırakmıştır. Seçim çalışmasının sunduğu olanakları ve halkın bu olanakların kullanılmasıyla seferber edilmesi bütünlüğü kaçırılmıştır. Bu durum en azından 1 Nisan’dan sonra bu şekilde sürdürülmemelidir.

CHP-İyi Parti milliyetçi blokuna yedeklenmeyi reddediyoruz

– Burjuvazinin başka bir temsilcisi olup, gelinen noktada mevcut iktidar blokunun karikatürü olmanın ötesine geçemeyen ve aslında onun kendisini zorladığı mindere genlerindeki gerici-şoven kodlarla gözünü kırpmadan zıplayan Millet İttifakı’nın desteklenmesi bu gidişatın devam etmesine onay vermek dışında bir anlam taşımamaktadır. Bu blokun adayları bile burjuvazinin bu kriz iklimine uygun niteliklerdedir. AKP şahsında dile gelen tarihsel gericilik madalyonunun başka bir yüzünü simgelemektedir. O açıdan da sırf AKP’nin geriletilmesi ekseninde hareket ederek bu gücü desteklemek objektif olarak burjuvazinin yedek gücü olmak dışında bir anlam taşımamaktadır. Taşımadığı gibi de yaşanan tarihsel farklılaşmadan, dünya düzlemindeki gerici dalgadan, inşa edilmeye çalışılan führerci faşizmin hangi temeller üzerinden yükseldiğinden bihaber olmaktır.

Bugünkü koşullarda kendi adımıza sadece HDP’nin Kürdistan’da kayyum atanan belediyeleri geri alma stratejisini doğru, haklı ve meşru gördüğümüz için parçayla sınırlı olarak bu yönelimi sonuna kadar destekliyoruz. Bunun dışında -adayın politik kimliği ve kişiliğinden de bağımsız olarak- CHP-İyi Parti milliyetçi blokunun kuyruğuna takılmaktan başka bir anlam taşımayan dar görüşlü politik hesap ve manevraların destekçisi konumuna düşmeyi reddediyoruz.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar