“Sınırları çiğneyenlere ölüm!” diyorlar

“Sınırları çiğneyenlere ölüm!” diyorlar

İçerde çok yönlü saldırı, dışarda işgal ve fetih olarak süren bu operasyonlarda kadınların payınaysa ya canlarını vermek ya çizilen sınırlara boyun eğmek ya da ölümüne mücadele düştü.

Tüm bir toplumu nefes alabileceği küçük delikler bile bırakmayacak şekilde soluksuzlaştırma operasyonlarının ardı arkası gelmiyor.

İçerde çok yönlü saldırı, dışarda işgal ve fetih olarak süren bu operasyonlarda kadınların payınaysa ya canlarını vermek ya çizilen sınırlara boyun eğmek ya da ölümüne mücadele düştü.

Bir türlü susturulamayan kadın direniş dinamiğine karşı besledikleri düşmanlığı, “ben” deme cesareti gösterebilen tüm kadınlara doğru genişlettiler. Kadın kırımı, düzenin çizdiği sınırları çiğneyen kadınların tümünü kapsayan resmi bir politikaya dönüştürüldü adeta.

İşçi ve emekçilere, kıdem tazminatı hakkının gaspedilmesi, onunla bağlantılı olarak emekliliğin, örgütlenme hakkının fiilen saldırıya açılması, esnek-güvencesiz çalışmanın temel çalışma biçimi haline getirilmesini dayatanlar; içerde dışarda savaş politikalarını en keskin biçimiyle uygulayarak önümüzdeki günlerde daha da derinleşecek olan büyük bir toplumsal krizi zorbalıkla yönetmeye çalışıyorlar.

Milyonlarca emekçiye vadettikleri tek şey tarihsel gericilik birikiminin sarhoş edici sembolleri oluyor. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi ya da Diyanet Başkanı’nın minbere kılıçla çıkmayı adet edinmesi gibi…

Kadınlara da “sınırları çiğneyen öldürülür” diyerek meydan okuyorlar.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartışmak, bu kıyasıya mücadelenin önemli bir eşiğini ifade ediyor.

2011’de şimdi kaldırma direktifleri veren AKP tarafından imzalanıp, 2014’te yürürlüğe giren bu sözleşme şimdiye kadar zaten uygulanmadı, kağıt üstünde kaldı.

Şiddete uğrayan, tecavüze maruz bıraktırılan kadınlara, istismar edilen çocuklara, cinsel tercihleri ya da etnik farklılıkları nedeniyle ayrımcılıkla karşılaşan dahası saldırıların hedefi olan toplumsal kesimlere, engellilere, yaşlılara kısacası toplumsal ilişkiler içinde en korumasız, en dezavantajlı konumda olan tüm kesimlere nispi can güvenliği ve koruma sağlayan sözleşmenin uygulanabilir olmasının ciddi bir mücadele ve toplumsal değişimle mümkün olacağı ortada.

Bu böyleyken gerek karakolların gerek mahkemelerin tutumu bile bırakalım toplumsal gericiliği, bunun en başta devlet politikası haline gelmediğinin açık ifadesidir. Bu gerçeğe rağmen kimi pragmatik kaygılar ve kadın hareketinin dünya düzleminde ulaştığı gücün basıncıyla uluslararası bir mutabakat anlamına gelen sözleşmeye imza atıldı.

Fakat şimdi uygulanmayan, dahası uygulanması bizzat imzacı devletin/devletlerin kurum ve temsilcilerinin yaklaşımıyla engellenen bu sözleşmeden geri çekilme kampanyaları yürütülüyor.

Argümanlar belli… “Bu sözleşme aile birliğini bozuyor, erkekleri nafaka zulmüyle karşı karşıya bırakıyor dahası kadınlar sözleşmeden güç aldıkları için boşanmaya ya da başka şeylere yöneliyor ve bu onların öldürülmesinin esas nedeni oluyor” diyorlar. Kadının kendi hayatı üzerinde söz söylemesi, bir iradesi olduğunu hissettirmesi ölüm nedenidir demenin bu dolambaçlı ifadesinin sonuçlarınıysa izleyip görüyoruz. Sadece Temmuz ayının son 10 gününde 13 kadın katledildi. Kadınların aileleri hedeflendi, tasarlanmış cinayetler en vahşi biçimlerle icra edildi.

Zaten uygulanmayan, uygulanmadığı için tasarlanmış-vahşi biçimler kazanan kadın cinayetlerinin ardından katillerin yargılanması süreci bile büyük mücadeleler gerektiren bu koşullarda İstanbul Sözleşmesi’ne; “LGBTİ+’liği özendirmesi”, “aile birliğini bozması” ya da “cinayetleri kışkırtması” noktalarından karşı çıkanların esas dertlerinin ne olduğuysa açık. Çünkü bu sözleşme esas olarak kadına yönelik şiddetin kadın erkek eşitsizliği ve kadınlara dönük ayrımcılığın bir sonucu olduğu felsefesine dayanıyor.

Kadının erkekle eşitlenmesine tahammül edemeyen, kadına sadece erkeğin malı, onun buyruklarına uymak zorunda olan bir köle gözüyle bakan çevrelerin düşmanca yaklaşımının dayandığı esas nokta bu felsefedir. Kadına dönük şiddet tanımını, görünür fiziksel şiddetin ötesine taşıyıp, ekonomik-cinsel-psikolojik şiddet düzlemine çıkarmasıdır. Bu şiddet biçimlerine karşı “önleme, koruma, kovuşturma ve destek politikalarından” oluşan dört temel yaklaşımla mücadelenin kapsamını genişletmesidir.

Sadece Türkiye’de değil dünyanın hemen her yerindeki gerici-ırkçı-yobaz-faşist kesimleri kolektif tutum almaya yönelten bu bütünlüktür.

Kadınların toplumsal değişim ve altüst oluşlar içinde yaşadıkları dönüşüm ve farklılaşmayla kazandıkları nispi özgürlüğün sistemin temellerini oluşturan aileyi, alışılmış tüm gerici değerler sistemini ve dolayısıyla sistemin kendisini tehdit edeceğini düşünüyorlar. Kadına eşit insan muamelesi yapılmasının tüm bu değerler sisteminin altüst olması anlamına geleceğini düşünüyorlar.

Çünkü kabul etmeseler de kadının tüm toplumsal ilişkiler içinde nasıl bir dönüştürücü güce sahip olduğunu biliyorlar. Bu gücün sistemin karşısında konumlanmasının onun temellerinden sarsılması anlamına geleceğini hissediyorlar.

Kadının bu gücünün sistem dışına çıkmasından ölesiye korkuyorlar, korkularının ecele faydasının olmadığınıysa bizzat bu kadın düşmanlığının tabanındaki kadınların duruşuyla görüyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar yaşanan toplumsal gelişmelerin, kadın kitlelerindeki özgürleşme arayışının ve bu arayışın gerici-faşist kalelerde yaratacağı gedikleri engelleyemeyecekler.

Çünkü kadınlar özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu anladılar bir kere…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar