Sendikal bir stratejinin ana esaslarına dair- III

Sendikal bir stratejinin ana esaslarına dair- III

Temel talep ve sloganlar ve örgütlenme biçimleriyle birleşik olarak eylem biçimleri konusu faaliyetin karakterini belirleyen unsurlar arasındadır.

12) Günümüzde işçi sınıfı içindeki faaliyetlerimiz sırasında bizim kullanabileceğimiz başlıca örgütlenme biçimleri esasında bellidir ve bilinmektedir.

Öncüye yakınlık derecelerini baz alarak sıralayacak olursak bunlar:

– Fabrikalar, işyerleri, sanayi siteleri ve OSB’lerde kurulacak parti hücreleri, (sınıf içindeki komünist bir faaliyet açısından fabrika hücrelerinin yeri ve önemi, tartışma götürmeyecek kadar açıktır ve öyle de olmalıdır. Bu birimler, komünist bir sendikal faaliyet açısından aynı zamanda bir hedefin simgesidirler. Dolayısıyla sadece bir “biçim” sorunu değil, yürütülen faaliyetin içeriği ve hedefleri bakımından niteliğini/karakterini ortaya koyan temel bir gösterge özelliğine sahiptir ve hangi gerekçeyle olursa olsun fabrika hücrelerinin oluşturulmasını görüş alanı içinde dahi bulundurmayan bir faaliyeti, devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde bir faaliyet olarak görebilmenin imkanı yoktur),

– Partiye kazanılmaları da amaçlanan ama parti üyesi ya da taraftarı olmanın bir koşul olarak aranmadığı yalnız partiye, proletaryanın devrimci dünya görüşüne ve sosyalizm davasına en azından düşman da olmayan, sınıfına sadık öncü işçilerle belirgin bir öncüleşme potansiyeli taşıyan işçilerden oluşturulan DSB komiteleri (günümüzde bunların karşılığı Öncü İşçi Kurulları‘dır),

– Partiye yakınlık duyan işçilerin siyasal-sendikal eğitimi amacıyla kurulan eğitim grupları (somut bir biçim olarak “İşçi gazetesini okuma grupları”),

– Parti politikaları doğrultusunda örgütlenen Emeğin Yumruğu (EY) ve benzeri öz savunma birimleri,

– Daha çok hareketlenme ve eylem dönemlerinde belirli işlevleri yerine getirmeleri amacıyla kurulan grev ve direniş komiteleri, 1 Mayıs ya da Kurultay Hazırlık Komiteleri vb. gibi “geçici” biçimler…

Bu örgüt olarak bizim bugün kullanabileceğimiz temel biçimlere dair genel bir şemadır.

Yalnız bu şemanın varlığı, dogmatik bir tutuculuğa neden olmamalı, siyasal süreçlerin genel gelişimi yanında sınıf hareketinin gelişiminin ortaya çıkaracağı yeni ihtiyaçlara uygun yeni biçimlere karşı kapalılığa dönüşmemelidir.

Bunun yanında sınıf örgütlenmesinin bizim dışımızda doğmuş ya da doğabilecek biçimleri konusunda da tutuculuk ve kapalılık yaratmamalıdır.

Bu bağlamda 1989′daki Bahar Eylemleri’nin doğuşu ve yayılması sırasında belirleyici bir rol oynayan İşyeri Komite ve Meclisleri gibi bir biçim bizim de her zaman görüş alanımız içerisinde olmalıdır.

Daha çok sınıf içindeki arayış ve hareketlenme eğilimlerinin arttığı dönemlerde çoğu yerde kendiliğinden ortaya çıkan ve hızlı bir biçimde yayılabilen bu biçimin özellikle de böyle tabandan doğduğu her yer ve durumda onun karşısına çıkmak ya da uzak durmak gibi bir hataya düşülmemelidir.

Bunun da ötesinde, bugün özellikle de büyük işçi kitlelerini barındıran sanayi havzaları ile “tek bir büyük fabrika” gibi düşünülmeleri gereken OSB’lerde taban örgütlenmesinin biçimlerinden biri olarak “havza-site meclisleri” kurulmasına bizler de önayak olup hayata geçirmeye çalışmalıyız. “Alan öncülüğü-alana önderlik” yapmak üzere daha çok yönetici bir rol oynamak üzere gündemleştirdiğimiz fakat tek tek işyerleri ölçeğinde altına doğru saçaklanmakta halen epey yetersiz ve zayıf kalan Öncü İşçi Kurulları’nın bugünkü “ordusuz generaller” konumundan kurtarılabilmesinin biçimlerinden biri de bu olabilir.

Bizim dışımızda doğmuş biçimler kapsamında karşımıza sık çıkan (ve çıkabilecek) biçimlerden biri de yerel sendika şube platformlarıdır. Bu da yine 1990′lı yıllar içinde doğmuş ve yabancısı olmadığımız biçimlerden biridir. Bu biçimde görülmesi gereken özgünlük, sendikal hareketin tepelerine çöreklenmiş ve merkezi düzeylerde yerinden edilmesi zor sendikal ihanete karşı bir tepkinin ve yeni arayışların ifadesi olmasıdır. Bu arada işin içine kendileri de birer “küçük ağa” olan fakat tabanın basıncı ve baskılarından da etkilenebilen yerel sendikacılar kastının hesapları ve kimi ayak oyunlarının girmesi de söz konusu olabilmektedir. Fakat şu son sıralar kendini tekrar hissettirmeye başlayan tabandaki kaynamanın arttığı kesitlerde daha farklı bir canlanma içine giren şube platformları içinde sınıf hareketinin gelişimi, bu arada komünist hareketin sınıfla ilişkilerinin geliştirilmesi açısından değerlendirilmesi gereken imkan ve potansiyeller her zaman için vardır ve bulunur. Dolayısıyla bu biçime ve kendini bu biçim altında gösteren arayışlara da kayıtsız ve uzak kalmak düşünülemez.

Sınıfın fiziki bakımdan olduğu kadar düşünsel-ruhsal bakımlardan da alabildiğine parçalanıp atomize edildiği gerçeği dikkate alınarak aynı havza ve OSB’ler ölçeğinde iç içe çalışan işçiler arasında paylaşım, birbirini sahiplenme, dayanışma ve kardeşlik duyguları yönünden proleter sınıf bilincinin gelişimine de katkıda bulunacak “Dayanışma Fonları” kurmak düşünülebilir. Bölgedeki işçilerin güvenine sahip, saygınlık ve manevi otorite sahibi, dürüst ve güvenilir işçilerin yönetimi ve denetiminde olmasına dikkat edilmesi gereken bu “fonlar”, işçilerin kendilerinin kurduğu işçi yardım sandıkları işlevini görmenin yanında eylem dönemlerinde grev ve grevlerle dayanışma fonu işlevini de görebilirler. Bunların hangi esaslar dahilinde nasıl oluşturulup, hangi kurallar çerçevesinde, hangi durumlarda nasıl işlemeleri gerektiğinin ve denetim sisteminin işçiler tarafından belirlenmesine özen gösterilmelidir. Biz bu konuda daha çok ön açıcı bir rol oynamalıyız.

Artı değer sömürüsündeki artış, en temel ihtiyaç maddelerinin dahi metalaştırılması ve sınıfın yoksullaşma düzeyi de dikkate alınacak olursa hem öncünün onların hayatının bütün yönleriyle ilgilenen bir “çözüm gücü” olduğunu her fırsatta hissettirme perspektifinden hareketle hem de sınıfın dayanışma duygularını ve organizasyon yeteneklerini bir başka yönden daha geliştirmenin bir aracı olarak yine aynı havza ve OSB’ler ölçeğinde, başlangıçta sınırlı bazı temel ihtiyaç maddelerinin ucuza temini ve satışı ile sınırlı (örneğin kış arifesinde yakacak temini, bakliyat, yağ, temizlik malzemeleri vs. gibi her zaman ihtiyaç duyulan dayanıklı tüketim maddeleri, okulların açılması öncesinde defter-kitap-kırtasiye malzemeleri vb. gibi) “Kantin” ya da “Kooperatif” türü örgütlenmeler gündemleştirilmelidir. Dünya ve Türkiye işçi sınıfı hareketinin aslında yabancısı olmadığı biçimlerdir bunlar ve günümüzde de İslamcı örgütler ve cemaatler tarafından kitleleri örgütlemenin araçlarından biri olarak nasıl büyük bir etkinlikle kullanıldıkları göz önüne getirilmelidir.

Sınıfta sınıf kimliğini ve bilincini geliştirme perspektifi yanında öncüyü yaşamının her anında ve alanında yanında görüp hissetmesini sağlama temel perspektifinden hareketle işçileri bu kez aileleri ile birlikte kavrayıp kaynaştıracak değişik sosyal aktiviteler, gezi, eğlence, eğitim ve kültür faaliyetleri organize etmek üzere başlangıçta yine havzalar ve OSB’ler ölçeğinde “Dayanışma Dernekleri” kurmak hedeflenebilir. İşçi spor kulüpleri, işçi lokalleri, işçi çocukları için kurslar, kadınlara yönelik eğitici ve sosyal değişik aktiviteler, vb. bu kapsamda birer alt başlık olarak düşünülmelidirler.

Örgütlenmenin biçimleri sorunundan çok sınıf içindeki çalışma tarzı, çalışmanın niteliklendirilmesi ve kısmen de ittifaklar politikası ile bağlantılı bir sorun olmakla birlikte, etkin bir biçimde kullanılacak olursa bir “örgütlenme aracı/biçimi” özelliğini de kazanabilecek bir dinamik olarak dışımızdaki uzmanlık birikiminin partiye yakınlaştırılıp partinin hedefleri doğrultusunda işlevlendirilmesi konusu da burada anılabilir.

Bugün gerek deneyimli eski öncü işçiler ve sendikacılar arasında gerekse işçi sınıfı hareketine yakınlık duyan -hatta içlerinden bazıları Marksizme de yönelen- akademisyenler arasında yabana atılamayacak bir uzmanlık birikimi vardır. Çoğu herhangi bir siyasal ya da sendikal örgüte de angaje olmayan, birikimlerini ve deneyimlerini herkesle paylaşmaya açık bu güçlerin anlamlı ve yararlı bir iş yaptıklarını duyumsayacakları kanallara ve projelere ihtiyaçları vardır. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir tarihsel kesitte, 1996′dan başlayarak koptuğu sınıfla yeniden buluşmaya çalışan ve bunu da sınıfı bile daha yeni tanımaya başlamış deneyimsiz -üstelik sayıca da sınırlı- güçlerle başarmak mecburiyetiyle karşı karşıya bulunan bir yapı olarak bizim de bu deneyim ve uzmanlık birikimine ihtiyacımız büyüktür.

Yakıcılığını her iki yönde de hissettirmekle birlikte bu iki ihtiyacın buluşturulması kuşkusuz göründüğü kadar kolay değildir ve bunun ayrıca başka zorluk ve sakıncaları da vardır. Fakat her şeye rağmen bunlar aşılamayacak engeller değillerdir; ayrıca sonucun özellikle de bizim sınıf içindeki çalışmalarımıza kazandıracağı boyutlar ve zenginlik (bilgi temelinde hakimiyet, uzmanlaşma yönünde derinlik, içerik ve yöntemsel yönlerden zenginlik) tasavvur edilecek olursa bunlar gözlerde daha fazla küçülecektir.

Bu yönelime girilmesi, örgütü çevreleyen örgütler ağı kapsamında dışımızdaki birikimlerin parti etrafında mevzilendirilmesini de sağlayacak -bu arada partinin otoritesini ve kitleler nezdindeki meşruiyetini de güçlendirecek- bazı biçimleri daha etkin olarak kullanma ve yenilerini bulma süreçlerini tetikleyecektir.

Bu çerçeve içinde kalıcı biçimler üretme imkanı -en azından bugün için- pek yoktur. Yarın bir gün parti büyüyüp kitleselleştikçe, “araştırma enstitüleri”, değişik tipte “okul” ve “akademiler” vb. gibi bu alanda da kalıcı örgütsel biçimler bulup kullanmak gündeme gelecektir kuşkusuz. Fakat bugün için en azından belli periyotlarla tekrarlanan kurs ve seminer çalışmaları, değişik tipte eğitim etkinlikleri, gelenekselleşmesi hedeflenen panel, kurultay, beyin fırtınası toplulukları vb. şeklinde ne tam kalıcı ama ne de büsbütün gelip geçici olan bazı ‘ara biçimler‘ bulup kullanma olanağı vardır ve iddia sahibi bir sınıf çalışması açısından bunlar artık ciddi bir yönelimle ele alınıp hayata geçirilmelidirler.

13) İşçi sınıfı hareketinin mevcut durumunu partinin dönemsel ve tarihsel hedefleri doğrultusunda etkileyip ilerletmeyi hedefleyen devrimci bir sendikal stratejinin temel bileşenlerinden birini de eylem biçimleri konusundaki yaklaşımı ve somut önerileri oluşturur.

Temel talep ve sloganlar ve örgütlenme biçimleriyle birleşik olarak eylem biçimleri konusu, faaliyetin karakterini belirleyen unsurlar arasındadır. Dolayısıyla örgütlenme biçimleri konusunda olduğu gibi ideolojik bir anlam ve öneme sahiptir.

Yine örgütlenme biçimleri konusunda olduğu gibi eylem biçimleri konusunda da sorun “kendinde bir sorun” olarak ele alınamaz; somut bir tarihsel kesitte sınıf hareketinin somut durumu ile komünist öncünün dönemsel ve tarihsel hedefleri arasındaki ilişki ve ilerlemenin mümkün olduğu kadar eksiksiz, dolambaçsız ve hızlı kurulabilmesine imkan veren bir yapıda olup olmama ölçütünden kopuk olarak düşünülüp değerlendirilemez.

Aynı ölçüt -devrimci işlevsellik- belirlenen biçimlerin kullanım tarzının -dolayısıyla her düzeyde somut pratiğin- değerlendirilmesi sırasında da geçerlidir ve asıl tayin edici ölçütü oluşturur.

Eylem biçimleri konusunda da hangi somut biçimlerin önerildiği ya da hangi bileşimde nasıl bir biçimler setinin tercih edilip kullanıldığından da önce, nasıl bir temel yaklaşım ve felsefeyle hareket edildiği önemlidir. Devrimci bir sınıf sendikacılığı anlayışı ve pratiği açısından bu işin ruhunu, proletaryanın mücadele bilincini ve kapasitesini, istek ve cesaretini her adımda, her fırsattan yararlanarak dünyayı değiştirmeye muktedir o muazzam gücünün ve yaratıcı yeteneklerinin daha fazla ve derinlemesine farkına varıp kullanacak şekilde geliştirmeye çalışmak oluşturur.

Bu temel perspektife ve çabaya sahip olmayan bir devrimci sınıf sendikacılığı anlayışı ve pratiği olamaz. Hareketin geri bir düzeyde seyrediyor olması, sınıfın ruh hali ve eğilimlerinin gözüpek biçimleri benimseyip kullanmaya henüz çok yatkın olmayışı, sınıfsal dengelerin cesur çıkışlar yapmaya müsait olmayan elverişsizliği, bu arada öncünün zayıflığı, olanaksızlıklar vb. türünden gerçekler bu devrimci perspektifin büsbütün bir kenara bırakılmasının gerekçesi ve bahanesi haline getirilemeyeceği gibi; içinde bulunulan somut koşulları ve gerçekliğin sınırlandırıcı, geriye çekici yönlerini umursamayan bir “iradecilik” de devrimci bir irade olarak görülemez.

Bu noktada, mevcut durumun sınırlandırıcı geriliği ile sınıfı ve onun mücadelesini militanlaştırma yükümlülüğü arasındaki hassas dengeyi parti, sendikal strateji ve politikalarını belirlerken;

a) mevcut durumda dahi hareketi ileriye doğru çekecek uygulanabilir militan biçimlerin üretilmesine -ve tabii uygulanmasına da- özel bir önem vererek (bu zaten bir “öncülük” sorumluluğudur),

b) bu konuda da “biçim fetişizmine” düşmeksizin, hiçbir biçime kendini baştan kapatmaksızın ama bu kez de militan biçimleri dışta bırakmaksızın o kesitte kullanılabilecek bütün biçimler içinden kendisine stratejik hedefleri doğrultusunda ilerleme imkanlarını en fazla sağlayacak bir ‘biçimler seti‘ oluşturarak,

c) mevcut nesnel koşullar gönlünden geçen militan biçimleri uygulama olanağını ne kadar sınırlandırıcı olursa olsun o koşullarda dahi uygulanabilir olanları etkin bir biçimde uygulama çabasını ve ısrarını göstermenin yanında, ortaya çıkabilecek uygun fırsatları hareketi biçim yönünden de sıçratıp militanlaştırma yönünde değerlendirme reflekslerinin körelmesine izin vermeyerek kurar.

Bunlar işin ruhunu da belirleyen yaklaşım ve ölçütlerdir ve sonuçta hepsi bir “tercih” sorunudur. Dolayısıyla belirli bir kesitte hangi biçimleri içeren nasıl bir biçimler setine sahip olunduğu (bu noktada tek ölçüt pratiktir, ona bakılır), militan bir sınıf sendikacılığı hareketi ve yönelimi ile mi yoksa koşulların arkasına saklanan kuyrukçu-legalist bir konformizmle mi karşı karşıya bulunduğumuzu bize gösterir.

Kapitalizmin 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanma döneminde üretimin örgütlenmesinde yaşanan değişimler ve bunun burjuvaziye kazandırdığı yeni imkan ve üstünlükler, işçi sınıfının mücadele silahları, bu bağlamda eylem biçimleri, grev ve direniş başta olmak üzere proletaryanın temel mücadele yöntemlerinin yaptırım gücü, dolayısıyla geçerliliği koşullarında da kuşkusuz kimi değişiklikler yarattı. Yalnız bunlar sadece dezavantajların büyümesinden ibaret olmayan değişimlerdi.

Fakat neoliberalizmin ideolojik atakları ve koparılan yaygaralarla da birleşince proleter sınıf mücadelesinin bu temel biçimlerine karşı sınıfın kendisinde olduğu devrimci saflarda da kendini değişik biçimlerde gösteren kuşku ve güvensizlikler boy gösterdi. Proletarya proletarya olmaktan çıkmadığı sürece onun temel mücadele silahlarından biri olma özelliğini yitirmesi de mümkün olmayan grev gibi bir biçimin bile artık miadını doldurduğunu ya da eski etki ve önemini kaybettiğini ileri süren görüşler taraftar bulabildi.

Neoliberal ideolojik hegemonyanın eski gücünü ve baştan çıkarıcılığını yitirmesinin yanında -bir yönüyle de onun nedenleri ve sonuçlarına dair somut yerel bir gösterge olarak- Türkiye işçi sınıfının şu son bir yıllık kesitte grev diye bir silahın varlığını şöyle bir hatırlaması bile, proletaryanın bu kadim mücadele biçimlerine düzenlenen o erken cenaze törenlerinin nasıl abartılı ve tek yanlı konjonktürel savruluşlar olduğunu sergilemeye yetti.

Özellikle de Telekom ve Novamed grevleri, grev silahının eski haliyle bile hala nasıl geçerli, etkin ve önemli olduğunu pratikte gösterdi. Keza çoğu KOBİ niteliğindeki küçük işyerlerinde, hemen hepsi daha işçileşmenin başlangıç basamaklarında bulunan genç ve deneyimsiz işçilerin genellikle sendikal örgütlenme hakkı ya da işten atılmaları protesto amacıyla grev ve direniş silahını nasıl bir iştahla ve yer yer sonuç alıcı bir biçimde de nasıl etkin kullandıklarına dair örnekler de ortadadır.

Dolayısıyla ezici bir çoğunluğu asgari bir proleter sınıf bilinci ve mücadele deneyiminden dahi yoksun sınıfın geniş kitlelerini devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde örgütleyerek mücadeleye seferber etmeyi amaçlayan bir çizgi ve faaliyet, grev ve direniş gibi proletaryanın tarihsel mücadele biçimlerini eylem biçimleri konusundaki yönelimlerinin yine en başına yazmak zorundadır.

Kaldı ki proleter devrimci bir sınıf sendikacılığı anlayışının eylem biçimlerini seçimi ve kullanımını, bundan da önce belirli bir biçimin geçerlilik derecesini, etki ve önemini değerlendirirken kullanacağı tek ya da merkezi ölçüt o biçimin “liraya kuruş ekleme” yeteneği değildir. Bu yaklaşım onu ekonomizmden ayıran önemli noktalardan birini oluşturur.

Bu elbette belirli bir biçimin devrimci proletaryanın hedef ve amaçları açısından kullanım değeri belirlenirken onun o somut tarihsel evredeki etkinlik derecesinin/yaptırım gücünün hiçbir öneminin olmadığı anlamına gelmez. Özellikle de bugün hem çok şey yitirdiği ağır ve ezici bir yenilginin ardından ayağa kalkmaya çalışan hem de sadece yaş ve deneyim bakımından değil işçileşme düzeyi, sınıf kimliği ve bilinci bakımından da “çok genç” bir sınıfın yeniden şekillenme sürecinin gelişim seyri ve ivmesi bakımından “etkileyici somut sonuçlar” elde etmenin pratik ve moral önemi ile birlikte düşünülecek olursa, seçilecek eylem biçimlerinin etkili bir yaptırım gücüne sahip olmasının ve bunu daha da güçlendirecek takviye edici unsurların aranması da gerekli ve önemlidir.

Bu öneme rağmen eylem biçimleri sorunu, onların mücadeledeki yerinin, etki ve önemlerinin belirlenmesi sorunu, sadece maddi sonuçlar elde edebilme yeteneğine indirgenerek oradan ölçülemez. O tarihsel koşullardaki geçerlilik derecesi ve yaptırım gücünün yanında sınıfın geniş kitleleri tarafından bile kolayca benimsenip yaygın uygulanabilme imkanı (pratik kullanım kolaylığı), sınıfın kendi gücünü tanıyıp mücadeleci bir sınıf kimliğini edinmesi sürecinde oynayacağı rol (eğiticilik, Marksist literatürde greve bu yüzden “grev okulu” denir), sınıfın mücadele kapasitesini geliştiren, gücünü daha ilerden konuşturmasını sağlayan bir yapıda olup olmadığı (militanlık) boyutları da birlikte düşünülerek hesaba katılmalıdır.

Yemek boykotu ve iş yavaşlatma- grev ve direniş- fabrika ve işyeri işgali- sokak gösterileri- grevlerle birleşen sokak gösterileri- genel grev- genel direniş- sokak gösterileri ve barikatlarla desteklenen genel grev…. Proletaryanın hak ve sonuç almak üzere sendikal planda da kullanabileceği belli başlı eylem biçimleri bunlardır ve bunlar geçerliliklerini günümüzde de korumaktadırlar.

Örgütlenme biçimleri sorununda olduğu gibi bu konuda da önemli olan, onların hangi amaçlarla, hangi talep ve hedefler doğrultusunda nasıl kullanıldıklarıdır. Bu konuda devrimci bir yaklaşımın ayırdedici bir özelliğini de hareketi eylem biçimleri yönünden de her fırsatta biraz daha ileriye itip yükseltmek perspektifiyle hareket etmek oluşturur. Daha alt ve geri biçimlerden daha üst ve militan biçimlere doğru ilerlemenin bir yöntemi de farklı eylem biçimlerini aynı süreç içinde hem eylemin toplam yaptırım gücünü hem de birbirlerinin etkinliğini artıracak bir kombinasyonla uygulama becerisinin gösterilmesidir.

1980 sonrasının neoliberal dönüşümü, işçi sınıfı ve sınıf hareketinin gelişimi açısından sadece kayıplara neden olup burjuvazinin üstünlük ve avantajlarını büyütmekle kalmadı. İşçi sınıfı hareketinin geliştirilmesi ve sosyalizm mücadelesi açısından değerlendirmesini bilen için avantaja dönüştürülebilecek imkan ve potansiyelleri de çoğalttı. Hatta bunlardan bazıları ilk etapta burjuvazinin işini kolaylaştıran sonuçlar içinde saklıydı.

Eylem biçimleri sorunuyla sınırlı olarak bazı örnekler verecek olursak örneğin sermayenin yoğunlaşması ve daha da sınırlı ellerde toplanmasının ortaya çıkardığı sonuçlardan biri olarak üretimin tedarik, dağıtım ve satışı da içerecek şekilde daha fazla ve genellikle aynı tekel bünyesinde iç içe geçişi, bir yönüyle proletaryanın elini zayıflatır burjuvaziye daha büyük bir güç kazandırırken diğer yönüyle de “tüketici boykotu” gibi bir biçimin etkinlik ve yaptırım gücünü bile çoğalttı. Bunun grev ve direnişlerle birleştirilerek uygulanmasının zeminini güçlendirdi. Bu anlamda proletaryanın temel mücadele biçimlerinin hala başında gelen grev ve direniş silahının etkinliğini ve yaptırım gücünü kuvvetlendirecek bir imkan sundu.

Aynı şey en büyük tekellerin dahi bugün daha da kızışmış tekelçi rekabet sırasında kendilerine puan kaybettirip pazarda rakiplerine avantaj kazandıracak küçük bir karizma çiziğinden bile duydukları korkunun istismarı açısından da söylenebilir. Bunların imaja ve reklama verdikleri önemi, içyüzlerini teşhir kampanyaları, tüketici boykotları, vb. yöntemlerle onları vuran bir silaha dönüştürerek üzerlerinde basınç yaratma olanakları çoğalmıştır.

Gerçi bu yöntemler, sınıfın temel mücadele biçimlerinin yerini elbette alamaz ve zaten de tutamazlar. Fakat işçi sınıfının hareket kabiliyetini genişletip eylem biçimleri yönünden cephaneliğinde bir zenginleşme imkanı sunmalarının yanında proleter mücadelenin diğer biçimleriyle birlikte kullanıldıkları taktirde, onların yaptırım gücünü de kuvvetlendirecek imkanlar olarak görülmelidirler.

Dezavantajları avantaja çevirme imkan ve potansiyellerinin varlığını, üretimin -dolayısıyla da sınıfın- parçalanmasının ortaya çıkardığı bir sonuç olarak KOBİ’lerin yığıştığı OSB’ler ve sanayi havzaları konusunda da görebiliriz. Eskinin büyük fabrikalarının yerini şimdi onlardan da büyük sayılarda işçi barındıran OSB’ler almıştır. Gerçi buralarda sınıfın hem çok parçalı hem katmanlı hem çok genç ve deneyimsiz oluşu vb. gibi handikaplar da büyümüştür ama bazıları tek bir sektörde yoğunlaşan, çoğu çok farklı sektörleri kesen OSB’lerde örgütlenecek etkili bir eylemle kendi fizik sınırlarının çok üstüne çıkan sonuçlar elde edilmesi imkanı da aynı ölçüde yüksektir. Dolayısıyla, OSB’lerde örgütlenme ve bunların hareketlendirilebilmesi, sınıf hareketinin gelişimini hızlandırıp ivmelendirebilmek açısından çok önemlidir.

OSB’lerdeki işçi yığınlarının genel ve ortak özellikleri göz önüne getirilecek olursa sadece bir eylem biçimi önerisi ile de sınırlı olmayan Emeğin Yumruğu politikasının bu noktada oynayabileceği rol ve onu kullanmanın önemi çıkar karşımıza. Gel gör ki, biz elimizin altındaki bu silahı bile hâlâ kullan(a)mamaktayız. (sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar