Sınıf savaşımının yansımaları: Mücadeleler ve müdahaleler

Sınıf savaşımının yansımaları: Mücadeleler ve müdahaleler

Savaşım içerisindeki kesimlerin etkinliği, hareketlere müdahale yeteneği gösteren güçlerin niteliği onların yönlerini ve sınırlarını belirliyor

Serhat Tuna

Son 40 yıla yayılan neo-liberal kapitalizmin* vahşi sömürü ve siyasal baskı politikalarının yarattığı çok boyutlu tahribat (ekonomik, politik, ekolojik, kültürel ve sosyal), sınıfsal çelişkileri derinleştirip toplumsal kutuplaşmayı büyütürken çeşitli mücadele dinamiklerini de tetikleyen bir rol oynadı. 

90’ların sonunda başlayıp, 2000’lerin başında yoğunlaşıp yayılan küreselleşme karşıtı hareket, sonrasında gerici dikta rejimleri deviren ‘Arap Baharı’, günümüzde Sarı Yelekliler, ırkçılık karşıtı hareketler (Black Lives Matter), kadın dinamiği başta olmak üzere cinsiyet eşitsizliği karşıtı hareketler, çevreci-ekolojist hareketler vb. biçiminde çeşitlilik kazanarak sürüyor. 

Bu hareketlerin herbiri kendine özgü biçim ve karakteristik çizgiler barındırmakla birlikte, özünde sınıf savaşımının farklı yansımaları olarak ortaya çıktılar. Bu kitle hareketlerinin hiçbiri homojen bir yapıya sahip değildi. Farklı kesimlerden geniş bölüklerin seferber olduğu ‘kitle-halk hareketleri’ olarak şekillendiler. Savaşım içerisindeki kesimlerin etkinliği, hareketlere müdahale yeteneği gösteren güçlerin niteliği onların yönlerini ve sınırlarını da belirledi.

Bu savaşımın yönünü kapitalizmle köklü bir hesaplaşmaya çevirerek, onu yıkıp sosyalizmi kuracak program ve perspektife sahip güçlerin yok denecek kadar cılız oluşundan doğan boşluğu başkaları doldurdu. Boşluğu dolduranlar daha çok ufku neo-liberal politikaların doğurduğu sonuçlara tepki üzerinden ‘düzeltilmiş kapitalizm’ hayallerini pompalayanlar oldu. 

Arap Baharı’nın boy verdiği coğrafyada ise emperyalist egemenlik çatışmasının aktörleri, isyanları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştılar. 

Kendilerini “komünist” olarak tanımlayan kalıpların tutsağı geleneksel siyasetler, hayatın akışı içerisinde, sınıflı toplumun çelişkileri, eşitsizlikleri üzerinden patlak verererek gelişen, kitle hareketlerini küçümseyip, “sınıf dışı” ilan ederek kafalarındaki şablonlara uymayan bu dinamiklerle ilişkilenişte adeta yağ ile su gibi kaldılar.  

Küreselleşme karşıtı hareket

Emperyalist küreselleşmenin/neo-liberal politikaların ekonomik alanda yarattığı yıkıma karşı uluslararası cepheden ilk büyük kitlesel tepkilerden biri 1999 yılında ABD’nin Seattle kentinde Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantısı vesilesiyle uç verdi. İnternet üzerinden aylarca süren hazırlıklar sonucu gerçekleştirilen eylemler, emperyalist kapitalizmin dünya çapında derinleştirdiği sınıflar arasında çelişkilere, eşitsizliklere karşı sokakta meydan okuyordu.

ABD’de başlayıp 2000’lerin başında Avrupa’ya, Latin Amerika’ya yayılan küreselleşme karşıtı hareket, kitlesel ve militan sokak eylemlerinin yanında uluslararası alanda ağ tipi örgütlenme araçlarından birisi olan Sosyal Forumlar gibi örgütlenmelerin gelişmesine de yol açtı. 21’inci yüzyılın koşulları özgülünde yeni tipte örgütlenme modelleri tartışması ve arayışları bu dönemde hız kazandı.   

Syriza örneği

Avrupa’da liberal sol, küreselleşme karşıtı hareket içerisinde güç kazanırken, 2008 kriziyle tepetaklak olan, AB’nin ‘kurtarma paketleri’ ile borç batağına sürüklenen Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde kemer sıkma politikalarına ve yoksullaşmaya karşı sokak eylemleri pik yaptı. Yunanistan’da liberal sol ittifak Syriza (Radikal Sol Koalisyon), ülkede düzenlenen kemer sıkma politikalarına karşı kitlesel grev ve kesintisiz sokak eylemlerinin içinde boy vererek, bu politikalara son verme vaadiyle güçlenerek seçim kazandı.

Syriza ilk falsoyu daha seçim öncesinden “borçları tümüyle ödememek” doğru yaklaşımından çark ederek verdi. Borca “faiz” olarak bindirilen yükün bir kısmının silinip ödeme koşullarının yapılandırılmasını istemeye doğru geriledi. Bu tutum bile, Avrupa finans kapitalinin her istediğini yerine getiren diğer düzen partilerine duyulan tepkiyle, 2008 krizinin faturası kendisine kesilen, yoksulluğun kırbacını yiyen Yunanistan emekçilerinin desteğini arkalarında bulmalarına ve seçimi kazanmalarına yetti. Seçimi kazandıktan sonra ise troykanın (AB-Avrupa Merkez Bankası-IMF) dayatmalarına karşı tutum almak, sırtını içinden geldiği sokağın gücüne dayamak yerine, zikzaklar çizerek bir süre sonra ipi mali oligarşinin eline verdi.

Syriza’nın 2015’te AB’nin kemer sıkma paketi üzerine gittiği referandumda Yunanistan emekçilerinin ezici bir çoğunluğu karşı oy verdi ve yüzde 61 ile “hayır” kazandı. Buna rağmen Syriza yönetimi, troykanın dayattığı 13 milyar euroluk kemer sıkma paketini uygulama kararı alarak referandum sonucunu fiilen yok saydı. Bu da onun kendisini mali sermayeye tutsak kılmasına yol açarak tabandan kopuşunu getirdi. İlk başlarda işçi sınıfı ve emekçiler içinde, meydanlarda onların yaşamsal taleplerine sahip çıkarak büyüyen Syriza, bırakalım ‘devrimci’ ve ‘sosyalist’ bir perspektife sahip olmayı, hükümet olduktan sonra kendisini, tabanın denetimine açacak ‘doğrudan demokrasisinin’ uygulanmasından da uzak tutarak trajik sonunu hızlandırdı.

Arap Baharı’

‘Arap Baharı’ olarak anılan halk isyanlarını, Tunus’ta 17 Aralık 2010’da bir seyyar satıcının yaşadığı ekonomik çöküntüyü protesto etmek için kendini yakması tetikledi. Yaygın ve kitlesel eylemler 23 yıldır iktidarda olan Zeynel Abidin Bin Ali’nin devrilmesiyle sonuçlandı.

Yine Mısır’da Ocak 2011’de Tahrir Meydanı’nda düzenlenen kitlesel ve kesintisiz protestoların başlamasından 18 gün sonra ülkeyi 30 yıl boyunca yöneten Hüsnü Mübarek istifa etmek zorunda kaldı.

Arap Baharı’nın son halkası Sudan’da 19 Aralık 2018’de ekmek fiyatlarının üçe katlanması kararının ardından patlak veren protestolar, kısa zamanda ülke geneline yayılarak 30 yıllık devlet başkanı Ömer El Beşir’in devrilmesini sağladı.

Diktatörleri deviren bu halk isyanlarının hiçbirinden (Sudan’da devrimi çalan Ordu’ya karşı Komünist Parti’nin de içinde yer aldığı demokrasi güçlerinin etkin mücadelesi sürüyor) demokratik, sosyalist bir iktidar çıkmadı. Bu sonuçtan yola çıkarak halk isyanlarını tek yanlı bir biçimde emperyalist güçlerin tezgahı olarak okuyup, yoksulluk ve özgürlük yoksunluğunun tetikleyici etkisini yok sayan yaklaşımlar çok.  

Emperyalist güçler arasındaki egemenlik çatışmasının, vekalet savaşlarını da içeren biçimlerde yürütüldüğü Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da gelişen her kitle/halk hareketini bu bağlamın içine oturtarak açıklama çabası, sınıfsal, ulusal çelişkilerin üzerinden atlamanın bir sonucudur. Öyle ki bölge gericiliği içerisinde demokratik karakteriyle ilerici bir rol oynayan Rojava Devrimi’ni bu bağlamın içine sıkıştırarak okumaya çalışan, kendisini “devrimci”, “komünist” etiketiyle tanımlayan çevreler de az değil.

Neo-liberal yağmaya isyan: Gezi Direnişi

Bayburt hariç Türkiye’nin tüm kentlerinde yankılanan Gezi Direnişi, neo-liberal aç gözlülüğün yarattığı çevre-doğa talanına olduğu kadar, Hitlerci despotizme de meydan okuyordu. Özellikle özgürlük yoksunluğunun kıskacındaki kadın ve gençlik dinamiği sosyal, siyasal, kültürel baskıya karşı isyan bayrağı açarak inatçı bir direniş sergiledi.

Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesiyle patlayan bu toplumsal isyanın niteliği, özellikle ilk günlerde Kürt hareketi başta olmak üzere muhalefet güçleri tarafından doğru okunamadı. Dolayısıyla mesafeli yaklaşımlar, kafa karışıklığını yansıtan açıklamalar geldi.  

Hareketin niteliği konusunda kafasında daha az sorun olan güçlerin ise hazırlıksızlığı ve cılızlığı, kendi fiziki gücünü/boyunu aşan bu direniş içerisinde adeta şaşkına dönmesine yolaçtı. Kadro bileşimi ve niteliği olarak da direnişin harekete geçirdiği güçlerin gerisinde olan militan-devrimci hareket isyanın bir adım önünde onu sürükleyen değil, onun gerisine düşüp sürüklenen oldu.

Arayışlar ve önderlik boşluğu

Neo-liberalizmin iflası, emperyalist-kapitalizmi uluslararası ölçekte kendisini yeni biçimlerde tahkim etme arayışlarına sürüklerken, bu barbarlığın ekolojik alanda ve insan yaşamında yarattığı yıkıma karşı mayalanan tepkiler, yeryüzünün farklı noktalarındaki fay hatları üzerinden patlak veren kitle/halk hareketleri-isyanları biçiminde daha sık ve yaygın yaşanıyor artık.

Çeşitli vesilelerle beklenmedik anlarda ve biçimlerde ortaya çıkan kitle isyanlarını artık daha fazla bekleyen, mayalanma noktalarında onların izini sürüp hazırlığı ona göre yapan bir konumda olmak zorundayız.

En son emperyalist-kapitalizmin merkez coğrafyalarında patlayan, aylara yayılan Sarı Yelekliler ve George Floyd eylemleri yaşandı. İşçi sınıfının genişleyen yapısıyla birlikte düşünüldüğünde daha sık karşılaşacağımız bu tür isyanların emek cephesinin elini güçlendirecek, ona moral kazandıracak sonuçlar doğurmasına ancak önderlik boşluğunu doldurabilecek güçler vesile olacak.   

Bu boşluğun dolması için masa başında yazılan programlarla, tepeden inmeci geleneksel yöntem ve biçimlerle değil, hayatın savaşımın içinden hareketle, dönemin ve geleceğin ihtiyaç ve beklentilerine yanıt veren çok daha gelişkin ve bütünlüklü yönelimlere ihtiyaç var. Bu yönelimi ancak ufkunu günlük koşturmacanın, sınırlı yapılan işlerin kıskacından kurtarabilenler yakalayabilirler.

Dönemin ve kendimizin farkında mıyız?’ yazısına bu gözle bir kez daha bakmalıyız.

___

*Bilindiği gibi dünyada neo-liberal dönüşümün-yıkımın miladı olarak, emperyalist sermayenin-finans kapitalin merkez ülkelerinden İngiltere’de Margaret Thatcher’ın (1979) ABD’de Ronald Reagan’ın (1980) iktidara gelmeleri kabul edilir. Tekelci kapitalizmin bu iki siyasal temsilcisinin neo-liberal ekonomik politikaları büyük bir hızla uygulaması, sosyalizmin basıncıyla itilim kazanan Keynesçi sosyal devlet politikalarının da tabutuna çiviyi çakmış oldu.

Sermaye dolaşımının uluslararası düzeyde sınırsızlandırılması, kamusal olanın her alanda tasfiyesi ve özelleştirme adımları çığrından çıktı. Uluslararası ölçekte sınıfsal çelişkileri derinleştiren, zenginlik ile yoksulluk arasındaki uçurumu genişleten, toplumsal kutuplaşmayı büyüten bu adımlar, Thatcher’ın ünlü “Toplum diye bir şey yoktur. Birey olarak erkekler ve kadınlar, bir de aileler vardır” (1987) sözünde somutlanan sonuçlar yarattı.

Neo-liberalizmin özeti olan bu söz bize, insanlığın tarihsel akış içerisinde ulaştığı her türlü zenginliğin toplumun değil, bir avuç tekelci birey ve ailenin elinde toplanmasının itirafını anlatır. Bu ellerde toplanan sermaye birikiminin sürekli büyümesinin önündeki her türlü engelin gerekirse savaş ve yıkım yoluyla alt edilmesini, yağmalanmasını anlatır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar