Şimdi Delhi’ye gitmenin tam zamanı…

Şimdi Delhi’ye gitmenin tam zamanı…

Bugün sürmekte olan grev aslında 2016 ve 2019’da gerçekleşen genel grev dalgasının son halkası. Grevin bu ölçüde genelleşmiş olması neoliberalizmin yarattığı tahribatın Covid-19 ile birlikte tam bir çöküşe dönüşmüş olmasından kaynaklanıyor.

Ahmet Haşim Köse

26 Kasım 2020 Hindistan yalnızca kendi tarihinin değil dünyanın tanık olduğu en büyük grevlerden birini yaşadı; süreç devam ediyor. Bu yazının yazıldığı sıralarda grev komitesi hükümetle görüşmelerini sürdürüyor; komite eğer talepleri kabul edilmezse grevin ölçeğinin arttırılarak devam edileceğini duyurdu. İktidar partisine bağlı sendika dışında (Bharatiya Mazdoor Sangh) ülkenin neredeyse tüm sendikaları ve tarım örgütleri greve destek veriyor. ‘Delhi’ye git’ (Go to Delhi) sloganıyla yapılan çağrıya 250 milyondan fazla kent ve kır emekçisi katılmış durumda. Bu sayıya sokak gösterilerine katılan öğrenci ve diğer halk katmanları eklenirse Hindistan’ın bazı eyaletlerinde hayatın durduğunu söylemek hiç de abartı olmaz.

Hindistan’ın çok çok katmanlı etnik, dinsel ve kültürel yapısıyla karmaşık bir bütün oluşturduğu biliniyor. Bu devasa toplumu “tek bir toplum” gibi değerlendirmek elbette mümkün değil. Marx’ın 1853’te İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan üzerine etkilerini değerlendirdiği kısa yazısında vurguladığı gibi:

“Öyle bir ülke ki, yalnızca Müslümanlar ve Hindular arasında bölünmekle kalmamış, kabileler arasında da, kastlar arasında da bölünmüş: öyle bir toplum ki, çatısı, bütün bireyleri arasındaki genel bir itmeden ve yapısal bir dışlayıştan ortaya çıkan bir dengeye dayandırılmış” (1).

Bugünkü haliyle 28 eyalet, 8 birlik bölgesinden oluşan Hindistan nüfusunun çoğunu Aryan kökenli ve Hindu inancına sahip (yüzde 80) topluluk oluşturuyor. Hinduları, Müslümanlar (yüzde 14), Hıristiyanlar (yüzde 2,3), Sihler (yüzde 1,7) ve Budist, Brahman gibi gruplar izliyor. Bu büyük ülkede 36 farklı kimliğin yaşadığı biliniyor.

Hindistan iki yüzyıl süren İngiliz sömürgeciliğinden 1947’de kurtuldu. Kurtuldu ama geriye yine kendine has özellikleri ve karmaşasıyla Hindistan kapitalizmi kaldı. Bugün yaşanılanlarsa kapitalizmin Hindistan’ın bu çok katmanlı toplumsal yapısında derinleşen çelişkilerinden başka bir şey değil aslında.

Elbette hiçbir toplumun tarihini “kısaca” özetlemek mümkün değildir. Yine de Hindistan’da bugün yaşananları anlayabilmek için 1990’lı yılların başında Hindistan’ın neoliberal politikalara yönelişi önemli bir başlangıç olabilir. Bu politikalar uygulanmaya Hindistan’ın kurucu partisi olan Kongre Partisi’nin (kısaca Kongre, INC) yönetiminde başladı (2). Kongre (1977-1979 ara dönemi dışında) 1996 yılına değin iktidar partisi olma işlevini sürdürdü. Ülkenin merkez sağ ve sol değerlerini bünyeleştiren parti başlangıçtaki devletçi, kalkınmacı, korumacı politikalarından (Dirigism) adım adım uzaklaşarak sağa, liberal politikalara kaydı.

Neoliberalizmin kendini iktidara taşıyan merkez iktidar bloku için ortak sonucu Hindistan’da da yaşandı. Neoliberal politikalara savrulan merkez parti (Kongre) 1996 seçimlerini sermayenin doğrudan temsilcisi bugün iktidarda olan köktenci sağcı BJP (Halk Partisi) Partisi karşısında kaybetti ve böylelikle Hindistan’da 2004 yılına değin süren neoliberal tahribatın yolunu açmış oldu. Hindistan halkı bu radikal/köktenci sağ çıkışın yarattığı tahribata ancak 2004 Haziran seçimlerinde “dur” diyebildi. Kurucu parti Kongre seçimleri kazanarak yeniden iktidara taşındı. Aynı seçimlerde komünist partilerin oluşturduğu Sol Cephe üç eyalette (Batı Bengal, Kerala, Tripura) seçimleri kazanarak federal meclise 59 milletvekili göndermeyi başardı (3).

Kongre seçimi kazandı ama partinin siyasal programı çoktan sağa kaymıştı. Hindistan halkının küçük sayılacak kazanımları ve kimi “telafi edici” önlemler bir kenara bırakılırsa Kongre’nin iktidarda olduğu 2004-2014 sürecinde de neoliberal politikalar kesintisiz devam etti (4). Bu süreç hem Kongre Partisi’nin ve hem de partiye doğrudan ve dolaylı destek veren komünist partilerin kitle tabanının erimesine yol açarak, Hindistan tarihinin en baskıcı yönetimini yani bugünkü BJP ve Narendra Modi’s iktidarının önünü açtı. Modi’yi iktidara taşıyan “Herkes için kalkınma” vaadi (Gujarat modeli) yerini kısa sürede faşizan, Hindu köktenci ayrımcılığa terk etti.

Neoliberal baskıcı, ayrımcı rejimlerin ortak bir deneyimi olmalı; toplumun yoksullaşması da iktidar partisine güç taşıyabiliyor. Öyle de oldu; ülkedeki tüm baskı ve yoksullaşmaya karşın Kongre Partisi ve Sol Cephe erimeye devam etti ve yükselen etnik ayrımcılık kaybedenlerin sınıf dayanışmasına üstün geldi. Sonuçta Modi’nin BJP’si 2019’da ikinci kez seçimleri kazanarak tekrar iktidara geldi.

Parçalı bir toplum olması ve her ölçekte dayanışmaya duyulan ihtiyacın sonucu olmalı; Hindistan karmaşık olduğu kadar örgütlü bir toplum da. Neredeyse her partinin bir sendikası olduğu gibi hayatın her alanında çok sayıda örgütlenmeye sahip. Bu, çoklu ve bağımsız örgütsel yapılanma, genellikle toplumsal tepkilerin yerel, parçalı ve kısa süreli olmasının önemli nedenlerinden bir olarak görülüyor.

Bugün sürmekte olan grev aslında 2016 ve 2019’da gerçekleşen genel grev dalgasının son halkası. Grevin bu ölçüde genelleşmiş olması neoliberalizmin yarattığı tahribatın Covid-19 ile birlikte tam bir çöküşe dönüşmüş olmasından kaynaklanıyor. Geçmiş grevlerden ayrışan özelliği ilk kez bu ölçüde kent ve kır emekçisinin ortaklaşa eylemi olması.

Arka planda çok boyutlu ilişkiler ve talepler taşısa da neredeyse toplumun tümüne yayılan grevin ana nedenini, emekçi halk sınıflarının hızlanan yoksullaşması oluşturuyor. 1990’lı yılları izleyen tüm neoliberal dönemde ülkenin kent ve tarım emekçileri 19 kez büyük greve çıktılar. Sadece Modi döneminde Eylül 2015, Eylül 2016, Ocak 2019, Ocak 2020 ve halen pazarlıkları süren 26 Kasım 2020 tarihlerinde beş büyük grev gerçekleşti. İlginç ve umut verici olan, her grev dalgasının hemen her eyalette gerek katılım ve gerekse direnç açısından daha güçlenerek büyümesi.

Bu son grevin genel grev niteliğine dönüşmesinde Covid-19’un Modi iktidarının ısrarla hayata geçirdiği neoliberal tahribatı tam anlamıyla yıkıma dönüştürmesinin elbette çok büyük payı var. Hintli kalkınma iktisatçısı Jayati Ghosh, Modi iktidarının salgına karşı sürdürdüğü politikaları değerlendirdiği yazısında, yüzde 90’ı neredeyse hiçbir korumaya sahip olmayan Hindistan halkının nasıl “hastalık ve açlık” tehdidi altında sıkıştığını açıkça ortaya koyuyor (5). Hindistan önce tam kapanma ve açlıktan ölüm (işsizlik oranları çalışan nüfusun yüzde 27’sine tırmanıyor) ve ardından tam açılma (Haziran 2020) ve salgından ölüm ikilemine hapsediliyor. Bugün gelinen aşamada Hindistan’da salgından ölenlerin sayısı 141 bin kişiyi aşıyor.

Modi iktidarı tüm bu yıkıma karşın salgın süresinde sermayenin kayıplarını telafi edecek şekilde emekçi sınıflar ve tarım üzerindeki yıkıcı neoliberal programını sürdürüyor. Ekim 2020’de yürürlüğe sokulan “tarım reformları” (Tarımsal Ticaret ve Sanayi Yasası, Çiftçilerin Fiyat Garantisi Yasası ve Temel Metalar Yasası) grevi tetikleyen son gelişme oldu. Yürürlüğe konulan yasaların genel anlamda eyalet düzeyindeki farklı alım ve fiyat politikalarının merkezileşmesini sağlayarak, şirket lobilerinin egemenliğinin güçlendireceği, tarımdaki mülksüzleşme ve yoksulluğun artışına katkı sağlayacağı açıkça görülüyor.

Gelişmeler Hintli Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik’in neoliberalizmin küçük üreticiliği tasfiyesidir tespitini doğruluyor (6): Hindistan büyük oranda tarım ekonomisine dayanan bir ülke. 1,3 milyarlık nüfusun neredeyse yüzde 60’ı geçimini tarımsal faaliyetlerden sağlıyor. Küçük üreticiliğin yaygın olduğu ülkede tarımla uğraşan nüfusun yüzde 60’ı geçimlik düzeyde toprağa sahip değil. Kendini dahi besleyemeyen tarım yoksulları arasında intiharlar çok yaygın yaşanıyor. Sadece 2018-2020 arasında 20 binin üzerinde çiftçi/köylünün borç tuzağı, açlık ve ailesinin yaşamını sürdüremediğinden dolayı intihar ettiği resmi istatistiklerde yer alıyor.

Tarım reformlarının hemen ardından çalışma haklarını düzenleyen “yeni” emek yasasının da uygulamaya konuluşu, grevi tüm emekçileri kapsayan bileşik bir mücadeleye dönüştürdü. Hintli gözlemcilerin doğru tespitiyle iktidar ve emekçi halk kesimleri arasındaki denge “bıçak sırtına” dönüşmüş durumda.

Grevin genel talepleri dikkate alınırsa sürdürülen mücadelenin aslında Hint halkının minimum yaşam koşullarını talep etmek üzerine temellendiği açıkça ortaya çıkıyor: Gelir vergisi ödeyemeyen tüm aileler için ayda 7 bin 500 rupi (yaklaşık 100 dolar) nakit para desteği, ayda kişi başına 10 kg. ücretsiz gıda yardımı, yılda 200 günlük iş garantisi, emeklilik hakkı, özelleştirmelerin durdurulması taleplerin genel çerçevesini oluşturuyor.

Başta IMF olmak üzere küresel neoliberal mimarı, Modi iktidarını dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olarak defalarca takdirle kutsadı. Ama gelinen nokta ortada. Modi’nin Hindistan’ı bir tarafta giderek artan dolar milyarderleri (Credit Suisse’nin verilerine göre bu açıdan dünyada beşinci sırada) ve bir tarafta intihar eden yoksullarıyla Marx’ın 167 yıl önce İngiliz sömürgesi Hindistan için yaptığı tespiti günümüze taşıyor:

“İngilizlerin Hindistan’a getirdikleri sefaletin esas olarak farklı ve tüm Hindistan’ın daha önceleri çekmiş olduğundan sonsuz ölçüde daha yoğun türden olduğuna kuşkuya yer yoktur.” (7)

Dünyanın toplam emek gücünün yaklaşık yüzde 15’ine sahip bu büyük toplumda, çalışanların yüzde 90’ı enformel olarak çalışıyor. Minimum ücretlerin 2020 yılı başında 87 dolar düzeyinde olduğu, bu miktarın salgın süresince rupi’nin değer kaybıyla daha da düştüğü biliniyor. Dünyadaki yoksul nüfusun yaklaşık yüzde 30’una ev sahipliği yapan ülkede her beş kişiden birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, nüfusun yüzde 63’ünün tüm gelirini sadece yiyecek için harcasa dahi yeterince beslenemediği uluslararası kuruluşların verilerinde yer alıyor. İnsan Marx bugün yaşasaydı acaba ne derdi diye düşünmeden edemiyor. Belki de Manifesto’yu hatırlatır ve “işte bu kapitalizmin Hindistan’daki suretidir” derdi.

Yine de Hindistan halkının bu giderek yükselen mücadelesinin umut verici olduğunu vurgulamalıyız. Kim bilir (!) Trump’ın ardından Hindistan kendi faşizmini devirir ve tüm dünya için umudu aralar… Şimdi Delhi’ye gitmenin tam zamanı…

(1) https://sosyolojivefelsefe.files.wordpress.com/2011/10/hindistanda_ingiliz_egemenligiinin_gelecekteki_sonuclari.pdf

(2) Parti etnik ve inanç sistemi açısından çok katmanlı Hindistan toplumu için bir tür “çatı partisi” olma rolünü üstlenerek, 1920’li yılları izleyerek Mahatma Gandhi liderliğinde Hindistan bağımsızlık (anti-kolonyalizm) hareketinin de öncüsü oldu. Partinin genel siyasası dayanışma, laiklik, kalkınmacı işlevleri öne çıkaran sosyal demokrat bir eksen üzerinde şekilleniyordu. Hindistan’ın merkez siyasasını temsil eden kongrenin (partinin) içinde merkez soldan-merkez sağa uzanan geniş bir siyasal spektrum yer alıyor.

(3) Korkut Boratav’ın bu konudaki değerlendirmeleri için bkz.,

https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/hindistanda-secim-fasizme-dogru-bir-adim-263830

https://sendika.org/2014/10/218759-218759/

(4) Bu konuda bkz., Perspectives on Neoliberalizm, Labour and Globalization in India: Essays in Honour of Lalit K. Deshpande, Palgrave, 2019.

(5) https://link.springer.com/article/10.1007/s40812-020-00170-x

(6) Hindistan’da neoliberalizm ve Patnaik’in tespiti için bkz., Perspectives on Neoliberalizm, Labour and Globalization in India: Essays in Honour of Lalit K. Deshpande, Palgrave, 2019.

(7) “Hindistan’da İngiliz Egemenliği” içinde yer aldığı kitap: Marx-Engels, Seçme Yapıtlar Cilt: 1.

Gazete Duvar


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar