Sendikal bir stratejinin ana esaslarına dair- IV

Sendikal bir stratejinin ana esaslarına dair- IV

Devrimci proletarya hareketi bugün dünya çapında yeni bir siyasal birlik- enternasyonal kurmanın yanında tarihindeki Kızıl Sendikalar Enternasyonali’ne benzer uluslararası sendikal birlik ve örgütlenmeler yaratmak zorundadır.

14) Proletaryanın sınıf mücadelesi, doğası ve tarihsel amaçları nedeniyle doğduğu günden itibaren uluslararası bir karaktere sahiptir.

Manifesto’nun “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” çağrısı, hareketin bu karakterini vurgulamakla kalmaz bu temelde gerçekleşmesi gereken bir zorunluluğu ifade eder.

Bu zorunluluk, günümüz koşullarında çok daha yakıcı bir ihtiyaç ve tayin edici etken halini almıştır. Çünkü emperyalist tekelci sermaye asalaklığının kan emici vantuzlarını dünyanın her yerinde çok daha derinlere daldırması başta olmak üzere yeni sömürgeciliğin klasik yöntem ve araçlarının kullanımındaki yoğunlaşmanın yanında kapitalist üretim artık dünya ölçeğinde de toplumsallaşmıştır. Üretimin klasik (Fordist) örgütlenmesinden farklı olarak aynı malın parçalara bölünen üretimi sadece aynı ülke içinde değil farklı ülkelerdeki farklı işletmelere dağıtılarak yapılmaktadır.

Bu koşullarda proletaryanın sadece siyasal-toplumsal devrim mücadelesini değil sendikal mücadelesini de yerel sınırlar içinde kalan otarşik bir zihniyetle ele alıp örgütlemeye çalışmak korkunç bir ufuk darlığı ve aymazlık olur.

Günümüzde sendikal hareketin de uluslararası bir perspektifle ele alınıp örgütlenmesi zorunluluğu –en azından söylem düzeyinde- artık genel bir kabul görmektedir. Bu bizde de genel teorik bir kabul olmaktan çıkıp geçmişe kıyasla daha fazla pratikleşmiş enternasyonalist bir yönelim haline gelmiştir.

Fakat bu konudaki tek yanlılıklar, sığ ve yüzeysel yaklaşımlar bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Örneğin uluslararası ilişkiler kurma yönelimini “ikincil önemde, gereksiz bir uğraş” hatta “zaman kaybı ve masraf kapısı” olarak gören dar görüşlülüğün en kaba türlerine bizim saflarımızda bile rastlanabilmektedir.

Fakat asıl sığlık kendisini öz olarak uluslararası ilişkilerin rolünü hâlâ maddi-manevi destek sağlama ve dayanışma ile sınırlı düşünmek biçiminde göstermektedir.

Halbuki günümüzde otomotiv başta olmak üzere metal sektöründe, elektronik eşya üretiminde, demir-çelikte, tekstil ve hazır giyimde, madencilikte, kimya sektöründe, gemi yapım ve sökümünde, ilâç ve medikal malzeme üretiminde vd. sonuç alıcı etkili bir grevin örgütlenmesi bile o sektör ve bağlantılı sektörlerde bir zincir oluşturacak şekilde birbirlerine bağlanarak değişik ülkelere dağıtılmış kolektif üretim zincirini olabildiğince çok halkadan kopartıp durdurabilmeye bağlı hale gelmiştir.

Başka bir anlatımla proletaryanın hemen her sektörde değişik ülkelere dağılmış tedarik zincirlerini durdurup koparmayı başaramadığı sürece bir ülke ölçeğinde kalıcı sendikal hak ve kazanım elde edebilmesi bile günümüzde çok zorlaşmıştır.

Kaldı ki bizzat sistemin işleyişi, üretimin dünya çapında toplumsallaşmasını ilerletip derinleştiren emperyalist tekelci burjuvazinin azami kâr hırsının yön verdiği tercih ve yönelimler bu zorunluluğun dünya çapında görülüp hissedilmesini kolaylaştıran bir rol oynamaktadır. Sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesinin dünya çapında hızlanması, sınıf çelişkilerinin dünya çapında yoğunlaşıp keskinleşmesini de beraberinde getirmektedir. Çıplak gözle dahi görülebilecek kadar açıklık kazanmış olan bu gerçek işçi sınıfının geri kesimlerini bile enternasyonalist bir ruhla eğitip bilinçlendirmeyi kolaylaştırıcı elverişli bir zemin anlamına gelir. Nesnel koşullardaki bu olgunlaşmaya karşın bugün bu konuda bütün sorun öznel koşullardaki zayıflıktan kaynaklıdır.

Devrimci proletarya hareketi bugün dünya çapında yeni bir siyasal birlik- enternasyonal kurmanın yanında tarihindeki Kızıl Sendikalar Enternasyonali’ne benzer uluslararası sendikal birlik ve örgütlenmeler yaratmak zorundadır.

Her iki enternasyonal yönündeki adım ve girişimler başlangıçta bazı ülkelerin devrimci parti ve sendikal örgütleri arasında belirli periyotlarla bir araya gelinip deneyim ve fikir alış verişinde bulunulması şeklinde başlayabilir. Bu yönde güçlü bir irade ve ısrarlı çaba olduğu taktirde başlangıçta atılacak cılız emekleme adımlarının arkası bir biçimde mutlaka gelir.

Dolayısıyla sınıf içinde örgütlenme çalışmalarımız sırasında bu perspektifi hiç bir zaman gözden kaçırmamalıyız.

15 ) Genel ya da belirli bir alandaki faaliyetin içeriğini kuşkusuz öncelikle onun hangi öncüllerden hareketle hangi hedefler doğrultusunda yürütüldüğü belirler. Ama içerik farkı, kendisini kullanılan mücadele ve örgütlenme biçimlerinde de göstermelidir. Aslında belirli bir konuda seçilen mücadele ve örgütlenme biçimleri, kullanılan araç ve yöntemler, dayanılan güçler ve ulaşılmak istenilen hedefler ile birlikte bir politikanın karakterini tayin eden/gösteren temel bileşenler arasındadır. Özellikle de devrimci militan bir politikadan söz ettiğimiz durumlarda, kuyrukçu-reformist tutumlarla fark kendisini çoğu kez kullanılan/önerilen mücadele biçim ve yöntemleri sorununda gösterir.

Öte yandan belirli bir alandaki belirli bir politika veya taktiğin uygulanışı sırasında kullanılan biçim ve yöntemler salt o alandaki çalışmanın karakteri ve kaderi üzerinde tayin edici bir etkide bulunmakla kalmazlar; ürettikleri değerler, uyandırdıkları duygular, kazandırdıkları ruh hali itibarıyla örgütlü ve çeper güçlerin düşünsel-ruhsal karakter şekillenmesi üzerinde de dolaysız etkide bulunurlar. Sadece teorik-siyasal içeriği itibarıyla değil kullandığı biçim ve yöntemler itibarıyla da militan devrimci bir faaliyet kendine uygun bir ruh hali, düşünsel-ruhsal bir iklim ve değerler sistemi üretirken, bundan uzak bir faaliyetin şekillendireceği güçler ve elde edilecek sonuçlar da haliyle o faaliyetin öne çıkan özelliklerine denk düşen bir karakterde olacaktır.

Türkiye işçi sınıfının 1980 sonrası geçirdiği yapısal değişime ilişkin çözümlemelerimiz sırasında sürekli olarak ‘sınıfın gençleştiğinin‘ altını çiziyoruz. Türkiye işçi sınıfının ana gövdesini artık 16-35 yaş kuşağı oluşturuyor. Bu kuşak özellikle küçük ve orta boy işletmelerle onların toplandığı OSB’lerde ezici bir çoğunluk olarak çıkıyor karşımıza.

Bunlar sadece yaş olarak değil proleter sınıf bilinci ve mücadele deneyimi bakımından da fazlasıyla ‘genç‘ yani deneyimsizler. Sınıf kimliği ve kişiliği henüz tam olarak oluşup oturmamış; üstelik 1960 ve ’70’li yılların işçileşme dalgalarından farklı olarak emekçi köylülükten çok lümpen proletaryaya özgü kültür ve özelliklerin etkisini üzerlerinde taşıyorlar.

Bunlarla kitlesel ölçeklerde yaygın ilişkiler kurup bu ilişkilere az çok süreklilik kazandırmayı hedefleyen devrimci bir faaliyet, ajitasyon ve propaganda sırasında kullanacağı dilden uyguladığı örgütlenme ve mücadele biçimlerine kadar her konuda onların bu özelliklerini dikkate alıp hesaba katarak hareket etmek zorundadır.

12 Eylül sonrası süreçte sınıfın yapısıyla birlikte sınıf hareketinin de tarihsel bir dönüşüm geçirdiği ortada. Sadece dizginsiz bir faşist terör ve baskı ile sınırlı kalmayıp onun eşliğinde yürütülen ekonomik, sosyal, sendikal, ideolojik ve kültürel çok yönlü saldırıların toplam bir sonucu olarak ortaya çıkan bu değişim ve dönüşüm, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sınıfın ve sınıf hareketinin büyük bir yenilgisi olarak yaşandı. Eski tip mücadele ve örgütlenme biçimlerinin çoğunu geçersizleştiren bu süreç sonunda işçi sınıfı eski konumunu, kazanılmış birçok hakkını yitirmekle kalmadı, eskiden kendisine avantaj sağlayan koşullarla birlikte özgüvenini, mücadeleci kimliğini, hatta özsaygısını dahi kaybetti.

Sınıfa yönelik olarak günümüzde de süren yasal ve keyfi ağır saldırılar bu durumun derinleşerek sürmesini de -tabii diğer taraftan ciddi bir tepki birikimi de yaratarak- beraberinde getiriyor. Süregiden durum sınıfı daha derin bir güven kaybı ve örgütsüzlüğe sürüklüyor, ezikliği ve sinikliği derinleştirmenin yanında zaten büyük ölçüde zayıflamış olan birlik ve dayanışma duygularını iyice köreltiyor.

Birçok fabrikada ve OSB’lerde özel güvenlik adı altında örgütlenen patron fedailiği, teknoloji destekli baskı ve gözetim mekanizmaları, işsizlik korkusu ve keyfi işten çıkarmaların yaygınlığı, bilinçli ve sistemli bir biçimde uygulanan baskı ve yıldırma politikaları sınıfın kitlesinde olduğu kadar öncü ya da öncüleşme potansiyeli taşıyan unsurlarda da yoğun bir çaresizlik ve güçsüzlük duygusu, korku ve paralizasyon yaratıyor, mücadele isteği ve yönelimlerinin önünü tıkıyor, yılgınlık ve teslimiyet eğilimlerinin genişlemiş bir biçimde üstelik kendi kendine üremesine süreklilik kazandırıyor.

Sınıfın bu düşürülmüş, her şeyi kabullenen, aşağılamalara dahi sessiz kalan, kendini güçsüz, yalnız ve bu yüzden de çaresiz hisseden bireylerinin içine sokuldukları bu düşünsel ve ruhsal durum onları boyun eğmeye itiyor.

2004 Ekim’inde gündeme getirdiğimiz Emeğin Yumruğu (EY) politikası çıkışını öncelikle işte bu güncel gerçeklikten alan stratejik bir politikadır. Sınıfı sindirmeye ve pasif halde tutmaya yönelik saldırıların, keyfiliğin, sermaye terörünün yarattığı öfke ve tepki birikimine akacak bir kanal açarak ona militan bir form ve hedef bilinci kazandırmakla kalmayıp sınıfın geniş kitlelerine de cesaret ve itilim kazandıracak bir yapıya ve işleve sahiptir.

Bundan ötürü o sadece ‘militan bir biçim‘ önerisinden ibaret değildir. Bunun çok ötesinde bugün bir bakıma yeniden doğum sancıları içindeki sınıf hareketinin zorlandığı çok temel bir eşiğin, üstelik kitlesel bir militanlığın gelişmesine de müsait bir çizgide aşılması imkanını bağrında taşıyan öncü bir politika özelliğine sahiptir.

İlk etapta azılı sınıf düşmanlarını, patron fedailerini, grev kırıcıları, taşeron örgütlenmeleri ile kadın işçilere sarkıntılık eden cinsel tacizcileri cezalandırmak amacıyla sınıfın şiddetini örgütleyip harekete geçirmeyi hedefleyen bu politika, üzerindeki ezikliği ve sinikliği atabilmesi için gücünü tanımaya bugün belki her zamankinden daha fazla ihtiyacı olan sınıfı dinamize edebilmek için düşünülen bir biçim olmakla birlikte özü ve amacı itibariyle salt bugüne özgü militan bir biçim önerisinden ibaret değildir. O, belirli bir biçimden de önce anlayış olarak sınıf hareketine baştan (ve her aşamada) militan bir özellik, ruh ve yönelim kazandırma perspektif ve arayışının somut bir ifadesidir ve bu özelliği nedeniyle de ‘bizim’ sınıf çalışmamız açısından ayırt edici bir karaktere sahiptir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar