Siz gittiniz gideli…

Siz gittiniz gideli…

Bugün 10 Ekim… Hayatımın da milatlarından biri

Hejar Baran

Siz gittiniz gideli hayatın ritmi o kadar karmaşıklaştı ve ilginçtir ki bu karmaşa o kadar yavanlaştı ki… En büyük acılar, en olmaz dediğimiz gelişmeler bile hafızada-yüreklerde anlık etkiler yaparak geçip gitti. Kötülüğün yaygınlaşmasındaki hız öyle bir akışkanlık, öyle bir hız ve öyle bir çeşitlilik kazandı ki insan olmanın erdemlerinden biri olan şaşırma hali bile giderek uzaklaşmış bir duyguya dönüştü. Artık şaşırma duygumuzu kaybetmemek için de direniyoruz. Onu kaybedersek bu balçık denizinin içinde yüzen bilinçsiz birer nesne haline geleceğiz diye korkuyoruz.

Neyse ki siz ve sizden önce gidenler var diyorum bazen. Bu hayatta bıraktığınız anlamlara sıkıca sarılır buluyorum kendimi kimi zaman. Berrak, zeki, düşünen, sorgulayan, iyilikle insanı saran gözlerinize, sesinize, duruşunuza, insanla-toplumla kurduğunuz doğrudan-samimi ilişkiye, hesapsızlığınıza, “ince işler”den uzak duran o dobralığınıza-dolayımsızlığınıza, hesap yapmaz saflığınıza, olduğunuz gibi olmanıza ve kelimelerin kifayetsiz kalacağı sizdeki her anlam ve değere sıkıca sarıldığımı, oradan hayat duruşumu pekiştirip, güç damıttığımı duyumsuyorum. Sizi ve aslında bizi biz yapan bu özelliklerin hepsini sizin için yeniden yeniden üretmem gerektiğini bilerek yaşıyorum hayatı. Bazen “ya yapamazsam” diye ürperiyorum. Sonra gözlerinizle karşılaşıyorum, “nasıl yapamazmışım?” diyerek hışımla yoluma devam ediyorum. Sizin hayat defterinizde “yok, olmaz, yapamam” gibi kavramların hiç yer almadığını biliyorum çünkü…

Size böylesine karamsar bir girişle seslendiğime bakmayın. Hayatın diğer yanı halen dipdiri… Hayatın keşmekeşinin kuytuluk gibi görünen alanlarından giderek bağrına doğru ilerleyen taze bir soluk mayalanıyor. Her şey ve herkes az önce sayıp-döktüğüm gibi değil. İyilik-doğruluk-hakikat en az ve belki de daha çok güçlü kötü ve sahte olandan, zorbalık ve merhametsizlikten. Yaşamı uslanmaz bir sabırla ilmek ilmek örmeye çalışanların omuzlarında dönüyor halen dünya. Onun arterlerinde bin bir zahmetle atılan küçük küçük ilmeklere yenileri ekleniyor. Henüz kakafonik de olsa mücadeleye dair notalar hayatın içine bir şekilde dökülüyor.

Cemal Süreya’nın “Biz yeni bir hayatın acemileriyiz” dizelerini çokça okurdun sevgili Maviş.  “Bütün bildiklerimizin yeniden şekillendiğini” söylerdin. Bir şiir ancak bu kadar karşılar şu andaki gerçekliğimizi diye gülümserdin, o dizeleri bir bebeği sever gibi şefkatle okşayarak dökerdin sesine.

Bütün o acemiliklerimizle kırıp döktüğümüz pekçok şeye rağmen “bu hayatın yeni dilini öğrenmek” için uslanmaz bir çaba harcardın. Kurucusu olduğun İnşaat-İş de bu acemiliklerimiz içinde el yordamıyla nüvelerini attığın(mız), çizgisinin ve ruhunun oluşmasında büyük emekler harcadığın çiğnenmemiş bir yoldu. O yolda yeni bir sendikal soluk yaratma tutkusuyla yürüdün. Karamsarlığa kapıldığın anlar olmadı mı? Oldu. Fakat bunları güçlü sınıf sezgilerin, gelecek bilincin ve bunlara yön veren aynı zamanda bunlardan aldığın güçle yolunu açan emekçi karakterinle her defasında alt ettin. Mesele de bu değil mi zaten? Her şeyin karanlık göründüğü anlarda bile tünelin ucundaki ışığı görebilmek ve o ışığa doğru ayaklarını güvenle toprağa bastırarak yürüyebilmek… Sendelediğin anlarda bile bu ısrarı kaybetmemek.

Sen konfeksiyon atölyelerini, Tuzla gemi tersanesini, SEKA’yı, Gebze’nin işçi havzasını, Hadımköy-Kıraç’ı işçilerin ruhunu soluyarak adımlamış bir proleter devrimciydin. İlle de konfeksiyon ve tersaneleri kılcal damarlarına kadar tanırdın.

Henüz ayakların dikiş makinesinin pedalına bile yetişmezken adımını atmıştın konfeksiyon cehennemine. Körpecik ciğerlerin o atölyelerin tozuyla buluştuğunda henüz 13 yaşındaydın. Tanırdın sınıfını, onlardan biriydin. O cehennemin içinde bilinçsizce hareket etmemeye yöneldiğin andaysa onlardan farklıydın. “Farklılığın” sömürüye ve zulme karşı bilinçli bir savaşı tercih etmeye yöneldiğin anda başlayan doğal bir farklılıktı. Dünyayı anlayan ama illa ki değiştirmeyi isteyen tutkulu bakışların bu farklılaşmaya yöneldiğin anda oluşmaya başlamıştı ve inan ki karşındaki herkesi inandığın dünyaya olan bağlılığındaki tutkuyla kendine de bağlıyordun.

İnşaat alanında çiğnenmemiş bir yolu yürümeye karar verdiğinde tüm cesaretine rağmen bunun acemisiydin. Fakat hızlı kavrayışın, sınıfımızın bir parçası olan bu bölüğün karşı kaşıya olduğu vahşet karşısında duyduğun samimi öfkenle onların da hızla güvenini kazanarak eylem eylem adımladın yolunu. İşçi sınıfının tüm zayıflıklarını, kendisi için sınıf olmadığı koşullardaki tüm zaaflarını bilerek…

Birçoğuyla ahbap-dost oldun. Ama bu koşullarda bile hiçbir gerilikle uzlaşmadın. Hesapsız-dolaysız ve samimi bir ilişkiyle onların kendi gerçeklerini görmelerini sağlamayı elden bırakmadın. Çok iyi tanıyordun sınıfını. O nedenle onlar senin tavizsiz tutumlarını sitemsiz karşılardı, bunların nereden ve neden geliştiğini sezgileriyle hissederlerdi. Kendilerinden biri olduğunu hisseder, sana kızmak bir yana kendilerine hızla çekidüzen verirlerdi.

Yeri geldi bağırıp-çağırdın, tutum alınması gerektiği yerde tereddütsüzce tutum aldın, mesela “siz bunun arkasında durmayacaksanız biz yokuz, bir kurtarıcı beklemeyin” derdin. Yeri geldiğinde onları bir çocuk gibi kavganın yollarında emeklemeleri için kolladın, gece gündüz yatıp kalktın… Onlar bilirdi ki amacın, amacınız kendi kavgasını kendisinin yürütecek bir özgüven kazanmanız için de. Sözü de eylemi de bir olacak, davası için dövüşecek proleter bir tutarlılık kazanmak/kazandırmaktı.

Sınıf kavgasının acımasız yasalarını üretim alanlarındaki katı sınıf ilişkilerinden, işçi sınıfının bu katılık içinde tutum alışından/almayışından bilirdin. O açıdan da her ilişki her eylem senin için aynı zamanda sınıfın adına yürüttüğün bir stratejiydi. En küçük ayrıntısına kadar gözlemler, anlar ve gerçeğin kavranması üzerinden strateji kurardın. Soğukkanlı ve aynı zamanda kanı kıpır kıpır bir stratejisyendin. Bunu asla gizli kapaklı işler şeklinde yapmayacak, hesapsızlık ve açıklığı elden bırakmayacak kadar berrak bir savaşçılıktı seninkisi.

Hayatın akışı içinde hesaplanmayan gelişmeler olabileceğini bilir, bunlarla karşılaştığında da ustaca refleksler geliştirirdin. Proleter devrimciliğe mahsus reflekslerdi bunlar. O nedenle cüssesi küçük bir adam olarak seni tanıyan tüm işçiler için bir “devdin”, yanlarındaysan kendilerine güvenleri-moralleri ve kazanma iradeleri daha bir pekişen bir küçük dev…

Her zor zamanda, her kritik dönemeçte yanında olan Tekin abi ve yola çıkarken kavilleştiğin diğer yol arkadaşlarınla birlikte, birbirinizden güç alarak…

Dedim ya hayatın kuytu görünen yerlerinde ilmek ilmek yaratılan bir duruş ve çizgi dokuyordunuz. Mütevazı, kimi zaman inen kimi zaman yükselen ama istikrarı asla elden bırakmayan o kuyumcu titizliğindeki emeklerinizle dokuduğunuz İnşaat-İş, bugün gücünün çok üstünde politik-moral bir isim haline geldi.

Onu proleter devrimci sınıf çizgisiyle dokudunuz. “Bu sendika kavgada, sokakta inşa edilecek” dediniz. İlk sloganınız da bu oldu: Kavga, sokak, direniş! Ne bir sandalye, ne takım elbise, ne bürokrasi, ne ömür törpüsü tartışmalar, tartışmalar… Sizin tüm sermayeniz “kavga, sokak, direniş!” mottosunda saklıydı. Ruhunuzda…

Sayısız uzun soluklu ve sert mücadelede işçilerle birlikte kazandınız. Esenyurt Belediyesi’nde ya da PTT’de tüm sınırlı olanaklarınızla sonuna kadar gitmeden “durmak yok” dediniz. Mahkeme kapılarına tenezzül etmek yerine isyanı, direnmenin gücünü çizgileştirdiniz. Patronlarla oturduğunuz masalarda da bu bilinçten beslenen güveni hissettirdiniz. O masayı devireceğiniz anları da sınıfınız adına diplomasiyi sürdüreceğiniz noktayı da çok iyi öğreniyordunuz. Bundaki ustalığınızda sınıf sezgilerinizin, bilincinizin ve her şeyden önce de netliğinizin payı büyüktü.

Bir sınıf sendikayız biz” diyordunuz. Onu diğer toplumsal sorunlardan bağımsız, sadece işçinin ekmek kavgasına sıkıştıran dar-ekonomist yaklaşım size uzaktı. Kobanê için de, yakılıp yıkılan Cizre-Sur ve diğer Kürt kentleri için de sakınmasızca öne çıktınız. Üyelerinizin AKP’li-MHP’li olması ya da faaliyet yürüttüğünüz işkolunun kozmopolit yapısı bu konulardaki ilkesel duruşunuzu belirlemedi. “Biz neysek oyuz” dediniz her defasında. Dürüstçe ve mertçe… Gittiğiniz her yerde de o çizgiyi eğip bükmeden anlattınız. Nusracı işçi de çıktı karşınıza, AKP’li ya da MHP’li de… Onların da kafalarında soru işaretleri yaratmayı bir sınıf tutumu olarak bellediniz. Genellikle de kazanıyordunuz. Gerici ideolojilerle dünyaya bakan kaç işçiyi etkileyip, dönüştürdünüz… O işçiler sevgili Maviş, senin gözlerindeki tutkuya, sözünle bilincin arasındaki tutarlılığa bağlanıyordu her şeyden önce… Hiçbir zaman kaba bir ajitasyon-propaganda yapmayacak kadar doğal-içten sohbetine, inandırıcılığına…

İşte sevgili Maviş temellerini attığınız o sınıf sendikacılığı en son ciddi bir sınavdan daha geçti. Tıpkı seni, Tekin abiyi, Erol’u, İsmail abiyi, Tayfun abiyi, Gazi abiyi kaybettiğimiz 10 Ekim Katliamı’ndan sonra olduğu gibi. O sınavdan da attığınız sağlam temellere tutunarak çıktı yoldaşların, yol arkadaşların ve dostların. Başkalarının da faaliyet yürüttüğü o cehennemde onlar ısrarla kaldılar. Provokasyon olacak korkusu duymadılar kimileri gibi. Ya da gidip bir ajitasyon çekip çıkmadılar. “Oradaki direniş ateşini daha fazla nasıl büyütürüz” diye düşündüler asıl olarak. İGA patronlarının küstah sınıf tutumuna karşı işçi sınıfının net-kararlı duruşunu koydular. İşçilerin daha önce yaptıkları eylemlerinin “tamam çözeriz” denilerek kaale alınmamasına izin vermediler. Bir operasyon olacağını, 3. Havalimanı gibi bir prestij projesinde yaşanan bu çapta bir direnişin karşılıksız kalmayacağını bilerek işçilerle birlikte direniş ateşini büyütmeye, üretimden gelen güçlerinin anlamını ve bu güç üzerinden örgütlenmelerinin önemini anlatmaya, buna uygun bir iç örgütlenme yaratmaya giriştiler. Binlerce işçinin kabına sığmaz kontrolsüz öfkesi karşısında korkuya-tedirginliğe kapılmadan…

Sevgili Maviş, senden/sizden sonra bıraktığınız yerde kalmadı ince emeklerle dokuduğunuz sendika. Bugün gücünü aşan bir darbe yemiş olsa da yarattığı ve giderek pekiştirdiği sınıf sendikacılığı çizgisini bir kez daha hatırlatıp, hissettirerek en büyük kazanımı elde etti. Bu darbeyi de bertaraf edeceği güç işte bu çizgide ve bu çizginin ardındaki iradededir.

Bugün 10 Ekim… Hayatımın da milatlarından biri. Seninle tüm bunları konuşamamak ne acı. Öfkeyi, coşkuyu, sevinci, hüznü, gururu paylaşamamak ne zor. İnsanlık her şeyi anlatmak için bir kavram yaratmış, ama bu acıyı, bu yokluğun yarattığı boşluğu, eksik kalmışlığı anlatacak bir kelime yok, bulunamamış…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar